“Bir Geleneğin Devamı: Baykuş Felsefe Yazıları”

Kurtul Gülenç – Güçlü Ateşoğlu

Hamlet’in “Beşinci Sahne”sinde Shakespeare, “zamanın çivisinin çıktığı”nı söyler, “zıvanadan ya da çığırından çıkan zaman!” Şimdi olduğu gibi Marx’ın yaşadığı çağda da zamanın çivisinin çıktığını, tarihte belki de hiç olmadığı kadar kırılmalar yaşandığını biliyoruz. Öyle ki, Eagleton’ın deyişiyle, “Komünist Manifesto [gibi on dokuzuncu] yüzyılda yazılmış olan en etkileyici metin” çıkabilmiştir. Bu etkiyi biz sadece on dokuzuncu yüzyılda başlayıp gelişen ve yirminci yüzyılda devam eden çalkantılı uzun iki yüzyıl boyunca değil, hâlihazırda yaşadığımız yüzyıl içerisinde de görüyoruz. Batı-Doğu ya da modern-postmodern gibi ikilikler üzerinden ahlâkî pozisyonlar kapma sahte mücadelesinin arkasında kapitalizmin ve en genelinde teori denen etkinliğin kriziyle karşı karşıyayız. Bu krizin adını koyan ve sanki mevcut düzen ezelî-ebedîymiş gibi düşünülmesini ve benimsenmesini motive eden nedenlerin birer sonuç olduğunu, dolayısıyla bu kavramsallaştırmanın nesnesinin tarihsel olduğunu söylediği için Marx değerlidir.

İnsanın ve içinde yaşadığı dünyanın kutsallığının ortadan kaldırılması, yeni bir insan, yeni bir dünya mefhumunu beraberinde getirir. Düşünce tarihini hep bir “süreklilikler ve kopuşlar” olarak düşündüğümüzde, Marx’ın öğretisinin kendisinden çıktığı düşünce geleneğinin hemen her alanda hem izlerini taşıdığını hem de ondan koptuğunu söylemek mümkün. Felsefesinde gerçek bir tarihselliğin olduğunu söylemenin yeri burası olsa gerek. Ona kadar filozoflar, ideal-sonsuz bir tarih içinde düşüncelerinin ana hatlarını örerken, Marx bu ideal-sonsuz tarihin ilâhî olanla ilişkisini kesmiştir. İnsan-dünya, insan-insan, insan-tarih ilişkisinde dolayımı sağlayan şeyin bizatihi insanın toplumsal dünyası olduğu gerçeğini öne sürmüştür. İnsanın dünyasının tinsel (geistig) anlamda âhenk içinde ya da mükemmel olmadığını söylemesi, bu dünyanın sadece maddî olduğunu söylemek ve de insanın kendisiyle, diğer insanlarla ve dünyayla ilişkisinin parçalanmışlığının ya da bütünlüğün geride kalmışlığının üzerine bir moloz yığını daha atmak anlamına gelmemektedir. Marx’ın doğru alımlanması, onu salt bir ideoloji ortaya koyuyor olarak görme kolaycılığının ötesine düşer. Ondaki Spinoza’nın, Vico’nun, Fichte’nin, Alman Romantizminin ve Hegel’in bir kazı çalışması sonrasında bulunması, zamanın çivisini yeniden yerine oturtmaya eştir.

“Her belirlemenin bir olumsuzlama” olduğu gibi, “her olumsuzlamanın da bir belirleme” olması, varlık alanını aşan hiçbir şeyin olmaması, dolayısıyla tüm ilişkilerin içkin bir düzlemde seyri, bu seyrin kendisinin toplumsal ve tarihsel olması, insanın ancak ve sadece oluşturmuş/kurmuş olduğunu hakikî olarak bilebilmesi, tarihin kurumların, özel mülkiyetin vb. tarihi oluşu, ben ile ben-olmayan/öteki ilişkisinin benin sonsuz bir etkinliği ve eylemi yoluyla her türden sınırı aşma itkisini doğuracağını, düşünmenin bir eylem olduğu gerçeği, tinselcilik/spiritüalizm ile materyalizm tartışması ve bunun toplumsal, dinî ve felsefî alandaki yansımaları, burjuva toplumu/sivil toplum eleştirisi ve en nihayetinde “olumsuzlama”, “dolayım” ve “ilişki”nin düşüncenin her alanında diyalektik yöntemi işletmesi, Marx’ın felsefesinin bütünlüğünü oluşturan fakat ondan önceki felsefî gelenekten bakiye kalan öğelerden en önemlileri olarak kavranılabilir.

Düşüncelerini örtük olarak belirttiğimiz filozoflar, varlığı bir bütün olarak ele alan filozoflardı. Varlığın bütünlüğü ya da birliği, aynı zamanda varlığın hakikati problemini de beraberinde getiriyordu. Varlığın birliği, bütünlüğü ya da hakikati neden önemlidir? Varlık alanının tamamının bilinemeyeceği yönündeki kuşkucu, agnostik eğilimlere karşı düşüncenin, felsefenin, bilimin önemini göstermek için önemlidir. Bu dünyada meydana gelenlerin dışında başka bir dünyanın olmadığını her gelişmeyle ispat etmek için önemlidir. Gizemli ya da mistik gibi görünen her şeyin ancak ve sadece insan eliyle ve insan sayesinde oluşturulduğunu söylemek için önemlidir. İçkinlikçi bir dünya düşüncesi kibri çağırmaz, mütevazıdır; sadece boş kuruntuların düşmanıdır.

Dolayısıyla, Marx’ı bir filozof olarak görüyor ve felsefî gelenek içerisinde anlamlandırılmasının felsefede problem bilincini –elbette olumlu yönde– artıracağını düşünüyoruz. Marx’tan sonra bilim, sanat, tarih, hukuk, etik, dilbilim, edebiyat ve pek çok alan kendisine onunla milât bulduysa, bu alanlar arasındaki karşılıklı ilişkiyi ortaya koyacak olan da felsefedir. “Bilmiyorlar ama yapıyorlar” diyordu Marx, proletarya için. Bize düşen görev, bir bütün olarak dünyayı anlamak, yorumlamak, yani bilmek, kavramak ve onu değiştirmektir. Bu bir ütopya değil, umudun gerçekleşmesidir. Kişinin kendisiyle birliğini oluşturmak için kendisini gerçekleştirmesi ile toplumsal ve tarihsel ölçekte umudun gerçekleşmesi arasında çelişkili fakat zorunlu bir ilişkinin olması, Marx’ın dediği gibi “spekülatif beygiri koşturma”yı zarurî kılmaktadır.

Göztepe – Altunizâde / Aralık 2018

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları