Çocukluğum…

Çocukluğum Küçükyalı’da geçti. Evlerimiz apartmanlara dönüşmeden önce, herkesin evi bahçeliydi. biz iki katlı, 3 odalı, tahta tabanlı, kocaman balkonlu bir evin birinci katında oturuyorduk… bahçemizden çiçek kopardığım için, 3 yaşımda ilk dayağı ev sahibimiz cemil amcadan yemiştim… acısını hala anımsarım; ama artık gülümseyerek… Cemil amcayla Fatma teyzenin oğlu Feridun; kardeşimle yaşıttı.. her yaz Erzincan’a köye giderlerdi… dönüşte Feridun’un şivesi değişmiş olurdu…
mahallede yaşıtlarım olmadığı için büyüklerle arkadaşlık yapardım ve onlar da beni aralarına kabul etmişlerdi. onların sırlarına ortak olur, başkalarıyla asla paylaşmazdım. aşağıda anlatacağım arkadaşlarımın benden yaşça büyük olduklarını belirtmeliyim…

Evimizim solunda Hatice teyzeler, onların üst katında Ayşe teyzeler, en üst katta da Naime teyzeler otururdu… O zamanlar 3 katlı apartman görünümündeki bahçeli tek ev onlarınkiydi… Bahçelerindeki eriklerin tadı hala damağımdadır…

Hatice teyzeyle Mehmet amcanın 5 çocukları vardı: leyla; tam bir çılgındı.. ağız dolusu kahkahalar atar, ettiği laflarla hepimizi güldürürdü… Kadriye; her zaman panik, her zaman pimpirikli ve hoş bir genç kızdı… Hanife; onlara inat sarışındı, kızdığı zaman yanına yaklaşılmazdı… Ahmet; yaramazlıktan kaç öğün dayak yerdi anımsamıyorum… sık sık burnu kanardı ve ben her defasında öleceğini sanırdım… Arzu’nun doğumunu hatırlarım; bir gün duyduk ki Arzu’yu Hatice teyze evde dünyaya getirmiş… Arzu kıvır kıvır saçlarıyla evin göz bebeğiydi ve leyla ablasının onun üzerinde çok emeği vardı… kardeşim Serdar’la onlarda yemek yemeye bayılırdık… evde yemediğimiz her şeyi orada keyifle yerdik; bu annemi çok kızdırırdı… her eve döndüğümüzde bize kızar “evde neden yemezsiniz?” derdi… aslında yanıt basitti… kalabalık aile sofralarında yemek yemek benim için çok önemliydi, bizim aile yemek için bir araya gelmeyi pek beceremezdi… insan o neşeli sofrada önüne ne konsa yerdi zaten. Hala kalabalık sofralar benim için ayrıcalıklıdır.

Ayşe teyzeyle Hatice teyze kardeştiler… Ayşe teyzenin çocukları; Yılmaz ve Hakkı haşarıydılar.. ve çok yetenekliydiler… kovboyculuk oynadıkları silahları kendileri yaparlardı ve mahalleye dağıtırlardı… Evlerinin bodrum katını disco yapmışlardı… bizi almazlardı… İlk disco adını o zaman duymuştum. Kapı aralansa da içeriyi görsem diye adeta çatlardım.  Ablalarının adı Emineydi. Tam bir ablaydı. Ayşe teyze öyle zayıftı ki; babam ona ”yaprak Ayşe” adını takmıştı.. herkes “yaprak Ayşe” diye bahsederdi ondan… en üst katta oturan Naime teyze ve Mehmet amcanın bir oğlu vardı; Turan… Okuldan eve dönerken biz ensemize kadar çamur olurduk, ama Turan’ın üzerinde bir damla çamur olmazdı… bütün anneler Turan’ı bize örnek gösterirlerdi… biz de Turan’ın titizliğine sinir olurduk… Bir gün dikkat ettim ki Turan yürümüyor taşların üzerinde sekiyor. Biz dalıyorduk çamurlara. Sağımızdaki evde Lebib bey amcalar otururdu. evleri 2 katlı, kocaman bahçeliydi…

Lebib bey amcanın oğlu gazeteci “Ergin Konuksever”di, sesinin kısıklığı ve hep gülümseyen yüzüyle anımsarım onu… Onların alt katında Sabahat teyzeler otururdu; oğlu Rıza ve kızı Berna ile… Rıza Külegeç, gırgır dergisinde karikatürlerin balon yazılarını yazardı… şarabı çok severdi, arkadaşları da onu. Mahallede takma adı “şarap’dı.” Tam karşımızda yargıç beyler otururdu… Yargıç olduğu için belki mahallede ulaşılamayan insandı bizim için… Harika bir eşi, Ömer ve Zeynep adında 2 çocuğu vardı… Zeynep uzun sarı saçlı, incecik bir genç kızdı… Pamuk prenses tadında yani… Alt katlarında zihni, ablası ve annesi beraber otururlardı… Zihni’yi yaramaz bir çocuk olarak anımsarım, bir de annesini avaz avaz bağırttığını… Onların tam yanındaki evde Füruzan teyzeler otururdu… Onu şıklığı ile anımsarım… Rüzgar adında bir oğlu, Deniz adında bir kızı vardı… Kızı sonra vefat etti… Mahallede ilk televizyon Füruzan teyzelere gelmişti… Her akşam bizi televizyon izlememiz için evine alır ve her akşam da gofret ikram ederdi… Televizyon istiklal marşıyla başlardı. Yayın her koptuğunda da Necefli maşrapayı izlerdik öylece… Öyle ki Necefli Maşrapa’yı ezbere çizebilirim. Hala düşünürüm “bize televizyon mu yoksa gofret mi cazip gelirdi?” diye…

Banyo, tuvalet ve mutfakta kullandığımız su, bahçelerimizdeki kuyu suyundan pompalanırdı… Doğal olarak da her zaman motorlar arıza yapardı… Ermeni komşumuz Bedros amca çağırılır, tamir ettirilirdi. Bedros amca eşi Sona ile ayrılmıştı. Sona’nın o yıllarda Büyükada’da balık ağı örerek yaşamını sürdürdüğünü yeni öğrendim… Bedros amcanın 3 çocuğu vardı; İstepan ; bir Türk kızı ile evli, 2 oğlu varmış… Hala Küçükyalı’da oturuyormuş… Kirkor, Amerikadaymış… ve kızı Madlen.. ona kısaca Mado derdi herkes… Çok sıcak kanlıydı, Hülya Koçiyiğit hayranıydı o zamanlar. Evinin kapısına gidip onu öptüğünü gururla anlatırdı… Yeni duydum; Madlen bir Türk gencine aşık olmuş ve evlilikleri engellenince intihar etmiş… Nasıl üzgünüm şu anda anlatamam… Oysa onları bir gün göreceğimi düşünüyordum…

Madam teyze Rum’du… çok hoş bir kadındı… Kızı ve eşi yazlık sinemada çıkan bir yangında yanarak ölmüşlerdi… Yan sokakta otururdu, tek başına… çok iyi bir komşuydu, hepimiz onu çok severdik…
Mazhar amca ve Ermeni Mari teyzeyle evliydi… Mazhar amcadan daha yakındı Mari teyze bizlere… Kızının adı İdil, oğlunun adı Galip’ti… Galip de cin gibi bir çocuktu, annesini sürekli bağırtırdı… Ara sıra rastlarım ona.. O artık kocaman bir baba… Mahallede takma adı “culup” tu.. bu adı gençler koymuştu… ama bu isimle seslenmek Galip’i deli etmeye yeterdi… Ah az daha unutuyordum; Mari teyze kızı idil’ le hemen hemen aynı zamanda bir çocuk daha dünyaya getirdi… Başkaları için ne ifade eder bilmem ama bu bana çok “hoş” gelmişti….

Babaları bakkal olan alevi ailenin çocuklarından en iyi hatırladıklarım; Ziya ve Gülali’dir.
Ziya, 12 eylül öncesinde öldürüldü… Şimdi yıkılmış olan o zamanların meşhur sineması sinema 63’ün tam önünde… Mahallemize çöken o acı ve annesinin feryatları kulağımda… Ne karışık ne acılı günlerdi. Böyle başladı güzelim Küçükyalı dostluklarının, komşuluklarının, arkadaşlık ve kardeşliklerinin yok edilmesi.

Şu anda bahsetmediğim tüm komşularımı onların sıcacık yüreklerini hiç unutmadım. Unutmam da mümkün değil… Bana onları tekrar tekrar anımsatan o kadar çok şey var ki…

Ama Hırant Dink’in öldürülmesi beni tekrar o günlere götürdü… Eminim o da çok iyi bir arkadaş, çok iyi bir komşu, çok iyi bir dosttu… Benim sokağımdaki Türk, Ermeni, Rum ve Kürtler gibi o da yaşadığı yerdeki insanlarla birbirlerine saygı duyarak, acı ve sevinçlerini paylaşarak yaşadı…

Bedros amca, İstepan, Kirkor, Madlen, Mari teyze, Arusyak, Tasula, Agop, Onnik, Ohannes, Sona, Garo, HRANT DİNK…. özür dilerim… affedin… Biz böyle olmasını hiç istemedik… artık yer yarıldı ve ben utancımdan içine girdim bile…
AFFEDİN….

Not: 11 yıl önce Hırant öldürüldüğünde karalamışım birşeyler. Benim çocukluğumdaki Küçükyalı’ya dönüp bir bakmama neden olmuştu. Kah gülümsedim, kah üzüldüm. Tam 11 yıl sonra tekrar paylaşmak ihtiyacı duymak aslında ne acı.”

Canan GÜLDAL
Latest posts by Canan GÜLDAL (see all)
Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları