Bir Miras Yedinin Hikayesi


Hayat hiçbir romanda ve filmde olmayacak kadar tesadüflerle doludur.

Karnım acayip açtı. Akşam 18.30 gibi fakültenin karşısındaki ciğerciye yemek yemeye gittim. Kapıdan daha girmeden hemen siparişi verdim. Tavuk menü istedim. Tavuk şiş, mercimek çorbası, sıcacık lavaş, salata, kola, pilav, cacık, tatlı, çay, hepsi 21 TL. Aldığım sigara 16 TL,  iki paketi 32 TL. Açlıktan bayılacaktım nerdeyse. Hemen yedim. Zaten tavuk gelene kadar daha önce gelenlerle karnım doymuştu. Sonra hemen çay geldi, üst taraf açık, sigara içiliyor. Genelde kapının yanına, kaldırım kenarına otururum. Sigaram bitmek üzereyken, bir miras yedi olduğum aklıma geldi. Bu 21 TL’yi veriyorsam dedem sayesindeydi. Bir karış toprak kalmadı ama bana anlattıklarıyla büyük bir hazine bırakmıştı. 

Dedem Ceyhan’ın Hamdilli Köyü’nden. Çocukken Ceyhan’a yalınayak gelir gidermiş. 

Okuma yazma öğrenince çır-çır fabrikasına girmiş. Fabrikanın muhasebecisin odasına gider, ne yapıyor diye onu izlemeye çalışırmış. Dedem gelince muhasebeci defterleri kapatır, hikâye anlatmaya başlarmış, dedem öğrenmesin diye. İlkokula başladığım tarihten önceydi, yazıhanesine gitmeye başladım. Dedem Muhasebeciydi. Ali Nihat Arıcan. Birlikte baş başa çok zamanımız geçti. Ufak-tefek ayak işleri yapardım. Çay söyleme, gazete alma, postaneye gitme, gazete alma gibi… Az daha büyüyünce muhasebeyi de yavaş yavaş öğretmişti bana. Dolma kalemiyle el yazısıyla inci gibi yazardı. Yazsının bir kişiliği vardı. Bin tane el yazısı getirsinler içlerinden seçebilirim.  Dedem 1987 yılında benim mezun olduğumu göremeden az önce öldü. Dayımla beraber mezara biz koyduk. 65 senelik bu Facit hesap makinesini dedem öldükten sonra ben aldım. Fakültedeki odamda saklarım. Eskiden Algoritma Tasarımı dersinin ilk saatinde sınıfa götürüp hesap makinesini gösteriyordum. Sadece dört işlem yapılabiliyor. Halen çalışır durumda. Dedem tık-tık-tık gece yarılarına kadar hesap yapardı. Bana da kullanmasını öğretmişti. 

Babam Dörtyol Çaylı Köyü’nden. Terzi çırağıymış, sonra kalfa olmuş. Ceyhan’da kalfalık yapmış. Ortağı konfeksiyon işi ortaya çıkınca İstanbul’a gitmeyi teklif etmiş, O gitmemiş. O arkadaşı şimdi epey zengin. Evlenince, dedem, “Gel sana muhasebe öğreteyim,” demiş ve yanına almış. Sonra babam dedemin yanından ayrılıp kendi yazıhanesini açtı. İşte dedemin yanına gitmeye o zaman başladım. Yazıhane köprü-başı tarafında çarşıda bir pasajın içinde. Yazın tam cehennem ateşi. Pasajda birkaç tane de terzi dükkanı vardı. Babam alkol, kumar, pavyon düşkünü biriydi. Tam Çukurova erkekleri gibi. Pasajın arka tarafında bir kahve var, devamlı orada kumara otururdu. Ben yazıhaneyi bekliyorum. Müşteri gelirse gidip çağırıyorum ama babam kumarı bırakıp genelde gelmiyor. Bisikletim var. Müşterilere ben gidip geliyorum. Evrak getir götür, para iste vs. En zoru da para almak. Kimse muhasebeciye para vermek istemez. 

Evde talaş sobası yakıyoruz. Marangoz müşterilerimizden tahta parçası ve talaş toplamaya giderdim. Talaş sobasını ben basardım. İyi basmazsan tam yanarken göçer ve ev duman altında kalır. Çok severdim. Heykel yapmak gibi bir şey. Mustafa amca diye bir marangoz müşterimiz vardı. Mahalleden abilerimiz yanındaki kocaman depo gibi bir yere gider gelirlerdi. Yine bir gün talaş almaya gittiğimde depodan içeriye girdim. Dışardan azcık görünüyordu ama tam görememiştim. Karşı duvara kocaman bir kızıl yıldız çizmişlerdi. Abilerimizin hepsi gençti. Kızıl yıldızı görünce sordum, Dev-Genç yıldızı olduğunu öğrendim. Hem gençtiler hem de devrimciydiler. Tahta parçası, talaş toplamaya her gittiğimde kapıdan selam verip bakardım. 

Daha sonra pasajdan ayrıldık. Ceyhan Ticaret Odası’nın karşısında, iki masa, iki dolap, 3 sandalyenin sığabileceği bir dükkan tuttuk. Bu yazıhaneye taşındık. Bir yanımızda fırın diğer yanımızda çay ocağı vardı. Önümüz cadde, kaldırım yarım metre falan. Hava zaten sıcak, yazları elimizde hortum sokağı sular, iş olmadığında da tavla oynardık. Çay harareti alır, derlerdi. Günde kaç bardak çay içerdik hatırlamıyorum. Dedemin yanındayken ufak tefek muhasebe işlerini öğretmişti. Defter-i Kebir’i bile öğrenmiştim o yaşta. Bir kuruş eksik çıksa hesaplarda her yeri baştan aşağıya kontrol etmek gerekti. Burada artık defterleri de tutmaya başladım. O zaman babamın yanında yardımcı yoktu. Liseye gidiyordum. İlkokula başlamamla, önce dedemin sonra da babamın yanında durdum hergün. Oysa sokakta oynamayı çok severdim. Özellikle gülle (misket) oynamak benim için büyük bir zevkti. Arkadaşlarım bana “Keş” derlerdi. Birileri gazetelerden üniversiteye hazırlık için verilen sayfaları biriktirmiş, sınava girdikten sonra da atmış. Tesadüfen  buldum ve aldım. Yazıhanede fırsat buldukça çalışıyordum. Çay ocağında çalışan bir abi vardı, biraz garipti. Devamlı bana “Sen neden konuşmuyorsun” diye kızardı. Zorunlu olmadıkça konuşmazdım. Çok utangaç bir çocuktum. Bir gün o abi intihar etti. Fakirdi ama hayat doluydu. Neden intihar ettiğini öğrenemedim. Sonra 1983 yılında Matematik Bölümü’nü kazandım ve Ankara’ya okumak için geldim. İnsanın geçmişi gölge gibi ona eşlik eder. Kimisi umursamaz. Kimisi o geçmiş ile her gün yeniden-yeniden doğar.  Sonraları babamın alkol tutkusu alkol bağımlılığına dönüştü. Anneme etmediği eziyet kalmadı. Bir gün annemi gidip Ceyhan’dan alıp Ankara’ya getirdim. Babam gelmedi. İyice alkole batmıştı. Ben gel dedim, gelmedi. Sokaklarda yaşadı. Bir kaç kez alkol tedavisi yaptırmak için hastaneye yatırdım. Hastaneden çıktıktan hemen sonra tekrar içmeye başladı. Uzun yıllar sokakta, orada burada, başka ilçelerde, köylerde yaşadı. Ailemde benden başka hiç kimse görüşmedi. Beni ayın 14’ünde maaş almadan önce arar, nerede olduğunu söyler, para çıkarmamı isterdi. Her seferinde çıkarırdım. Bir kez düştüğünde kalça kemikleri kırılmış, hastaneye yatırmışlar, platin takmışlar. İskenderun’da sanırım. Gidemedim. Pişmanlıklarımdan birisidir. Sağ olsun, şimdi İstanbul’da bir lokantada aşçı olarak çalışan Mehmet amcam hastanede ona bakmıştı. 

Babam 10 sene önce pankreas kanserinden Ankara’da öldü. Ölene kadar yanında ne bir sigara içtim ne de bir duble rakı. İçmesine karşıydım, karşı olduğum rakıyı karşılıklı içmek ilkelerime tersti. Ondan bana yarım paket samsun sigarası ve sokaktayken yanında taşıdığı küçük el radyosundan başka bir de alkol miras kaldı. 

Alkol kelimesi “alkihil” ’den geliyormuş (yanlış yazmış olabilirim tam hatırlamıyorum.) İşin özü demekmiş. Alkol beni de yanına alınca bayaa dost olduk. Hatta beraber yaşamaya başladık. Babamı alkol tedavisi için götürdüğüm doktor arkadaşıma kendimi de götürdüm. Önce madde bağımlılığı ile ilgili kocaman bir bilimsel kitap okumuştum. Beyin, beyinde olmayan hiçbir maddeye karşı bağımlılık geliştiremiyor. Nikotin de, alkol de beyinde var. Belirli miktarlarda var. Sonradan sinaptik iletim konularında matematiksel modelleri çalışırken biraz daha bir şeyler öğrenmiştim. Bizim ruh dediğimiz şey kimyasal bir süreç. Öyle bir muazzam süreç ki, “ruh” sözcüğü mükemmel uyuyor. Bundan daha güzel bir sözcük bulunamazdı sanırım.

Remzi Oğuz Arık ilkokuluna başladıktan bir sene sonra Mithatpaşa Mahellesi’nde bir arsa alıp ev yaptırdık. İnşaatı gece gündüz suladık, beton sıcaktan çatlamasın diye. O zaman Emlak Kredi Bankası’ndan kredi alıp yaptırmıştık evi. Her yerini annemle çiçeklerle doldurmuştuk. Komşulardan saksıyla çiçek çalar getirir bizim bahçeye ekerdim. Kümes yaptım. Tavuk besledim. Köpek besledim. Gül ağaçlarımız harikaydı. Yoldan gelen geçen isterdi. Ben koparır demet yapar verirdim. Bizi döven öğretmenlerime bile götürürdüm. Babamın kumar borçları yüzünden ev satıldı. Bir daha da evimiz olmadı. Çukurova’da doğdum, büyüdüm ama bir karış toprağım yok. 1966’da doğdum, ne tesadüf ki Emlak Kredi Bankası’ndan kredi alıp ev yaptırdığımız  bankaya 1987 yılında, 20 yaşında Bilgisayar Programcısı olarak girdim. 

Hayat hiçbir romanda ve filmde olmayacak kadar tesadüflerle doludur. Babamı tedavi ettirmeye götürdüğüm doktora kendimi götürmem, kredi alıp yaptığımız sonra da sattığımız ev, ve kredi aldığımız bankada işe başlamam… Determinizm-rasgelelik konularında çok kafa patlattım zamanında. Makale de yayımladım bu konularda. Halen bir tutam anlamadığımı düşünürüm. Hocam Fikri Öztürk, “Bu konulara girme, girersen çıkamazsın,” demişti. İnsan kendi kaderini kendisi yaratırmış. Daha eve gideceğim. Kuşlar kapalı. Aç-susuz beni beklerler. 


Not: Fakülteye gelene kadar aklımdakileri unuturum diye garsondan kağıt-kalem istedim, getirdiler. Lokantada, 18:45-19:50 saatleri arsında yazdım bunları. Oysa gelip bitirmem gereken bir makale üzerinde çalışacaktım. Gelince de bilgisayara geçtim. Yazı daha erken de bitebilirdi aslında. Tam gelirken başka bir lokantada aşçı olarak çalışan Ali ustayla karşılaştım. Hocam borsa işleriyle uğraşıyor musun, dedi. Eskiden birbirimize tiyo verirdik. 10-15 sene önce. Hemen cep telefonunu çıkardı. Elindeki kağıtları gösterdi. Elindeki tüm kağıtlarda kârda. Yüzde yüz kazanmadan sıkmam (satmam) ,dedi, biraz daha kazandıktan sonra satıp beklemeye geçeceğim. Korona tekrar patlar, kağıtlar düşer, o zaman tekrar alırım, dedi. Sermayesi 10-15 bin civarıydı sanırım. 10-15 tane kağıt var. Hocam para bul, gıda kağıtlarından al, dedi. Korona patlarsa en az üç katına çıkacağını söyledi. Benim telefonda internet bile çalışmıyor. Bir fotoğrafı bile bilgisayara aktaramıyorum. Sokakta ayak üstü bir saat finas dersi aldım. Hem de bedava. 

Finansçı “büyük hocalar”, “workshop” yapıyor. Katılım binlerce lira. Tüketici kredisi mi çeksem ne yapsam, dedim içimden. Sonra Fakülteye geldim. Tam yazının başlığını yazdım ki, Durmuş Abi aradı. Biraz da onunla sohbet ettik. Ancak şimdi bitirebildim…

Levent ÖZBEK