Barış Sever miyiz?

Önce içinde bulunduğumuz ve tüm dinleri ve toplumları kendine kul yapmış olan sermayeci medeniyetimizi seviyor muyuz diye sormak gerek. Bu medeniyeti seviyor isek, barışı sevmemiz mümkün değildir. Çünkü genel olarak medeniyetlerin tarihi, savaşların ve yıkımların tarihidir. ‘Bizim medeniyetimiz savaş ve istila medeniyetidir’ diye övünenler yanlış birşey söylemiyorlar. Medeniyet mülkiyettir ve Göbekli Tepe’den günümüze kadar süren medeniyetler, sahiplik güdüsü temelinde insanın insana, insanın doğaya zulmünden ibarettir. Elindekini kaptırmama ve ötekinin elindekini kapma arzu ve iradesidir. Formel dinler, egemen ideolojiler, ahlak normları bu arzu ve iradeyi kutsallaştırma araçlarıdır.

Ama talancı medeniyetlerimizin işleri arzu edildiği gibi gitmiyor artık. Talanın da bir sonu var çünkü. Güçlüler tarafından istila ve talan edilmiş olan kaynaklar, ister yüksek duvarlarla, ister elektrikli dikenli tellerle, ister kimyasal, biyolojik ve atomik silahlarla, ister ordularla korunmak istensin, pek güvende sayılmaz.

Artık can çekişen bu yaralı gezegende hiçbir nokta, hiç kimse için güvenli değildir. Açlık ve yoksulluk, kaçınılmaz savaşların ve çatışmaların yarattığı küresel göçler, tarihin hurdalıklarından devşirilmiş bugünün medeniyet anlayışının meyvesidir.

Ajanslar, Tanzanya’da devrilen bir akaryakıt tankerinden sızan yakıttan bir-iki litre kapmak için etrafına üşüşen insanların elliden fazlasının yanarak öldüğü haberini geçti. Denizler ve dağlar mülteci cesetleriyle dolu. Bu durumdaki insanları, füzelerle, bombalarla korumaya aldığımız sınırlarda durduramayız. İnsan, insana rağmen güvende olamaz.

Ötekine karşı güvende olmak için sınırlara ve silahlara sahip olmamız gerektiğine inandırıldık ancak sınırların ve silahların yıkımın hızlı ve kanlı olmasından başka bir işe yaramadığı görülecektir. Mavi gezegendeki tüm canlı varlığı sona erdirecek kadar silah stoku oluştu. Silah üreticileri ve tacirleri bunları satmak, elden çıkarmak, kullandırmak zorunda. Sistem başka türlü sürdürülemez. Doğanın talanı hızlandıkça ve artan nüfusun doyurulması güçleştikçe de savaş daha da şiddetlenecektir.

Akıl, din, bilim ve teknoloji savaşın hizmetindedir. Formel dinler ve ideolojiler emrinde oldukları gücün savaşını meşrulaştırmakla mükelleftir. Kalp naklini başarmakla övünmek, milyonlarca kalbi durduracak silahların korkunçluğunu gizleyemiyor. Dijital teknolojinin, iletişim ve ulaşım imkanlarının bireylere sağladığı refah, küreselleşen savaş yatırımları ve savaş teknolojisinin meyvesidir. Güçsüzlerin kaderi, zafer hayalleri kuran muhterislerin silahların tetiğine dokunmasına bağlıdır.

İnsanlar ve insan toplulukları arasında tolerans ve karşılıklı saldırganlığı baskılama şeklinde kendini gösteren barış, günümüzün medeniyetinden beslenen ve onu besleyen saldırgan mülkiyetçi tabiatımıza aykırıdır ve bu yüzden sürdürülemezdir.

İnsanlar ve toplumlar arasında barış ve işbirliği iki rasyonel sebebe dayanır. Birinci sebep, taraflar arasında güç üstünlüğü yoktur ve sınırlı bir zaman süresince devam edip, kesinlikle bozulmaya mahkum olan barış ve işbirliği, tarafların her birinin bu durumdan faydalanıp gücü ele geçirme çabasıdır. İkinci sebep, her iki taraf kendilerinden daha güçlü bir başka gücün ortak tehdidi altındadır. Bu tehdit ortadan kalktığında barış ve işbirliği sona erer.

Yaşadığımız coğrafyanın bilinen ilk yazılı barış anlaşması olarak Hitit ile Mısır arasındaki Kadeş Anlaşması, insanlık değerlerini ve yaşam hakkına saygıyı öven metin olarak önemsenir. Ne var ki, Mısırlılarla Hititler birbirlerini sevdikleri, insan değerlerini ve yaşam hakkını önemsedikleri için barış yapmadılar. Her iki taraf için daha büyük bir tehdit oluşturan Asur baskısını enselerinde hissettikleri için savaşmayı kestiler ve savaş kaynaklarını ve imkanlarını daha büyük düşman olan Asur’a karşı harekete geçirdiler.

Mevcut medeniyetler gerçeğinde savaş, insanların gündelik yaşam kıyafetidir. Barış ise resmi tören gibi çok özel durumlarda giymek ve özel anın sonunda derhal çıkarılmak üzere naftalinli sandıklarda saklanan gösterişli kıyafettir. Bu kıyafet kişinin gündelik hayatını, meşgalesini, rutinini yansıtmaktan çok uzaktır. Bu kıyafetle dolaşmak, bunu gündelik rutine dönüştürmek sadece cesaret gerektirmez, aynı zamanda vazgeçmeyi gerektirir. Bu medeniyetin her şeyine, kurumlarına, değerlerine, yaşam anlayışına, ahlak ve hukuk paradigmasına sırt çevirmeyi gerektirir. Çünkü mayası savaş olan bir medeniyette barış hiç bir zaman yaşayacak bir köşe bulamaz. Barışın, yılda bir gün hatırlanan sevimliliği ve şiirselliği, üstüne nutuklar çekilmesi bu özelliğinden kaynaklanır.

Gücü elindeyken hiçbir muktedirin samimi olarak barış çağrısı yaptığının tarihi hiçbir kanıtı yoktur. Güç sahiplerinden barışa davet etmek, onlardan gündelik kullanıma uygun olmayan naftalinli kıyafetlerle dolaşmalarını istemektir. Böyle bir davet, daima, her çağda ve her yerde güçlünün midesini bulandırır. İkiyüzlülükle gizlenmeye çalışılsa da, güç zayıftan, güçlü güçsüzden, zengin fakirden iğrenir. Güçlünün zayıfa, zenginin fakire merhameti, insan haysiyetine saldırının en aşağılayıcı, en kibir ve küfür dolu şeklidir.

Mevcut medeniyet paradigmasının değer sistemi içinde barış talebi romantik bir niyet, savaş ise rasyonel bir gerçektir. Yarın gerçekleşeceği umulan bir durum olarak barış, irrasyonel bir talep, temelsiz bir hayaldir. Yarın şimdidir ve şimdiki hakikatimiz savaştır.

Bizim için kurgulanan gerçeği bırakıp, kendi hakiki gerçeğimizle yüzleşebilirsek, savaşa karşı olmadığımızı, içimizde ve dışımızda sürüp giden sayısız savaşta taraf olduğumuzu göreceğiz. Sadece bizim lehimize olmayan, bizim başlatmadığımız savaşlara karşıyız. Kaldı ki, her birimiz barış derken bile, bunu silahlarımızı kuşanmış olarak diyoruz. Her birimiz kendi savaşımızın kahramanını oynuyoruz. Bu yüzden, rasyonalitesi savaş olan medeniyetlerin külli bir reddiyesini göze alamayanın, kendine biçim veren medeniyetin paradigması içinde kalıp, o medeniyeti kıyısından köşesinden iyilik umanın barış talebi sahtedir. Barışın ve barış mücadelesinin kimseyi kahramanlaştırmayacağını bilerek, mülkiyetçi medeniyetin kahramanlık ve itibar anlayışını, bu medeniyetin insan profilini ve değerler manzumesini reddetmek barışa atılan ilk adımdır. Bu adımı atan insanlar her ne yaparlarsa yapsınlar barış sayılır.

Bu yalın hakikate rağmen iyi niyetle barış dileyen herkesin dileği gerçek olsun.

 

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları