Ya anlamadı ya da anlamazlıktan geldi

Nejat İŞLER

Bir sabah, annemin “aşık mısın oğlum sen?” sorusuyla uyandım kahvaltı masasında. Afalladım. Cevabını bilmediğim bir soruyla karşılaşmıştım. Güzel annem yardımcı olmak için, hastalığın bendeki semptomlarını sıraladı; “Haftalardır doğru düzgün yemek yemiyorsun, masada tabağa bakıp duruyorsun. Geceleri de hiç uyumuyormuşsun. Ablan söyledi. Sabaha kadar müzik dinleyip, ya kitap okuyormuşsun ya da bir şeyler yazıyormuşsun. Hepsini geçtim, okul kıyafetini hiç çıkarmıyorsun oğlum üstünden! Sabahları ceket, pantalon buruş buruş çıkıyorsun evden. N’oluyo?” bir an durup düşündüm. Hiç farkında olmadan yaptığım bu eylemlerin ya da eylemsizliğin sağlamasını yaptım kafamda. Evet, doğruydu. Demek aşk böyle bir şeydi. Çayımın son yudumunu aldım, çantamı kaptım, annemi merakta bırakmamak için, ama kendi içimde hissettiğim şeyin gerçek mi, doğru mu olduğunu daha da araştırıcam anlamında bir yarım ağızla; “galiba aşığım” dedim ve çıktım.

Otobüs durağına giderken içimde yavaşça yayılan sıcaklık, otobüs gelince, otobüste giderken, indikten sonra okula yürürken, okulda onun servisinin gelmesini beklerken ve nihayetinde onu servisten inerken gördüğümde vücudumu tamamen ele geçirmiş, artık saçımdan çıkıyordu. Tuhaf bir güven duygusu veriyordu bu sıcaklık bana. Zil çaldı, sınıflara girildi, her sabah yaptığı gibi solumdaki sıraya doğru ilerledi, çantasını bıraktı, yine her sabah yaptığı gibi coşkuyla etrafındakilerle selamlaşıp öpüştü. “Günaydın necoooo!” diye bağırıp beni yanaklarımdan öptüğünde utandım, daha çok da korktum, benim ısım, değdiğim yerlerini yakar diye.

O gün ve sonraki günler, ona karşı olan, onu görünce ya da düşününce tetiklenen duygularımı ve davranışlarımı mikroskop altına aldım. Dehşet salakça şeyler yapıyordum. Daha dehşeti, bu durumun farkına varmama rağmen, aynı şeyleri yapmaya devam ediyordum. Mesela bir yerde sesini duysam, bana seslenir diye ona bakıyor, bir şey söylesin diye bekliyordum. Mesela ona yazdığım şiirleri kasetlere kaydediyordum heyecanla okuyarak. Altına da fon müzikleri döşüyordum. Bazılarını bestelediği mi sanmışlığım bile var. Akşamları tiyatroya giderdik okuldan bir grupla, oyundan sonra saray muhallebicisi’ne gidilir tartışılırdı oyun üzerine, ben parasızlıktan tatlıyı es geçerdim, sonra onu Gayrettepe’deki evine taksiyle bırakır, muhallebicideyken tuvalet bahanesiyle çıkıp aldığım gülü iç cebimden çıkarır, ona verir, iyi geceler dileyerek asansöre binmesini bekler, sonra yürüyerek Gayrettepe’den Eyüp’e giderdim mesela. Ama en büyük salaklığım, okulun, ne okulu be, evrenin en güzel kızına aşık olmaktı.

Yine bir sabah, artık “delilik” gibi gözükmeye başlayan bu aşık hallerime dayanamayan annem. “Kim bu kız?” diye sordu. Önce ismini söyledim. Sonra, ilk defa, onun nasıl biri olduğunu, daha doğrusu onu nasıl gördüğümü anlatmaya başladım birine. Kendim dahil… Ne kadar güzel, ne kadar sempatik, ne kadar komik, ne kadar eğlenceli, ne kadar sakar, ne kadar duyarlı ve tekrar ne kadar güzel olduğunu anlatım da anlattım. “zenginler mi?” diye sordu. “Canım ne alakası var şimdi zengin olmalarının, ayrıca öyle bir kız değil, büyüyünce savaş muhabiri olmak istiyor mesela.” Annem vaziyeti kavramış, neredeyse birazdan “siz ayrı dünyaların insanısınız!” Konuşmasına girecek gibi iç geçirdi. “Haberi var mı senden?” diye sordu bu kez. Keşke sormaz olaydı. Bok gibi hissettirmişti beni bu soru. “Yok galiba” dedim yutkunarak. Ve ona “sana aşığım” demenin milyonlarca yolu dönmeye başladı kafamda.

Elbette, böyle bir şey yapmaya götüm yemedi. Cebimde ona yazdığım şiirlerin olduğu defterle dolaştım epey bir süre. Orada burada çıkarıp okumaktan hepsini ezberlemiştim. Defterin sayfa numaraları vardı ve ben artık sayfa numarasıyla sorulduğunda, o sayfadaki şiiri ezbere ve komik bir “ıssız adam” tavrıyla okuyabiliyordum. Günlerden bir gün, “hadi, bebek parkına gidelim okuldan sonra” dedi biri. Gidildi. Daha taksideyken, şiirleri kimin için yazdığımı sormaya başladı bana. Geçiştirip durdum. Israr etti, direndim. Parka varıp bir bankta yan yana oturduğumuzda, artık neredeyse yalvarmaya başlamıştı. Son nefesimi verircesine, cebimden çıkardığım defteri ona verdim. Anlamadı ya da anlamazlıktan geldi. “Senin için” başlıklı şiirin sayfa numarasını söyledim, açtı, okudu, anlamadı ya da anlamazlıktan geldi. Ayaklarımın altındaki tabureye kendimin vurmamı, ölümümün kendi elimden olmasını ister gibi baktı yüzüme. Onu kırmadım. gözlerimi kapattım, başka bir sayfa numarası söyledim. Şiirin başlığı; “o sensin!’‘di. Dünya’nın dönüşü için kısa, benim için 75 yılda bir Dünya’nın yakınından geçen halley kuyruklu yıldızını beklemek kadar uzun bir süre sessiz kalındı. Hâlâ boynuma sarılıp beni öpücüklere boğmamıştı. Gözlerimi yavaşça açıp, cehenneme ilk adımımı attım. “Senden bir şey istemiyorum, artık biliyorsun işte”. Bana sarıldı, defterimi geri verdi ve unutamadığım cümleyi söyledi; “Gurur duydum Nejat, arkadaş kalalım n’olur”. Ve kalktı, ve uzaklaştı.

Reddedilen ya da terk edilen her bünye gibi ben de “nefret” ilacına sarıldım hızla. Yaşamam lazımdı çünkü. Uzun bir süre suratına bakmadım, onun aşık olduğum özelliklerinin çoğuyla dalga geçtim, aşağıladım. Müziğin en sertine meylettim, edebiyatın maço figürlerini hatmettim, felsefenin nihilist mabedine yüz sürdüm. Kızgındım hem de çok. Sadece o an değil, her şeye, herkese kızgındım artık. Galiba en çok da kendime. Bir sürü kararlar aldım ve yavaşça hayata geçirdim bunları. Bu kararların en önemlisi şuydu; artık ne ailemin ne çevremin ne de başka birinin ya da başka bir şeyin istediği gibi değil, kendi istediğim bir “erkek” olacaktım. Hatasıyla, sevabıyla.

Yıllar geçti aradan her şey değişti. Geçen sene Cihangir’de bir kafe de dostlarla otururken, arkamdan biri seslendi; “oooo, Nejat bey burdaymış, tanımaz şimdi bizi.” O’ydu. Arkamı dönmeden adı çıktı ağzımdan. Hâlâ güzeldi. Kocasıyla tanıştırdı. Çocukları varmış. Bizimki bir üniversitede öğretim görevlisi olmuş, iyiymiş. Öğrencileri benimle bir zamanlar okul arkadaşı olduğuna inanmıyormuş. Üst kata çıkmak için merdivenlere doğru hamle yaptığında, bir an durdu ve dönüp şöyle dedi. “Senin başarılarını görünce gurur duyuyorum arkadaşım.” gülümsedim, belli belirsiz; “Hâlâ mı?” diye sordum. Ya anlamadı ya da anlamazlıktan geldi.

26 yıl evvel o’na aşıkken boyum 1.80, kilom 70’ti. Hâlâ öyle.
Bazı şeyler değişmiyor.

Nejat İŞLER

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları