Dünya Ana Dil Günü

Her ana dili, çocuğa ak süt gibi helal ve besleyicidir. Ama benim konum, kaybolan dillerden biri. Yani, Dedemin-Ninemin ve atalarımın deyimi ile “Zone ma zone Xızırıyo, name xo Kırmancikiyo!” (Bizim dilimiz Xızır’ın dilidir ve adı Kırmanciki’dir.) Uluslar arası tanımlaması ise Zazaca! Bu dilin özelliği “Kırmızı noktalı”, yani kaybolan daha doğrusu ölüm döşeğinde hasta olan bir dil olmasıdır. Dört tarafı mengene ile sıkıştırılan bir canlı olarak, bu durumda olması kaçınılmazdı…

Dil, insanların anlaşmasını sağlayan bir organizmadır. Tıpkı anne kordonu gibi. Fakat dilin ölümü, denildiği gibi değildir. Neden mi?
Aynı dili konuşan ve anlaşamayan insanlar arasında, ortak dilden ya da yaşayan bir dilden bahsetmek mümkün değildir. Harf dediğimiz şeyler, yani şu eğri-büğrü çizgiler sadece testidir, anlamlı olan şey testinin içindeki şeydir ve tabi ki bunun taşınması için testiye-kapa ihtiyaç vardır. Kırmanciki dilinin şu anki durumu nedir diye sorsalar, çatlamış testi gibidir derim. Kaynağa gidiyorum, dolduruyorum ama eve geldiğimde tek damla suyun olmadığını görüyorum. Öyleyse, tekrar tekrar suyun kaynağına testiyi taşımanın ne anlamı olabilir ki!

Kimi dostlar yazıyor, dili kurtarmalıyız, dil kursları açmalıyız, kitaplar yazmalıyız. Evet testici dükkanı için önemli şeyler! Ama karşılığı, içi dolu olduğunda vardır! Atalarımız ile aramızdaki bağdır, doğrudur. Ama, günümüz ortak dili olan Türkçe ile biz atalarımız ile anlaşabiliyor muyuz? Onları anlayabiliyor muyuz? Yıllarca atasından utanan bir toplumun, ataları ile ortak dil kullanması olası mıdır? Atasının dilini kullanmaktan utanan, çevre baskısı sonucu ya da farklı nedenlerle dilinden vazgeçmesi durumunda olan biri, kendisi ile anlaşabilir mi? Etrafınıza bakın, evli çiftler, dostlar, baba-oğul, toplum aynı dili kullanmasına rağmen anlaşabiliyor mu?

Harf, kaptan ibarettir ve cansızdır, ama ses ve anlam bambaşka bir şeydir. Harf topluluğunu anlamlaştıran şey, kabın içinde ne olduğu ile ilgilidir. Eğer bir şey yoksa, rafın birine atılır ve süreç içinde ölüme bırakılır, ya da kap kendini patlatarak intihar eder! Ses ise, titreşimden, titreşim ise duygudan, söylenecek olan bilgiden alır gücünü! Söyleyecek sözünüz, söyleneni anlayacak yüreğiniz yoksa, harflerin çok da anlamı yoktur.

Bu dil ile ilgili yapılacak en anlamlı çalışma, atalarının ruhunu, duygularını, felsefesini dilden koparmadan, yani içini boşaltmadan anlamaktan geçer. Bu dili kurtarabilecek tek şey, kabın içini doğru şeyle doldurmaktır. Bizi bebek olarak düşünürsek, kabı ana sütü ile yani felsefesi ile doldurmamız gerekir! Dili, özgün-endemik yapısından kopararak, ırklara-siyasete-çıkarlara-kişilere kaynak yapmak, en zayıf noktayı oluşturur aynı zamanda! Ben dillerin tanrısal bir tarafının olduğuna inanırım, matematik gibi, gezegenler ve yıldızlar gibi. İnsan beyni onlarla oynayamaz, oynadığını sanır ama onun kendine göre olağan üstü bir yapısı, düzeni vardır. Düzen ile oynarsanız ne mi olur, Dünya’ya şu anda olan olur. Gitgide yaşanılmaz bir yere dönüşür!

Bu dili kurtarmanın yolu, kaplarla oynamak değil, içindekini; doğru “ŞEYLE” doldurmak olmalıdır. Aslını sorarsanız, bizim atalarımız, kapların içini sessizlerin diliyle doldurur, hamuş halinde olurdu! Xızırın nefesi ile bu ateşi üfleyerek canlandırırdı! Bu gücü nereden mi alırdı? Ruh olarak doğanın içine girer, doğanın bedeni olur, kendine-doğaya dokunur, onun duygularını yine onun organlarını kullanarak canlandırır, sonra Hakka gider, kendi ruhuna öğrendiklerini anlatmaktan gücünü alırdı. Sizin anlatacak bir şeyiniz yoksa, kaplara da ihtiyacınız olmaz, bu kadar basit!
Dünya ana dil gününüz kutlu olsun!

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları