Yıka yıka yaratmak yazmak*

“Bıraksam yazmayı, zaman
gülle gibi oturacak yüreğime.”[1]

“Babamı hiç tanımadım ben. Kokusunu duymadım. Kulaklarımda asılı değil sesi. Resmi de yoktu duvarımızda. Olsaydı bakardım…” diyen, “Sokaklar babam kokuyordu”nun öyküsü var bu kitapta…
Ayrıca, “İzmir’in Basmane semtinde bir tütün işletmesinde çalışıyordu. Sabahın kör karanlığında erkenden kalkar, aceleyle bir şeyler atıştırır, birkaç mahalleli kadına katılarak işinin yolunu tutar giderdi. Çoğu zaman ben anneme sıra kapmak için dolmuş durağına giderdim. Annem gelince sıramı ona verir eve döner tekrar sıcacık yatağıma yatardım,” diye anlatılan “Tütün fabrikası”ndaki kadının yani bir annenin…
Sonra da, “Curcunalı bir dönemden geçiyorduk. Gençtik, gözümüzü daldan budaktan sakınmazdık” diye betimlenen günlerin Gültekin Öğretmen’inin…
Bir de, “Mazlum yoldaş” ile “yıldızlara uğurlanan Ceren’in” hikâyesi…
Sadece bu kadar değil; sürgün ile “Girişinde çöp konteynerlerini karıştıran ve sokaklarda yatan Afrikalılar vardı. Muhteşem binalar, tarih ve yoksullar iç içe yaşıyordu,” tümceleriyle betimlenen Paris’in…
Evet, Necmettin Yalçınkaya’nın elinizdeki “Bir Yarım”ı, insan olmak ve kalmak eylemine dair bir bütünü anlatan yapıtında daha da birçok şey var…
*
Yalçınkaya’nın yapıtını okumaya başladığınızda, hikâye(nizi) anlatmaktan daha fazlasını yaptığını fark edeceksiniz. Çünkü Onun hikâyeleri, “Bazı şeyler söylemeyi seçtiği için değil, onları belli bir biçimde söylemeyi seçtiği için yazardır” diyen Jean Paul Sartre’ın tespitini anımsatmaktadır.
Yazmak, -kanımca- Onun ustaca kullandığı bir silahtır.
Hayır, sadece yaşanmışlıkların kaleme dökülmesi değildir yazdıkları; bir yanıyla da, dinleyene bağlı bir rüyadır; yaşanmışlıklara veya yaşanabileceklere mündemiç bir kurmaca ustalığıdır.
Yalçınkaya’nın hikâyelerinde hatırlamak için hayal kurmanın; hayal edebilmek için de hatırlamanın altı çizilir. Onun satırları tam da bunu için kaleme alınmış gibidir. Yazdıkları içinde geçmiş ve gelecek, hafıza ve hayal barındırır. Her hikâyesi ezeli-evveli olmayan, alabildiğine hudutsuzdur.
Bu hâliyle de, “Bir insan her zaman bir hikâye anlatıcısıdır; kendi hikâyeleriyle ve başkalarının hikâyeleri ile çevrili yaşar; başına gelen her şeyini onlar aracılığıyla görür ve hayatını anlatıyormuş gibi yaşamaya çalışır,” diyen Jean Paul Sartre’ı çağrıştırır, bir kez daha…
*
Kim ne derse desin: Kimsenin birbirini dinlemeye vakit ayırmadığı sürdürülemez kapitalizmin dünyasında, yazmak da okumak da bir “kurtuluş” değildir belki; ama bu yolda çok önemli bir adım ya da mevzidir.
Kolay mı? Yazma eylemi bir hakikâti görmek ve göstermektir; var olmaktır… Kelimeler ile yazının kâğıda ait olma hâli olan yazma eylemi düşüncelerin somutlaşması, ete kemiğe bürünmesi, yaşanmışlığın kaydıdır.
Sadece aktarmak değil; yaşa(t)maktır aynı zamanda.
Yaşanana başkalarının ortak, tanık edilmesidir; insan(lık) hâllerinden biridir…
Evet, evet yazmak tarihe iz bırakmaktır.
Hem de Mehmet Eroğlu’nun ifadesindeki üzere: “Yazma[k] nedir diye baktığınız zaman, yazma[k] insanın beyninin kendine yönelttiği hırslı bir dikkatten doğuyor, yani beyin kendine yönelik bir dikkate yoğunlaşıyor ve bir boşalma isteğinin yatıştırılmasına bağlı yazma isteği. Ama önemli olan, bu boşalma isteğinin arkasında ne olup ne olmadığı. Tırnak içinde söylüyorum, ‘gerçek edebiyatçılarda’ bu boşalma isteğinin kökünde acı var, yani çileli bir dönem var; zaten edebiyat ancak çileli dönemde bireyin kişiliğinin oluşması sırasında kendine ait bir direnmeye dönüşüyor.”
*
Bu kadar da değil: İçinde başka türlü ulaşamayacağın bir yer olduğunun farkına varmaktır yazmak…
Nefes almak gibidir yazmak. Yaşamınızı, yaşamla bütünleştirmektir.
Tam da bundan ötürü içimizin gizli dehlizlerini açmaktır ortalık yerde. Çırılçıplak kalmaktır meydanda.
İç dökmek değil, içi görmektir; hissedilenlerin/ yaşanmışlıkların resmedilmiş hâlidir; zihin haritasını çizmektir. Bunun için de, “Yazmak ayrıca başkaları tarafından sürekli ‘gözaltında tutulmak’ demektir,” diye fısıldar kulağımıza Leo Cleizo…
Yazmak, tahayyül gücümüzün sınırlarını görmektir…
Yazmak resmetmektir, yansıtmaktır.
Hayal kurmayı yeryüzüne indirmektir.
Ve “Yazmak bir cehennemdir,” İlhan Berk’in deyişiyle…
*
Bilinmez değil. Yazan, yazmakla yeniden yaşayamaz yaşadıklarını. Ancak yaşananı yazmaya çalışırken yazan, düşler(ine) yelken açar. Ve onu yaşamayı göze alanı çok seven düşler asla bırakmaz peşini. Yaygınlaştırarak toplumsallaştırır…
Sylvia Plath’ın “The Bell Jar”ında “Sadece içimde susmak istemeyen bir ses olduğu için yazıyorum,”[2] demesi de bundan değil midir sanki?
İş bu nedenle yazmak, yaşamaktır.
Yani bitmeyen, tükenmeyen, sonu gelmeyen eylem olarak yazmak, “söyleyecek sözüm var,” demektir. Yaymak, açmak, sermektir…
Dışa-vurmak değil; taşmaktır. Nefes almaktır.
Yara izidir… (“Yazmak: Sessizliği kanatmak… hepsi bu,” demez miydi İlhan Berk?)
Sayısız insanla konuşmak, onlara dokunmaktır.
*
Ferit Edgü’nün, “Belalı bir uğraştır yazmak,”[3] notunu düştüğü eylem, bir parmak egzersizi falan değildir.
Bir cürettir; Yani Maurice Blanchot’nun, “… ‘Henüz olmayan’dan ‘artık olmayan’a yolculuk,” formülasyonundaki cüretkâr olabilmektir.
Ya da Georges Simenon’un, “Yazmak bir meslek değildir, ama mutsuzluğun bir bedelidir,” saptamasına düşen bir hâldir…
Veya Anaïs Nin’in, “Eğer yazarak nefes almıyorsanız, yazarak ağlamıyorsanız veya yazarak şarkı söylemiyorsanız, yazmayın,” ifadesindeki duruştur…
Hasılı yazmak, kişinin hem anlamsal hem de biçimsel olarak kendini tanımlamasıdır.
Tam da bunun için Isabel Allende, “Yazı yazmak uzun bir iç hesaplaşmayı gerektiriyor,”[4] derken ekler George Gordon Byron: “Bir damla mürekkep bir milyon kişiyi düşündürebilir.”
*
O hâlde yazmak kelimelerin gücünü kabul etmek, onlardan korkmamaktır.
Kolay mı? Kendi gerçekliğine, var oluşuna açılan bir kapıdır yazmak. Bu yüzden zordur, yorucudur. Çok ciddi bir sorumluluktur aynı zamanda.
Yazmak basit bir eylem değildir. Yazmak seçim yapmaktır. Kafanın içinde, susmak nedir bilmeyen seslerden birini seçmektir, diğerlerini susturmak pahasına. Kim olduğuna karar vermektir, kendinle yüzleşmektir.
Yazmak cesur insanların işidir.
Yaratıcı bir hayal gücüdür yazmak; ateşler yakmaktır.
Ateşiyle yanıp, küllerimden yeniden doğmaktır.
Marguerite Duras’nın, “Yazmak, gürültü çıkarmadan haykırmaktır,” dediği şeydir.
Ve bir şey daha: “Söz vermiştim kendi kendime: yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin ölümü bekleyecektim. Hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem, kâğıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım,”[5] satırlarındaki Sait Faik Abasıyanık’tır.
Hasılı “Yıka yıka yazmak… yazmak budur.”[6]
*
Bitiriyorum: Düşüncelerin kalemle aşkıdır yazmak; bu güzergâhta yazarsan/ yaşarsan/ yaşatırsan, yazar-sındır.
Bazen yaraları kanatan, bazen de kanayan yaraları saran Necmettin Yalçınkaya, böyle bir yazardır; elinizdeki “Bir Yarım”ını okudukça göreceksiniz bunu…[7]


[*] Newroz, Ağustos 2018…
[1] Vüs’at O. Bener, “Zaman Kıskacı”, Mızıkalı Yürüyüş/ Kara Tren, YKY, 4. Baskı, 2015.
[2] Sylvia Plath, Sırça Fanus, Çev: Handan Saraç, Kırmızı Kedi Yayınevi, 2016.
[3] Ferit Edgü, Şimdi Saat Kaç, YKY., 2003, s.15.
[4] Isabel Allende, Paula, çev: İnci Kut, Can Yay., 2012.
[5] “Haritada Bir Nokta”, Sait Faik Abasıyanık, Bütün Eserleri, YKY, 2009, s.824-830.
[6] “Bir Şey Olanlarla Bir Şey Olmayanlar”, İlhan Berk, Toplu Şiirler, YKY, 2003, s.1148.
[7] Necmettin Yalçınkaya, Bir Yarım, Ozan Yay., 2018.