Bir kültür, bir tarih, bir medeniyet göz göre göre yok edildi

AKP, 3 Kasım 2002 tarihinde iktidara geldi. Seçimlerde oyların % 34,42’sini alarak 550 sandalyeye sahip meclisin 365 milletvekilliğini kazanarak tek başına iktidar oldu. Bu seçimlerde muhalefette kalan CHP dışında hiçbir parti % 10 barajını aşamadı. Bu tarih, Türkiye’de eşine az rastlanan baskı, talan, zulüm ve yolsuzluk döneminin başlangıcı oldu. Hani bir deyim vardır “yürü ya kulum” derler ya… AKP yürüdü, ama yıkıma doğru yürüdü, zulme doğru yürüdü, talana doğru yürüdü, yolsuzluğa, hukuksuzluğa, kanunsuzluğa, keyfi yönetime yönelerek hızlı adımlarla yürüdü. Bu yürüyüş belki de onun sonunu getirecek bir yürüyüş olacaktır. AKP bu kontrolsüz ama planlı yürüyüşü sonucu Devleti ele geçirdi, kendi ideolojik rejimini kurdu, ama istediği gibi bir toplum inşa edemedi. İcraatlarına itiraz eden milyonların sesine kulağını tıkadı, onları takmadı, Tanrı’nın “yürü ya kulum” dediği yolu bir lütufmuş gibi algılayarak yanlış yolda yürümeye devam etti. Taliban ile ideolojik kardeş olan AKP, tarihi değerlere inançları doğrultusunda bir ucube olarak gördüTarihi eserleri ve medeniyetleri cami, minare ve kümbetten ibaret gördü, saraylara, kulelere, kalelere harabe gözüyle baktı, tarihi ve sanatsal heykelleri “put” diye algıladı. Yani siyasal İslam gözlüğünü bir türlü gözünden çıkaramadı. Hatırlarsanız AKP reisi, birkaç yıl önce Kars’taki insanlık anıtına “ucube” diyerek yıktırdı. Sanatı, İslam dinine aykırıdır fetvalarıyla tiyatroları, gösterileri, kendisi için bir nimet olan OHAL kapsamında yasaklattı. İstanbul’da sanatın gözbebeği olan Atatürk Kültür Merkezi’ni çürümeye bıraktı, sonra da yıktı. Tarihi Emek Sineması’nı rant uğruna yıkarak yerine AVM diktirdi. Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nu kendi zihniyet yapısına uygun yeniden düzenledi. Tiyatro, opera ve bale sanatçılarını “muhaliftir” diye oyunlarını yasaklattı. İlahi müziklerin dışındaki müzikleri terörle ilişkilendirdi. Beğenmediği, sevmediği sanatçıları “teröristtir diye cezaevlerinde çürüttü. Sanat dalları üzerinde toplumsal kimlik tartışmalarının müsebbibi oldu. Tasavvuf kültürü ve folkloruna siyasi gömlek giydirmeye çalıştı. Sanatçıları, aydın, yazar, gazeteci ve akademisyenler gibi “ötekileştirmeye” çalıştı. Yeni Osmanlıcılık oynayarak Türkiye’nin Cumhuriyet değerleriyle oynamaya başladı, alt-emperyalist ülke olmaya özenerek yedi düvele kılıç sallamaya başladı. AKP iktidarı, dünyanın ender rejimlerinin yapamadığı bunca marifetleri tek başına yapmaya çalıştı. AKP neler yapmadı ki?  

Toprağın üstünde ve altında 12.000 yıllık medeniyeti, bugünün, geçmişin ve tarih öncesinin hatıralarıyla birlikte sulara gömdü. Mezopotamya uygarlığında birçok devlete başkentlik yapmış, uygarlıklar kurmuş büyük kültürlerin izlerini günümüze kadar taşıyan Hasankeyf’i yok etti. Bayramlarda insanlar, babalarının mezarına gidemeyecek. İnsan türünün kökenleri, ilk uygarlığın ayak izleri, eserleri, yaşam tarzları, yazıtları ve diğer kanıtları; avcılıktan tarıma geçiş ile ardılı medeniyetlerin tümünü su altına gömdü. Dicle nehrinin ortasından akıp giden ve yaşam normlarının tümünü taşıyan en uygun konuma ve stratejik öneme sahip, doğal güzelliği ile insanı kendisine hayran bırakan bölgelerden biri olarak Hasankeyf’i, gizemli tarihiyle, kültürüyle yok etti. Bir dünya kültür mirasını göz göre 50-60 yıllık ömrü olan bir baraj için 250 civarında höyük, 6.000’e yakın mağara, kilise kalıntılarıyla, tarihi cami ve minareleriyle, türbeler ve tarihi köprüleriyle birlikte heba etti, karanlığa gömdü. Hasankeyf, kayıp şehir efsaneleri arasına giren altıncı şehir oldu.  

Tarihle, kültürle, ekolojik çevreyle, toplumla barışık olmayan siyasi İslam, Afganistan’ın, Bamiyan kentinde UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’nde yer alan iki dev Budha heykellerine yaptığı saldırı ile yine Dünya Kültür Mirası Listesi’ndeki Suriye, Palmyra Antik Kenti’nin IŞİD tarafından tahribatının Hasankeyf’te Ilısu Barajı adı altında yapılan tarih, kültür ve ekolojik katliamı ve barajın üstünde bedava dolgu malzemesi elde etmek için, içinde yüzlerce mağaranın bulunduğu dağın dinamitlenmesi, darbeli matkaplarla tahribatı arasında hiçbir fark yoktur. Mağaralara ve vadilere dolgu yapılması, perde betonla kalenin izole edilmesi, kayaların zorla düşürülmesi ve sonuçta sulara gömülmesi de cabası… Taliban’ın ve IŞİD’in İdeolojik kardeşleri AKP, UNESO Dünya Kültür Mirası listesinde yer alan Diyarbakır’ın tarihi Sur kentini yerle bir etti. Yine aynı listede yeri alan 7.000 yıllık geçmişe sahip “Hevsel” bahçelerini talan etti. Dünya Kültür Mirasının öngördüğü 10 şartın 9’una sahip, ancak politik-çıkar nedenleriyle UNESCO’ya müracaat etmeyen geçmiş dönemlerin basiretsiz yöneticileri yüzünden 12.000 yıllık geçmişe sahip ve tüm medeniyetlere ev sahipliği yapan, Mezopotamya’nın beşiği olan Hasankeyf antik kentini üç beş feodal asalak ağanın rantı uğruna önce yıktı, betonlaştırdı, sonra sulara gömdü. Bir dünya kültür mirası olan Ayasofya müzesi için yine ideolojik yaklaşımı ile dünya kültür mirası listesinden silinmesine varacak kadar Talibancı bir zihniyetle yersiz, yanlış ve düşmanca kararlar aldı.   

Aklıselim insanlarımız şu soruyu sormazlar mı: “Siz, Cuma Namazı için Ayasofya’nın yanındaki Sultanahmet Camiini hiç doldurabildiniz mi?” diye… Çünkü bu karar da ideolojiktir. Çelik-çomak oyununu oynayan muhalefet partileri AKP ile birlikte popülist söylemleriyle mangalda kül bırakmama yarışına girmişlerdir. Taraflar, kültürlerin heba edilmesini, oy kaybına tercih etmişlerdir.   

AKP’nin sürdürülebilir herhangi bir kalkınma planı yoktur. 18 yıldan beri süregelen politikaları nedeniyle kendi kültür mirasına ideolojik yaklaşımlarla yok etmesinde en büyük destekçisi yine muhalefet partileri olmuştur. GAP projesi oluştururken, geçmiş iktidarlardan başlayarak günümüze değin doğal yaşam, tarihi ve kültürü olumsuz etkileyecek koşullar göz ardı edildi. Ilısu Barajı, GAP’ın son halkasıydı. Bu proje ile köylerle birlikte 78.000 insanımız göçe zorlandı, yer değiştireceği, evinden, işinden, arazisinden, tarihinden yoksun bırakılacağı ve kendi ülkesinde mülteci konumuna geleceği hiç hesaba katılmadı ya da aldırış edilmedi. Keban Barajı yapıldı, düzgün ve planlı kazılar yapılmadı, uygarlıklar suların altına kaldı, bulunanların da büyük kısmı gömüldü. Aynı plansızlık Karakaya, Atatürk, Birecik ve Dicle barajları için uygulandı.   

Bugün Hasankeyf, betonkeyfe dönüştürülmüştür. Bir kümbeti, bir minareyi, bir parçayı söküp başka yerlere götürmenin hiçbir tarihi değeri ve anlamı yoktur. Hasankeyf, kümbetleriyle, tarihi minareleriyle, köprüleriyle, tarihi evleriyle, sarayları, kaleleri, kuleleri, mağaralarıyla ve kültürleriyle bir bütündü, et ve tırnak gibi…  Bu bütünü bugünkü AKP iktidarı yok etti. Tırnakla parmağı birbirinden ayırdı, kopardı.  

Kredi ajanslarının oluşturduğu bilirkişi raporları, Ilısu Barajı ile önemli bilgileri kamuoyu ile paylaşarak, Türkiye’nin istediği krediyi vermede tereddüt ettiler. Bu bilgileri bizlerle paylaşmada tereddüt etmediler. 

  • Projelerde yeterince uzmanın bulunmadığı tespit edilmişti. 
  • Kamulaştırmada mevcut sorunlar giderilememişti. 
  • Konut tazminatlarının, uluslararası standartlara uymadığı tespit edilmiş, tazminatların oldukça düşük olduğu tespit edilmişti. 
  • Vadi ve su ekosistemlerinde biyo çeşitlilik araştırmaları yapılmamıştı.  
  • Tarihi eserlerle ilgili çalışmalarda standartlara uyulmamıştı. 
  • Batman’da yapılması düşünülen tesis faaliyete geçtiği zaman Dicle Nehri ve vadisini kirlenecekti. [1] 
  • Ilısu Barajı’yla mega kalkınma hedeflendiği için büyük bir yanılgı ve yanlışlığa düşülmüştü. 
  • Ilısu Barajı Hasankeyf de dâhil olmak üzere 289 arkeolojik sit alanının sular altında kalmasına neden olacaktı.

Her ne kadar 2872 sayılı Çevre Kanunu, Dünya Bankası ve Uluslararası Finans Kurumu (IFC) kriterleri doğrultusunda güncelleştirilmiş olsa bile yatırımcı kuruluşlar tarafından kabul edilmemiş ve projeden çekilmişlerdi.   

Bu barajın bıraktığı olumsuz etkiler saymakla bitmiyor. Bunlardan bazılarını sizlerle paylaşmak istiyorum.  

  • Soyu tükenmeye yüz tutan hayvanların besin ve habitatları tamamen yok olacak. Baraj gölünde ve ekosistemde besin maddelerinin artışı nedeniyle plankton ve alglerde aşı artışa (ötrofikasyon) yol açacak ve oksijen miktarı azalarak uzun vadede ekosistemin tamamen ölümüne yol açacaktır ki bunların bazıları şimdiden etkisini göstermeye başladı. 
  • Su kalitesi düşecektir. 
  • Su nedeniyle Türkiye ile baraj gölünden 45 kilometre ötedeki Suriye ve Irak arasındaki komşuluk ilişkilerinde olumsuzluklar yaşanacağı şimdiden belirmeye başlamıştır. [2] 
  • Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) raporunda biyolojik çeşitliliğinin telafisi mümkün olmayan kayıpları da beraberinde getirecektir.

Günümüz itibariyle Hasankeyf ile birlikte 199 yerleşim birimi de sular altında kaldı. Hasankeyf’in ancak yüzde 25’inde kazı çalışması yapılabilmişti. Kazı çalışması yapılmayan tarihi değerlerin tamamı sulara gömülmüştür. Hasankeyf’in medeniyetlere konu kalesi, saraylarıyla birlikte yüzde 80’i suların altına gömülmüştür. Hasankeyf’i Yaşatma Girişimi üyesi Rıdvan Ayan’ı kulak verelim: “Şu anda barajın en üst seviyesine 5 metre kaldı. Barajın 125 metre doluluk seviyesine ulaşması gerekiyormuş ve şu anda 120 metreye ulaştı. Hasankeyf tamamen sular altında kaldı ve burada şu an iki ev kaldı bu iki ev de yüksek bir yerde olduğundan dolayı suyun altında kalmaktan kendini kurtardı. Hasankeyf’te Ilısu Barajından dolayı şu an tarihin yüzde 80’i sular altına gömülürken sadece yüzde 20’si gün yüzünde kaldı;” diyen Rıdvan Ayhan şöyle devam etti: Bazı basın yayın organlarında yaşanan bu durumun üstünü örtmek için Hasankeyf’i turizme açılacağına gibi haberler çıkıyor. Şu anda Hasankeyf’te bir tarih yok ediliyor tarihi yok edilen bir yer turizme nasıl açılır? Baraj altında kalmayan köylerin sakinleri de şu an mağdur durumdalar. Su çeken, Uruganlı ve Hasankeyf’e bağlı iki köye kadar ulaşan baraj sularından dolayı buradaki köylüler evlerini terk ederek daha tepe noktalara çıktı ve orada çadır kurmak zorunda kaldılar. (…) Köyden çıkan binlerce insan başka bölgeler ve şehirlere gitmek zorunda kaldı. Ekosistemi değiştirilen, tarihine yok edilen bir bölgede turizmin açılacağını söylemek garip bir savunma olur. Bu baraj 135 km uzunluğunda 400 metre genişliğinde bir alanı kaplıyor. Bu alanda Siirt, Mardin, Batman ve Diyarbakır sınırlarını dahi etkiliyor. Burada devasa büyüklüğünde bir havza gölü oluştu. Bu baraj çalışmasıyla beraber birçok canlı göç ve ölüme terk edildi. (…) Ilısu Barajı bu bölgenin tarımını ve havasını tamamen değiştirdi.”  

Yalnız Hasankeyf ve diğer yerleşim birimleri sular altında kalmadı. Mezopotamya havzasının en mümbit toprakları da yok oldu.   

Dicle ve Fırat nehirleri Suriye ve Irak’a hayat veriyordu. Gerek günümüzde AKP ve gerekse önceki burjuva hükümetleri, Dicle ve Fırat nehirlerini Suriye ve Irak’a karşı bir koz olarak kullanmıştı. Her iki devlette de nehirlerin güzergâhı Kürt topraklarında geçmektedir. Bir zamanlar Dicle ve Fırat sularını Suriye’ye Abdullah Öcalan karşılığında; Irak’a da Bölgesel Kürt Yönetimi’ne ve Irak petrolüne karşılık masaya yatırıldı, koz olarak kullanıldı. Bizim komşularla ilişkilerimizde gelinen noktayı Dicle ve Fırat nehirleri çok güzel açıklıyor. Bugün de yapılan bunca barajlara ek olarak bilerek sona bırakılan Ilısu Barajı’na da komşu bu devletlere karşı Türkiye’nin elinde her zaman masaya yatırılacak bir koz gözüyle bakılıyor.  

Geçen gün Anadolu Ajansı’nın “Hasankeyf, yeni yüzüyle misafirleri bekliyor” şeklindeki haberi, ahmaklığın, dangalaklığın, terbiyesizliğin, tarih bilmezliğin, değer ve kadirbilmezliğin hatta utancın bir örneğidir. 12 bin yıllık bir tarih sular altında gömülüyor, bir dünya hazinesi batırılıyor, utanmadan bu tür haberleri geçiştirmesi, Türkiye’nin, AKP’nin esiri olmuş bir ajansın efendisini memnun etmesi için yaptığı terbiyesizliğin ve vurdumduymazlığın bir belirtisidir. Hasankeyf, The New York Times’in verdiği haber gibi “Recep Tayyip Erdoğan’ın değişim hırsının kurbanı” olmuştur [3]. Çünkü Erdoğan ve AKP iktidarı bu mega projeyi hayata geçirmek için bölgede yaşayanların görüşünü almadı, arkeologların bölgenin neolitik dönemlerden beri yaşadığı düşünülen arkeolojik bir yerleşim olduğu görüşünü hiçe saydı. Varsa yoksa kendince ekonomik kalkınma uğruna bir tarihi, bir kültürü yok etti. Çevrecilerin, doğanın kirletileceğine, habitatların yok olacağına ilişkin söylemlerine kulak vermedi. Bölgede halkla birlikte yapılan protestoları, gösterileri, yürüyüşleri, brifing ve oturumları görmezden geldi. Teşbihte hata olmaz derler. Bir zamanlar Taliban, Afganistan’da Budha heykellerini dinamitlerle yok etmişti. Put’tur diye. IŞİD, Palmyra antik kentini “kâfir” icadıdır diye dinamitlemişti.   

Bir vadiyi, bir coğrafyayı, bir tarihi, bir kültürü ve bir ekosistemi göz göre göre heba etmek insanlığa yapılan en büyük ihanettir, gelecek kuşakların da hakkı olan bu mirasa ihanettir, atalarımızın değerli hatıralarına ihanettir. Siyasal iktidarların UNESCO’ya adaylık için müracaat etmemesi de bir insanlık utancıdır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) 13 yıllık bir gecikmeyle geçtiğimiz yıl Hasankeyf için bireysel müracaatın bir hak olarak yer almadığı için ret kararını vermesi de ayrı bir utanç kaynağıdır.   

Tüm olanlara bir ad bulunacaksa “barbarlık” deyimi denk gelen bir tanımdır. Yukarı Mezopotamya’da medeniyetlerin beşiği olarak tanımlanan Hasankeyf’in uğradığı yıkımı, binlerce yıllık kültür ve tarihi mirası önemsememek, kendi ideolojilerinde tarihi ve kültürü türbe ve minarelerden ibaret görmek, bunları söküp tarihi ve uygarlığı kurtardığını sanan bir yapıya en uygun tabir budur. 19 Mayıs’ta bir medeniyeti sular altında bırakan Ilısu Barajının açlışını yapan AKP reisi, eseriyle övünüyordu: “Her aşamada pek çok engellemeyle karşılaştığımız bu eseri kararlılığımız sayesinde ülkemize kazandırdık.”  

Yusuf Karataş’ın deyimiyle “bir tarafta Yukarı Mezopotamya’nın en önemli tarihi-kültürel merkezlerinden Hasankeyf, öte yandan ülkenin elektrik enerjisi ihtiyacının yüzde 1,39’unu karşılayacak Ilısu Barajı…”Değer miydi buna?   

Erdoğan iktidarının “ülkemize kazandırdığı eser,” aynı zamanda insanlığın ortak mirası karşısındaki konumunu göstermeye yetiyor ve artıyor bile… Bu nedenle medeniyetlerin beşiği olarak tanımlanan bir coğrafyanın uğradığı yıkımı anlatabilecek en uygun kavram “barbarlık” olsa gerek… Güya bu baraj, terörün güzergâhını kapatacakmış… Her yapılan yıkıma bir kılıf aramak da moda oldu. Siz terörün önüne dağları, taşları bombalayarak geçeceğinizi sanıyorsanız, size acıyorum. Demokratik ve barışçıl yollar dururken, bölgeyi ateşe vermek de barbarlıktır. Bu bahaneye sığınarak bir tarihi, bir doğayı, hayvan ve bitki çeşitliliği dediğimiz habitatları yok etmeyi meşru bir politika olarak görüyorsanız, yine de size acınır.  

Aşağıdaki fotoğraf her şeyi anlatıyor. Fotoğrafları çeken Tarkan Açıkalın ve Hasan Söylemez kardeşlerime teşekkürlerimi sunuyorum. Sosyal medyada da yayınlanan bu fotoğraf antik kentin dününü ve bugününü gösteriyor. Fotoğrafın çekildiği nokta aynı noktadır. Takdiri ve yorumu sizlere bırakıyorum.  

Zihniyet olarak bir tarihe, bir kültüre, çevre ve insanlığa verdiğimiz değer meğerse bu kadarmış, ne eksik ne fazla!!! 

Yazımı Fikret Şimşek dostumuzun bir şiiriyle sonlandırmak istiyorum [4]. 

Hasankeyf  

Acımasız bir devirde kıyımlarla yok edilmiş yaşamlar,
kılıçlardan geçirilmiş öyküler
zaman, yağmur ve rüzgarın dövdüğü tarih
uçuşur
şiirin naifliğiyle aşınan şâir gibi
savrulur zereleri şehrin

doğanlar kıskanır,
dağları oyup eve dönüştüren adamları
çocukların oynadığı mutlu hikayelere adanmış emek.
Hasankeyf, bir eski şehir
aşk duyulan bir kadın kadar güzel
başka gözlerde tutulmuş manzaralarda bile…

Kadın ağıtları duyuyorum
lahitlerle korunmuş eski bir gömütlükte
bir başka zamanda okunan türkülere
İnsan hikayeleri, aşklar sığdırılmış.

dokusuna, tarihini bilerek bakan
gün görmüş suratlara bak.
yaşlı yerleşiklerin kırışıklığına benzer oyuklar
rengini aldığı toprağından vazgeçemeyen…

Yaşamak için tutulmuş dağlar
savaşlardan, ölümden kaçırılan
korku değil, yaşatma umudu.
yeter sanmışlar dünya herkese…

Önümde koskoca bir tarih
Artuklu’ların yaşama değer katan mimarisi
istilacı Moğollar’dan arta ne kaldıysa
Osman oğullarının mirası hısn-keyf
Dicle’nin yaşam ve ölüm götürdüğü

Dünya barış gününe denk gelmiş şiire
Barış ne kadar uzak bir sözcük artık.


[1] Osman Aytar, Ilısu sadece elektrik ve sulama amaçlı değil, Çimen Gümüş ile söyleşi (basnews.com, 08.02.2016) 

[2] Özgür Gürbüz. “Ilısu Barajı’na bilirkişi engeli!”. Bulut, Özgür. 2 Nisan 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 2009-07-09. –Ilısu Barajı ve Hidroelektrik Santrali (wikipedia’dan). 

[3] Hasankeyf New York Times’ın manşetinde: ‘‘Erdoğan’ın değişim hırsının kurbanları’’ (Cumhuriyet Gazetesi 6 Temmuz 2020) 

[4] https://www.edebiyatdefteri.com/siir/1047807/hasankeyf.html 

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları