Sermaye devleti ve pandemi

Sermaye devleti 

Marksist öğretiye göre “devlet, bir sınıfın başka bir sınıf üzerindeki tahakküm organı”dır. Diğer bir deyişle bir sınıfın bir başka sınıfı baskı altında tutmasına yarayan bir makinedir. Yani devlet, sınıflar arasında süren mücadeleyi egemen sınıfın yararına kontrol eden bir aygıttır. Devlet bu baskıyı yasallaştırıp, pekiştiren bir “düzen” kurar. Dolayısıyla sınıflar arasındaki çatışmayı baskıcı sınıf lehine hafifletmeye çalışır. Eğer devlet, sermaye devleti ise, yani mevcut düzen kapitalist bir düzen ise, gücünü ve imkânlarını sermayenin lehine kullanır. Dolayısıyla devlet, üretim ilişkilerinin mevcut durumu nedeniyle egemen sınıfın çıkarlarını temsil etmek, gözetmek ve korumak zorundadır. Devletin tarafsız olma durumu söz konusu değildir. Bu nedenle sınıf karakterinin üzerini örterek tüm yurttaşlara eşit mesafede olduğu ve etkin mekanizmalar geliştirdiği görüşü popülist söylemler ve demagojinin ötesine gidemeyen boş ve mesnetsiz iddialardır. Devlet, sistemin bekasını gözetir, diğer bir deyişle burjuvazinin belli bir kesiminin temsilcilerinin yapamadığını, devlet yapar, hem de kendi adına… Devletin sınıfsal niteliği, yöneten kadroların burjuva sınıfı ile organik bağları olup, olmadığı da izlediği politikalarla doğrudan ilişkilidir. Bu salt siyasal iktidarla ilgili değil, aynı zamanda burjuvazinin temsilcileri, iktidar – muhalefet ayırımı olmaksızın işçi sınıfına karşı “düzen partisi/partileri” safında birleşmesiyle de ilgilidir.  

Kapitalist devlet, sistemin egemen hale geliş sürecinin de bir parçasıdır. Burjuvazi, ekonomik anlamda da devletten yararlanıyor. Yüksek kârlara ve sermaye birikim dönemlerinde devletin tüm olanaklarının burjuvaziye sunulması aynı zamanda devletin himayesini gerektiriyor. Devlet adeta koruyucu bir görev üstleniyor. İşveren – işçi ilişkilerinde, “tüm yurttaşlara eşit mesafede bir hakem” görevini görmenin tersine, gücünü sermayenin emek üzerindeki tahakkümünü en iyi şartlarda gerçekleşmesi için kullanır. Devlet, işçi sınıfı mücadelesini, kurumsal bekasına yapılmış bir tehdit aracı gibi gördüğü de aşikârdır. Bu nedenle işçi eylemleri ve grevler yasaklanmış işçilerin sosyal güvencesi olsun, olmasın lokavtlar serbest hale getirtilmiştir. Devlet, işçi sınıfının örgütlenmesini de bir tehdit olarak algılamaya devam ediyor. 

Sosyal bilimci David Harvey’in dediği gibi “Koronavirüs neoliberal yağmacılığa karşı doğanın bir intikamı” mıdır? Bunu anlamak, kavramak ve üzerinde tartışmalar yapmak için süreç çok erken. Tarihsel ve kültürel evrim, küresel kapitalizmin farklı toplumsal formasyonu şeklinde karşımıza çıkabilir. Örneğin savaşlar, ideolojik çatışmalar, çekişmeler, ilhaklar, kayıplar, yenilgi ve hayal kırıklıkları, kutuplaştırmalar ve benzeri olumsuzlukların arka planı küresel, sosyal ve politik farklılıkların oluştuğu bir dünyada gerçekleşti; bu dünya bizim dünyamız. Küresel çapta gelir dağılımına bakıldığı zaman da bu farlılığın uç noktaları gittikçe birbirinden uzaklaşmaktadır. 28 süper zenginin serveti 4 milyar insanın toplam gelirinden daha fazladır. 

Sermaye, üretimin çevresel koşullarını değiştirir. Dolayısıyla istenmeyen sonuçları da beraberinde getirir. Örneğin iklim değişikliği gibi. Sermaye çevresel koşulları, yeniden şekillendiren özerk ve bağımsız evrimsel güçlere karşı [1] yaratmaya çalışır. Kıtalararası yangınlar, zehirli gaz salınımı sonucu atmosferin kirletilmesi, ozon tabakasının yırtılması, sonu gelmeyen bölgesel ve iç savaş ve çatışmalar, çıkar amaçlı kirlilik yaratan tüm müdahaleler sonucu doğanın dengesini bozanlar, aynı zamanda salgın hastalıkların sebep olduğu büyük insan kayıplarının müsebbiplerini örtbas etmekten imtina etmiyorlar. Alt sınıfta yer alan işçi, emekçi ve memur kesiminin yakasını evrensel sorunlar da rahat bırakmıyor. Büyük yığınların yok olacağına ilişkin senaryolar gündemden düşmüyor, komplo teorileri de… Nükleer silahlar, kimyasal ve biyolojik silah üreten küresel güçler, uluslararası tekellerin ve finans sermayesinin çıkarları uğruna dünyayı kana bulamakta tereddüt etmemektedir. 

Doğal felaketlerin büyük çoğunluğu kendiliğinden oluşmuyor. Afetlerin öldürücü niteliği olan salgınlar ve krizlerin yanında depremlerin de bir yönüyle sınıfsal karakteri ortaya çıkıyor. 1973 Nikaragua ile 1995 Mexico City depremleri, sınıfsal deprem olma niteliğini bize gösterdi. Yıkılan evler hep yoksul evleriydi. Ölenler, hep yoksul insanların oluşturduğu alt sınıflardı. Sonraki depremler de bu karakteristik özellikten taviz vermedi. Sel baskınlarında yaşadığımız deneyimler de bize göstermiştir ki zenginlerin evleri, rant getirici, sel yataklarından uzak bölgelerde kuruludur. Sel, onları bulmaz ya da çok az bir hasarla bu afet atlatılır. Büyük yığınların evleri ise ya dere yataklarında ya da derme – çatma barakalardan oluşmaktadır. Seller, en çok yoksulun evini hedef almaktadır.  

Sermaye devletinin çıkmazı 

Burjuva devletlerinin hiçbirinde “iyi niyet” dediğimiz birleştirme, kucaklaştırma ve eşit mesafede bulunma diye bir derdi yoktur. Bu nitelik hem gelişmiş kapitalist ülkelerde, hem de Türkiye gibi geri ekonomilerde mevcut uygulamalarda kendisini gösteren bir karakter taşıyor. Koronavirüste bir kez daha gördük ki burjuva devletleri, temsil ettiği sınıfın çıkarlarını “emir” telakki ediyor. Kapitalizmin ortak özelliği şirketlerin bu salgını en az zararla atlatması prensibine dayanıyor. Bu ülkelerde büyük şirketlerin uğrayacağı zararlar, likidite daralması, kredi borçları, tedarik zincirinin aksamaması türü konular gözetilerek paylaştırılıyor. Bunun için devletlerin destek paketlerinde halk tabiriyle devede kulak misali işçilere, emekçi ve işsizlere, sağlıkçılar ve eğitimciler ile diğer kamu emekçilerine sadaka misali dağıtılıyor. Yani bir nevi dua, nasihat ve minnet eder gibi… AKP reisinin Koronavirüs koordinasyon toplantısında yaptığı “şirketlere destek, halka kolonya” önlem paketi açıklaması kendi bireysel ve siyasi tarihine bir ibret belgesi olarak geçecek türdendir. Değerli dostumuz Cihan Soylu’nun dediği gibi “doğal felaketler diye tabir edilen deprem, su baskını gibi doğa felaketleriyle kitlesel kırımlara neden olan salgın hastalıkların dahi sınıf çıkarı, sınıf kârı kıstasıyla ele alındığını görmek için bin türlü gösterge sıralamak gerekmiyor.” Hastayı bir müşteri, ilacı da kâr getirici bir meta olarak gören burjuvazi var olduğu sürece gerek küresel ve gerekse yerel kaynakların, emeğin, işgücünün sömürüsü kesintisiz devam edecek ve halk sağlığı sürekli tehlikede olacaktır. Kapitalist sınıf, emek sömürüsü sonucu elde ettiği büyük kârları ve artı değeri halk sağlığına harcamak ve iyi bir nesil yetiştirmek için değil, kendi ceplerini doldurmak için vardır. Koronavirüs salgınında belki içinde zengin iş adamlarının, diplomatların, politikacıların bulunduğu üst tabakadan kişiler olabilir. Ancak bunlar parmakla gösterilebilecek azınlıktadır. İyi beslenemeyen genç, yaşlı ve kronik hastaların büyük çoğunluğu yine alt sınıf mensuplarıdır. Virüs hep bunları vurur. 

Bunun müsebbibi aranacaksa, hiç şüphesiz ki uygulanan neoliberal politikalardır. Neoliberalizm, devletin salgınla mücadele azminin ve kapasitesinin altını oydu. Denk bütçe ve mali disiplinden taviz verilemezdi. İnsan hayatı bir yerde kapitalist ekonominin kurallarına feda edildi. Türkiye ve benzeri geri kalmış ekonomilerde hazine, işini kaybeden büyük yığınlara yapılabilecek gelir desteğini kaldırabilecek kapasiteye sahip değildir. Mali disiplinin kaybolması demek, parasal genişleme ile yüksek enflasyon sonucu kur krizi yaşanacak demektir. Dolayısıyla ülke, biriken dış borçlarını çevirmekte zorlanacaktı. Büyük işletmelere yapılan mali destek yürürlükteki ekonomi politikanın bir gereğidir. Neoliberal politikalar başlı başına çıkmaz bir sokak gibidir. Biz, bu sokağa 24 Ocak 1980 tarihinde girdik. Dolayısıyla siyasi otoritenin içinde sıkıştığı bu açmazın temel kurallarını sorgularsak, bunun politik bir tercih olduğunu görürüz. Bu küresel salgınla mücadele etmek ve radikal önlemleri alabilecek kaynakları yaratmak da bir irade sorunudur. Ne yazık ki bugünkü siyasi iktidardan bu iradeyi aramak beyhudedir. Çünkü böyle bir iradenin ortaya konulması durumunda Türkiye ve benzeri geri kalmış ekonomilerde Uluslararası finans sermayesinin ülkeyi terk etme tehdidi gündeme gelecektir. Bununla birlikte hükümetlerin gerekli önlemleri alma konusundaki iradeleri büyük oranda kısıtlanacaktır. Hükümetlere düşen tercih, ya neoliberal politikaları sürdürerek uluslararası finans sermayesinin ve büyük şirketlerin istekleri doğrultusunda hareket etmek, ya da etkin bir mücadele yürüterek sermaye piyasalarına ulusal ve uluslararası ölçekte yeniden hukuki düzenlemeler getirmektir. Sorunun asıl muhatabı siyasal iradedir. 

ABD, Koronavirüs için 2,2 trilyon dolarlık bir bütçe ayırdı. Bu destek paketinin % 98’i Uluslararası şirketler başta olmak üzere, önde gelen şirketlere; % 2’si ise büyük çoğunluğu oluşturan asgari ücretli işçi, memur ve emekliler için tahsis edildi. Avrupa Birliği ülkelerinde de durum pek farklı değildir. Türkiye gibi geri ve bağımlı ekonomilerde devleti kontrolünde tutan siyasal iktidar, 15 milyar dolarlık bir bütçe ayırabildi. Bu paketin de % 98’i başta kendi yarattığı sermaye sahiplerine ve şirketler olmak üzere, büyük işletmelere, % 2’si de dar gelirlilere, sağlık çalışanlarına ve emeklilere tahsis edilmiştir. Orta ve küçük çaptaki işletmeler kapatılmış, sosyal güvenceli ve güvencesiz işçiler, işsizler ordusuna katılmış, primleri ve ücretleri “sosyal devlet” tantanasını yapan siyasal iktidar tarafından ödenmeyeceği açıklanmış ve büyük kitleler bu salgının sınıfsal niteliği gereği krize, açlığa ve sefalete terk edilmiştir. Türkiye’de Koronavirüs felaketi ile birlikte beklenen en büyük felaket, toplumsal çöküşü hazırlayan siyasal iktidarın bu radikal uygulamaları olacaktır. 

Koronavirüs pandemisi 

Covid-19 diye anılan bu hastalığın, Çin’in Hubei bölgesinin başkenti Vuhan’da ortaya çıktığını biliyoruz. Koronavirüs salgını, çeşitli hastalarda herhangi bir neden olmaksızın gelişen ve tedaviye cevap vermeyen, zatürreye dönüşen öldürücü ve bulaşıcı küresel bir hastalığa evrildi. Avrupa, bugün krizin merkez üssü haline dönüşmüştür. 1 Nisan 2020 itibariyle 900.000 civarında vaka ile 45.000 insanın ölümüne yol açmıştır. Hastalığın kurbanları her geçen gün önlenemez şekilde artıyor. Salgınla ilgili komplo teorileri ortaya atıldı. Mustafa Peköz hocamız, “ister laboratuvar ortamında ister doğal yollardan gelişmiş ya da geliştirilmiş olsun küresel kapitalist sistemin sahipleri yıllardır böylesi bir pandemiyi öngörmektedir. Böylesi bir virüsün yaratabileceği etkilere nasıl yanıt verileceği hakkında stratejilere sahip oldukları anlaşılıyor”[2] demektedir. ABD’li yazarlar Sylvia Browne ve Lindsay Harrison’un 2005 tarihli “Kehanetler” adlı kitapta 2020’lerde zatürreye dönüşecek ve akciğerleri tahrip edecek bir hastalığın çıkacağını, plastik eldivenlerden tutun da maskelere varıncaya kadar bugünkü ayrıntıları yazmışlardır. Tarih 2005. Ayrıca 10 Aralık 2012 tarihinde Almanya’da Robert Koch Enstitüsü başkanlığında Alman İnşaat ve Yerleşim Planı Müsteşarlığı ve diğer kuruluşlar Bu salgının Güneydoğu Asya’dan vahşi hayvan satılan pazarlardan yayılacağını, insanlara geçeceğini, Çin’den gelen ve giden 6-10 Alman’ın bu hastalığı yayabileceğini, çocukları fazla etkilemeyeceğini, 7,5 milyon Alman’ın öleceğinden bahsediyor. Yine 2015 yılında Bill Gates, TEDX konferansında yaptığı konuşmada salgının peyderpey 10 yıla kadar süreceğini açıklıyor.  

Salgına karşı bazı ülkelerde sert tedbirler alırken, bazılarının umursamaz tutumları, ölümlerin artmasına yol açıyor. Kapitalist sistem adeta felce uğramış durumda. Tedarik zincirleri kırılmış, topluca işten çıkarmalar başlamış, şirketler bir bir kapanmaya yüz tutmuştur. Üretime devam eden işletmeler bir yandan tedarik zincirinin zayıflaması öte yandan salgının boyutlarına bakarak kısa sürede kapatılacağa benziyor. Ulusal ve uluslararası seyahatler yasaklanmış, turizm sektörü durma noktasına gelmiş, spor müsabakaları askıya alınmış, okullar, üniversiteler tamamen kapatılmış, küçük ve orta çaptaki işyerleri kapanarak işçilere ücretsiz izin vermiş ya da çıkarmıştır. Bazı ülkelerde OHAL ilan edilerek sokağa çıkma yasağı getirilmiştir. Türkiye gibi ülkeler salgına karşı hazırlıksız oldukları için yetkililerin vahametin farkına varamamaları hastalığın yayılmasına zemin hazırlar gibi görüntü vermektedir. 

Sonuç 

Virüsün kasıp kavurduğu bir ortamda başlangıçta önlem almayı akıl edemeyen, isteksiz ve gevşek davranan yetkililer, ölümler arttıkça “evde kal” demeye başladılar. Milyonlarca işçiyi ateşin ortasına atar gibi, mayınlı tarlaya, virüsün kol gezdiği alanlara süren siyasi rejimin asıl derdi virüsle baş etmek değil, temsil ettiği sermaye sınıfının şımarık çocuklarını bu beladan uzak tutmak şeklinde bir izlenim bırakıyor. Kapitalist sistemin hâkim olduğu ülkelerle birlikte Türkiye’de sistemin gereği kurumların özelleştirilmesi sonucunda sağlığı ticari alana çeviren hastanelerin hiçbirinde yeterli sayıda yoğun bakım üniteleri, acil müdahaleyi gerektiren birimler ihtiyaca cevap verecek ölçekte değildir.  

Ülkemizde durumun vahameti devam ediyor. Gerçekleri göremeyen, görmezden gelen ya da gizlemeyi bir marifetmiş gibi sayan AKP yönetimi baskı, şiddet ve ayırımcı politikalarını sürdürmeye devam ediyor. Ülkeyi sarmalayan ve büyük kırımlara neden olacak virüs belası dururken hala çılgın kanal projesi ile uğraşmak, halkın iradesiyle seçilen Kürt illerindeki belediyelere kayyum atamak, cezaevlerinde mafyayı, cinsel istismarcıları, uyuşturucu baronları kurtarma derdinde! Siyasi düşüncelerinden dolayı terör ile özdeşleştirilen siyasetçiler, gazeteciler, düşünür, aydın ve aktivistleri içerde tutmanın formülü peşinde! Kindar bir yönetimin kendinden olmayanların cezaevlerinde virüsten kırılmalarına göz yumacak davranışları sergilemesi ideolojik düşüncenin geldiği katliamcı politikayı göstermektedir. Covid-19’un kendisini yenileyebileceği, yeni pandemilere yol açacağını söylüyor bilim insanları. Dolayısıyla bu hastalığın iyimser hayaller peşindeki siyasi iktidarın iddia ettiği gibi birkaç hafta değil, belki birkaç ay, hatta birkaç yılda biteceğine ilişkin kesin bir yargı yoktur. Siyasi iktidar günü kurtarmayı bir yana bırakarak, Suriye’deki, Kuzey Irak’taki ve varsa Libya’daki askerleri derhal geri çekmelidir. Suriye ve Irak ile olan sınırların acilen kapatılması gerekiyor. Aksi halde sivil halkın ve askerin virüse yakalanmasının vebalini taşıyamaz.   

Mültecilere gelince; salgın, mültecileri geri plana itmiştir. Bugüne kadar ne iktidar partisi ve uzantıları, ne de muhalefet ve medya bu salgın hastalık nedeniyle herhangi bir söylemde bulunmadı. Türkiye’de 27 Şubat 2020 tarihi itibariyle mülteci sayısı 3 milyon 587 bin 266 Suriyeli, 2019 Aralık verilerine göre 170 bin Afgan, 142 bin Iraklı, 39 bin İranlı, 5 bin 700 Somalili ve 11 bin 700 değişik ülkelerden gelenlerle birlikte 4 milyonu aşkın göçmen Türkiye topraklarında bulunuyor. Bu nüfusun büyük kısmı salgın hastalığın tehdidi altında bulunuyor. Ülkemizde mültecilere karşı düşmanlaştırıcı ve ırkçı söylemlerin devam etmesi ve benzer tutumlar, virüsten daha tehlikeli hal almıştır. Dolayısıyla kimse onların virüse yakalanmasına aldırış bile etmemektedir. Gerek sınır kapılarında hala beklemekte olan mülteciler ile yurdun değişik yerlerinde toplu halde bulunanların hijyen koşulları, suya erişimi, temiz olmayan yüzeylerle teması, sosyal mesafe gibi kurallar mültecilerin yaşadığı kamplar ve çadırlar açısından iç acıtıcı bir durum arz etmektedir. Tüm bu yerleşim birimlerinde hastane, doktor, ilaç bir yana, temizlik için su bile yok. Gerek ülkemiz ve gerekse Avrupa ülkeleri mültecilere insanlık utancını bugüne kadar yaşattılar, yaşatmaya devam ediyor. Bunların salgından telef olmasının vebalini kimler üstlenecek? 

Sağlık emekçilerine gelince; aile ortamından ve çocuklarından uzak, zor koşullarda insan hayatını kurtarmak uğruna kendilerini feda edercesine tüm enerjilerini harcıyorlar. Çoğunun yorgunluktan bitkin halde yerde beton zemin üzerinde nasıl yattıklarını görsel medyada tanık oluyoruz. Hiçbir koruyucu önlem alınmadan, neoliberal politikalar uğruna siyasi iktidar tarafından sahaya sürülen hekimlerin, hemşire ve sağlık personelinin ne denli bir tehlikeyle karşı karşıya olduklarını görüyoruz. N95 tipi maskeler, eldiven ve koruyucu elbiselerde görülen sıkıntılar giderilmiş değildir. Koronavirüs testi pozitif çıkan hekimlerin maaşlarının yarıya düşürülmesi ise bir insanlık ayıbıdır. Utanılması gereken gayri ahlaki bir durumdur. İktidarın, Koronavirüs ile mücadelede sağlık meslek örgütleriyle ortak çalışmadan kaçınması, TTB’nin teklifini geri çevirmesi, bilerek ya da bilmeyerek insanları riske etmesi ve kendisine muhaliftir diye bu örgütlerin ötekileştirilmesinden doğan zihniyetin ürünüdür. Türk Tabipleri Birliği’nin Sağlık Bakanlığı’na yaptığı “krizin birlikte yönetilmesi” çağrısı bugüne kadar karşılık bulmasa da halkı evrensel sağlık ilkeleri doğrultusunda bilgilendirme ve bilinçlendirme çabaları devam ediyor.  

Son olarak ABD 1.000 dolar, İngiltere 2.000 Sterlin, İtalya 2.000 Euro, Güney Kore 860 Euro aylık bağladığı halka, Türkiye’nin neoliberal politikalar uğruna bir sadaka devleti gibi bağış talep etmesi ise bütçenin nasıl savrulduğunun itirafıdır. 

Yazımı, “kaynaklarınızı bir salgına önceden hazır olmaya harcamayın” diyen dev ilaç firmaları ile emperyalist ülke yöneticileri ve onların uydusu liderler hakkında ünlü dilbilimci, yazar ve politik eleştirmen Naom Chomsky’nin sözüyle sonlandırmak istiyorum: “Kaderimizi soytarılara bırakırsak daha beter krizler görürüz.” 


[1] David Harvey, Koronavirüs neoliberal yağmacılığa karşı doğanın bir intikamı (Jacobin, 20.03.2020) 

[2] Mustafa Peköz, Koronavirüs yeni bir dünya sistemi için araç mı (Sendika.org 29.03.2020) 

 

 

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları