Sekülerleşme Teorisi

Ahmet Talimciler, T24

“Üç nokta sekülerleşme üzerinde etki yaratır: Mobilizasyon, özel yaşam alanlarının artışı, eğitim olanaklarının artışı”

Başlık Volkan Ertit’in Sekülerleşme Teorisi* isimli çalışmasına ait, oldukça kapsamlı hazırlanmış ve bir o kadar da anlaşılır örneklerle bezeli olan kitapta hem bu alana ilişkin tartışmaları daha yakından anlayabilme olanağını elde ediyorsunuz hem de ülkemizin yaşamakta olduğu dönüşüme ilişkin ipuçlarını yakalıyorsunuz. Kitap çok sağlam bir kaynakçaya sahip buna karşın işin asıl güzel kısmı genelde akademik çalışmalarda var olan ve çoğu kez okuyucuları zorlayan akademik kavramlar ve teoriler son derece anlaşılabilir bir dille anlatılıyor.

Kitabın ilk iki bölümü sekürlerleşme kavramının ne olduğu ile ne olmadığına ayrılmış. “Sekülerleşme, belli bir toplumda belli bir zaman dilimi içerisinde doğaüstü alanın, yani dinin, dinimsi yapıların, halk inançlarının ve diğer tüm doğaüstü öğretilerin bireysel ve toplumsal düzeydeki prestijlerinin ve gündelik yaşamı şekillendirme güçlerinin azalması demektir. Desekülerleşme ise, sekülerleşme sürecinin tersinin yaşandığı, yani doğaüstü alanın süreç içerisinde gündelik yaşamı şekillendirme gücünün arttığı dönemler için kullanılmaktadır”(47). Kitap temelinde din denilince kültür olarak din, kimlik olarak din, ibadet olarak din, ilişkiler olarak din ve güç olarak din kavramı anlaşılırken(50); dinimsi yapılar kavramı ise, seküler alanın da kutsallaştırılması, ululaştırılması, yüceltilmesiyle ortaya çıkan yapılar için kullanılmaktadır(56).

Dinimsi yapıların daha iyi anlaşılabilmesi için verilen örneklerde bir hayli sarsıcı; Çinli taksicilerin ‘uğur getirmesi’ ve ‘onları koruması’ için arabalarına Mao’nun fotoğrafını asmaları ile, Müslümanların arabalarına kendilerini kötü olaylardan koruması için Kur’an koymaları, Ayetel Kürsi veya Çevşen asmalarının benzer güdülerden kaynaklandığını ileri sürmektedir. Yine aynı bölümde iki fotoğraf üzerinden de durum okuyucularla buluşturuluyor(57) domatesin içinde Arapça harfler ile Allah yazısını gördüğünü sanmak ile dağın gölgesini olağanüstü güçler sayesinde Atatürk silueti sanmanın da benzer güdülerden beslendiği vurgulanmakta.

Çalışmayı önemli kılan hususların başında yazarın kendi meramını anlatabilmek için çok iyi bir kavramsallaştırma yoluna gitmiş bulunması kadar seçtiği kavramları adeta ilmek ilmek örmüş olmasının da büyük payı bulunmaktadır. Örneğin sekülerleşme kavramının içerisinde yer alan belli bir zaman dilimi içerisinde ifadesini bu şekilde okuyuculara açıklama yoluna gitmektedir. “Sekülerleşme tartışması yapabilmek için ‘zaman’ ve ‘mekan’ olarak referans noktasına ihtiyaç bulunmaktadır çünkü sekülerleşme, bir durumun betimlenmesi değil, bir sürecin tanımlanmasıdır. O nedenle dindar bir toplum için dahi ‘geçmiş ile kıyaslandığında sekülerleşmiştir’ ya da ‘daha sekülerdir’ ifadeleri kullanılabilir. Aynı şekilde dindar bir birey için de ‘eskiye nazaran sekülerleşmiştir’ ya da ‘daha seküler bir yaşamın parçası haline gelmiştir’ denilebilir”(63).

Sekülerleşmenin anlaşılabilmesi için belli bir zaman diliminin yanı sıra belli bir toplumda ifadesi de tanımlamada yer bulmaktadır. “Tanımda geçen ‘belli bir toplumda’ ifadesi ise sekülerleşme tartışmalarında sıklıkla yapılan bir metodolojik hatanın önüne geçmek için kullanılmıştır. Bir toplumun sekülerleşip sükülerleşmediği kendi tarihine bakarak araştırılmalıdır”(65). Okuyucuların kavram ve açıklamaları daha iyi sindirebilmesi için zaman zaman dünya genelinde yapılan farklı çalışmalardan örnekler de sayfalarda yer almaktadır. İnançsız kişi oranları, kiliseye devam oranları gibi rakamsal veriler de durumu anlatmak için kullanılmaktadır.

Birinci bölümün son kısmında ise neden doğaüstü merkezli bir kavrama ihtiyaç duyulduğu şöyle açıklanmaktadır. “Sekülerleşme kavramının din inancı olarak düşünülmesi, yani sekülerleşmenin gerçekleşip gerçekleşmediğini araştırmak için sadece baskın din inancının toplumsal etkisindeki değişimin incelenmesi bu alandaki tartışmaları hem teorik hem de pratik olarak dar bir alanla sınırlı tutma tehlikesi barındırmaktadır. Bu tehlikenin bertaraf edilmesi ve toplumsal dönüşümlerin analizinin daha iyi yapılabilmesi için sekülerleşme kavramının merkezine ‘din’i değil, dini de içine alan ‘doğaüstü alan’ı koymak gerekmektedir” (68-69).

Çalışmanın ikinci bölümünde bu kez sekülerleşme kavramının ne olmadığı açıklanmaktadır. Buradaki amaç kavramın sıkça karıştırıldığı dinsizleşme ve laikleşme kavramlarıyla arasındaki farkların ortaya konulmasıdır. “Sekülerleşme doğaüstünün yok oluşu değil, toplumsal etki gücünün azalması sürecidir…Sekülerleşme, dinsizleşme olmadığı gibi, sekülerleşmenin ölçülmesinde ‘din inancı sahibi olmak/olmamak’ öncelikli kriterlerden biri değildir”(77). Yazar, kitap içerisinde okuyucunun sıkılması pahasına, ‘sekülerleşme sürecinin dinsizleşmek olmadığının tekrar edilmesi gerektiğinivurgulamaktadır. Buradaki can alıcı soru ise yazara göre şöyle olmalıdır: “Doğaüstü alan bireylerin hayatlarını geçmişte mi daha çok etkiliyordu yoksa günümüzde mi daha çok etkiliyor?”(78).

Bu bölüm içindeki bir diğer önemli husus sekülerleşmenin laikleşme olmadığıdır. “Laiklik siyasi bir kavramıdır ve devletin din ile ilişkisine dairdir. Sekülerleşme ise sosyolojik bir kavramdır ve toplumun doğaüstü alanla ilişkisine dairdir”(79). Bu iki kavramın oldukça sık bir biçimde birbirlerinin yerine kullanıldığına ilişkin örneklerde yine kitap içerisinde yer almaktadır. “Sekülerleşme bir sebep değil, başka toplumsal dinamiklerin(özellikle modernleşme sürecinin) sonucudur. Bireyler sekülerleştikleri için doğaüstü alandan uzaklaşmazlar, doğaüstü alandan uzaklaştıkları için sekülerleşmiş olurlar”(91).

Kitabın üçüncü bölümü sekülerleşme kavramının tarihini, dördüncü bölümü ise sekülerleşme teorisine ayrılmıştır. Kitap içerisinde sekülerleşme teorisinin iddiası şu cümle ile özetlenmektedir: “Dünyanın herhangi bir coğrafyasında yer alan bir toplumda bilimsel gelişmeler gündelik yaşama nüfuz edecek kadar yaygınlık kazanmış, özel teşebbüse dayanan endüstriyel kapitalizm baskın ekonomik model haline gelmiş ve geçmişe nazaran kentleşme oranı artmış ise o toplumun sekülerleşmesi beklenmektedir. Yani bu üçü dinamiğin etkisiyle, insan yaşamında başta din olmak üzere doğaüstü değerlerin-öğretilerin öneminin eskiye nazaran azalması, toplum içinde ruhani şeylere karşı kayıtsızlığın artması ve doğaüstü alanla ilgili kimliklerin toplumsal alanda daha az belirleyici role sahip olması beklenmektedir”(121).

Bilimsel gelişmelerin sekülerleşme teorisinin ilk ayağını oluşturduğunu ileri süren beşinci bölümde ise okuyucu önce düşünce tarihi içerisinde kısa bir yolculuğa çıkartılıyor ardından ise bilimin sekülerleşmeye etkisinin doğrudan değil dolaylı bir etki olduğu ortaya konuluyor. “Yani bilim ve din kavga ettikleri için değil, bilimsel gelişmelerin sebep olduğu yeni yaşam koşullarında dine ve diğer doğaüstü anlatılara daha az ihtiyaç duyulduğu için sekülerleşme gerçekleşmektedir” vurgusu yapılıyor. Bunun ardından ise rasyonel düşünce tarzının yaygınlaşması, modern tıbbın gelişimi, doğanın kontrol altına alınması ile internet ve sosyal medyanın ortaya çıkışı(133) alt başlıklarında bilimsel gelişme kısmı daha derinlemesine inceleniyor. Yine kitabı özgün kılan bir diğer husus bu bölümden itibaren okuyucular ile soru-cevap başlığı altında buluşuyor.

Kitabın altıncı bölümü sekülerleşme teorisinin ikinci ayağını oluşturan kapitalizme ayrılmış. Bu bölüme yazar şöyle bir giriş yapıyor: dünya haritasındaki seküler ülkeler incelendiğinde, bu ülkelerin önemli bir çoğunluğunun ortak bir özelliği olduğu görülecektir: Sanayileşme ve serbest piyasa ekonomisi, yani endüstriyel kapitalizm(165). Bu bölümde yazar okuyucuları yine dört ana başlıkla aydınlatmaya çalışıyor. “Ekonomik alanın dinden uzaklaşması ve sekülerleşme, geleneksel aile yapısının dönüşümü ve sekülerleşme, kapitalizm ile artan refah ve sekülerleşme ile devletin küçülmesi ve sekülerleşme”(167). Yazar bu alt bölümde bizlere devletin ekonomik üretim aygıtlarına sahip olması ile birlikte doğaüstü bir takım öğretileri de nasıl empoze etmek için kullanabildiğine ilişkin bilgileri serbest piyasa ekonomisi ve onun uygulamaları ile karşılaştırmak suretiyle aktarma yoluna gidiyor.

Sekülerleşme teorisinin üçüncü ayağını oluşturmakta olan kentleşme olgusu kitabın yedinci bölümünde ele alınmaktadır. “Kentleşme oranının yüksek olduğu ülkeler ya da bölgeler, kırsal kesimlere kıyasla daha sekülerdirler”(193). Yazara göre kentleşme üç noktada sekülerleşme üzerinde etki yaratmaktadır: Mobilizasyon, özel yaşam alanlarının artışı, eğitim olanaklarının artışı(196). “Mobilizasyonun sebep olduğu toplumsal değişimlerden üç tanesinin, sekülerleşme sürecinin de hızlandırıcısı olduğu ifade edilebilir: a)farklı yaşam tarzlarına tahammül etmeyi öğrenme, b)güç odaklarının ya da bilgi kaynaklarının çoklaşarak prestijlerini kaybetmesi, c) kutsal mekanlara olan uzaklığın artması”(200). Çalışmada eğitimin, aynen bilimsel gelişmeler ve kapitalizm gibi, sekülerleşme sürecini doğrudan değil dolaylı bir şekilde hızlandırmakta olduğu belirtilmektedir. Artan eğitim düzeyi ile birlikte üç nokta ön plana çıkmaktadır: yeni toplumsallaşma/sosyalleşme imkanları ve artan evlilik dışı yakınlaşmalar, kadınların iş sahibi olmalarının kolaylaşması ile farklı inançlara, tutumlara ve davranışlara karşı toleranslı hale gelme(220).

Kitabın sekizinci bölümü sekülerleşme teorisinin ne olmadığına ayrılırken bir sonraki bölüm ise diğer teorilerin neler olduğuna ilişkindir. Çalışmayı özgün kılan ve çok ilgi çeken onuncu bölüm ise Türkiye’nin sekülerleşme pratiğine odaklanmaktadır. Yazar kitabın bu bölümünde genel kanının aksine, Türkiye toplumunun gün geçtikçe İslam başta olmak üzere doğaüstü alandan uzaklaştığını, modernleşme sürecinin aynen sekülerleşme teorisinin iddia ettiği gibi Türkiye toplumunun da sekülerleşmesine neden olduğunu iddia etmektedir(263). Bu doğrultuda ilk olarak modernleşen Türkiye’ye ait bir takım sayısal verileri okuyucular ile buluşturmakta ve cumhuriyetin ilk yılları ile günümüz arasındaki farklılıklara dikkat çekmektedir.

Sekülerleşen Türkiye alt bölümünde ise azalan ibadet etme oranları, nikahsız birliktelikler, boşanmalar, azalan çocuk sayısı, Türkiye’nin yeni gerçekliği olarak eşcinsellere yer veriliyor. Bu başlıkların çeşitli alan araştırmalarından elde edilen bulguların yanı sıra medyaya yansıyan haberler ve siyasi açıklamalardan örnekleri de içerisinde barındırmakta olduğunu görmekteyiz. Modernleşme süreciyle etkisi azalan halk inançları, daha kadınsı ve erkeksi kıyafet kodları, İslam’ın azalan etkisi(kanaat önderliğinden devlet memurluğuna imamlar, eskinin temsilcisi alevi dedeler, bebek isimlerindeki dönüşüm) ve diğerleri başlığıaltında Türkiye’de gündelik hayata ilişkin dönüşüm süreci farklı bir perspektif ile okuyucularla buluşturulmaktadır.

Yine bu bölümde seküler söylemin artışı üzerinden konu açıklanmaya çalışılmaktadır. “Söylem noktasında yaşanan bu dönüşüm, İslam’ın daha baskın hale geldiği bir toplum iddiası ile uyuşmamaktadır. Kamuoyunu ilgilendiren tartışmalarda referans kaynağı olarak İslam’ın gün geçtikçe silikleşmesi ve din-dışı söylemin yükselişi, ülkenin yaşadığı sekülerleşme süreci açısından önemli ipuçları sunmaktadır”(303). Medyadaki değişimdikkat çeken örnekler içeren bir alt bölüm olarak okuyucularıyla buluşmayı bekliyor. Zira burası ülkemizin gündelik hayatında yaşadığı dönüşüm üzerinde etkisi oldukça büyük olan bir yer teşkil ediyor. Etkisi azalan Alevilik ve Sünnilik ile karşı argümana yer verilen bölüm siyasal iktidarların din ile olan ilişkisine yönelik açıklamalar ile son buluyor.

Türkiye’de yönetime gelen iktidarların, toplumun din ile kurduğu ilişkiye müdahale etme hakkını kendilerinde gördüğü bir sır değil. Toplumu dinden uzaklaştırmak isteyen ya da dindar nesil yaratmak isteyen iktidarlar, Türkiye siyasi tarihinin parçası durumundadırlar. Yakın gelecekte bu durumun değişme ihtimalinin olduğunu iddia etmek kolay değildir. Ancak siyasi erkin toplumu sekülerleştirme ya da desekülerleştirme çabalarının arzulandığı şekilde sonuçlandığını savunmak kolay değildir. Nasıl ki Cumhuriyetin erken dönem iktidarları istedikleri ‘dinden uzak’ toplum u yaratamadılar ise, aynı şekilde, 2000’li yılların hemen başında iktidara gelen ve dindar nesil yaratma arzusunda olan AK Parti hükümetlerinin arzuladıkları ‘dindar neslin’ ortaya çıktığını iddia etmek de mümkün görünmemektedir. Bu bölümde kullanılan nicel ve nitel akademik çalışmalar ışığında ifade edilebilir ki, sekülerleşme teorisinin iddia ettiği gibi, Türkiye gün geçtikçe modernleşirken, aynı şekilde bu sürece eşlik eden bir sekülerleşme sürecini deneyimlemektedir”(317-318).

Sonuç bölümünde yazar, ülkemizin teknoloji ile yaşadığı büyük dönüşümün etkilerine odaklanmakta ve sosyal medya aracılığı ile bambaşka bir neslin toplumsal hayat içerisinde kendisini var kılmaya başladığını dile getirmektedir. “Yeni kuşaklar kendi cemaatlerinden olmayanları ‘öteki’ olarak görme noktasında eski nesiller kadar istekli görünmemektedirler” (324). Türkiye’nin son on beş yıl içerisinde yaşadığı dönüşüm süreci farklı perspektiften bakanlar açısından sekülerleşmeden çok farklı kavramlarla tartışılmaktadır. “Birincisi, devletin din hassasiyetinin artması ile (laiklikten uzaklaşmasıyla) toplumun da din hassasiyetinin artacağının(desekülerleşme) düşünülmesi. Çünkü Türkiye’nin gün geçtikçe dindarlaştığını iddia edenlerin ortaya koyduğu örnekler, toplumsal dönüşümler ile ilgili olmaktan çok, iktidar sahiplerinin çıkardıkları yasalar ile ilgilidir. İkincisi ise daha önceleri var olan ama toplumsal arenada görünürlükleri kısıtlı olan grupların ortaya çıkışının desekülerleşme ile karıştırılmasıdır”(324-325).

Kitabın on ikinci ve son bölümü ise yirmi sekiz soru ve cevaptan oluşan kısa soru ve cevaplara ayrılmıştır. Televizyon ekranlarındaki tele vaizlerin gündelik hayata ilişkin sorulara verdikleri cevapları düşündüğümüzde, Volkan Ertit’in bu bölüme ilişkin kısa soru ve cevapları daha bir anlamlı görünüm almaktadır. Çünkü ekranlardaki insanlarımızın sordukları soruları ve onlara verilen cevapları hatırladığımızda aslında bir nevi insanlarımızın gündelik hayatlarına ilişkin olarak kendilerine yol gösterilmesini ve bir anlamda yaptıklarına ilişkin onay beklediklerini görmekteyiz. Burada da yazar kendisine çeşitli konferans ve sempozyumlarda sorular soruları kitabın kavramsallaştırmaları çerçevesinde bir nevi ufuk açıcı bir biçimde kullanma yoluna gitmektedir.

Kitabı özgün kılan husus ise hiç kuşkusuz yazarın son derece akıcı bir dil kullanmış olmasının yanı sıra okuyucuları anlaşılır örneklerle kitabın içerisine dahil etmeyi çok ama çok iyi becerebilmiş olmasıdır. Son derece karmaşık gibi görünen bir konunun farklı bakış açıları üzerinden ne olduğu kadar ne olmadığı ile anlatılmasının yanı sıra farklı soru ve cevaplarla bilgilerin her daim taze tutulması da önem arz etmektedir. Bilimsel bir çalışmanın nasıl bir seyir izlemesi gerektiğini ve ideolojik yaklaşımlara mesafeli durmayı nasıl becerebildiğini de yine kitabı okuduğunuzda çok daha iyi kavramış olacaksınız.

Kaynak: T24 

Yayın Tarihi 2019-01-11

ISBN 6059823425
Baskı Sayısı 1. Baskı
Dil TÜRKÇE
Sayfa Sayısı 432
Cilt Tipi Karton Kapak
Kağıt Cinsi Kitap Kağıdı
Boyut 13 x 19 cm

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları