Savaş Ekonomisi*


Bu yazıda İkinci Dünya Savaşı’nın dünya ekonomisine etkisini inceleyeceğim. Önce savaş öncesi, ardından savaş süresince ve en son da savaş sonrası durumla ilgileneceğim. Burada ilk ve son kısımları son on yıl gibi bir süreyle kısıtlayacağımı da bildirmek isterim. Ancak bu incelemeleri yapmadan önce Keynes’in savaş ve ekonomi ilişkisine dair İkinci Dünya Savaşı ve Büyük Buhran özelinde argümanlarını gözden geçireceğim ve bu argümanların geçerli olup olmadıklarına bakacağım. Sonuç olarak Keynes’in teknik anlamda haklı olduğu, yani İkinci Dünya Savaşı’nın gerçekten de ekonomik sorunlara çözüm bulduğu ve Büyük Buhranın etkilerini yok etiği sonucuna varacağım. Zaman ve yer tasarrufu için bu incelemeyi yalnızca Amerika üzerinden götüreceğim. Genel hatlarıyla batı Avrupa’ya benzediği ve lider ekonomik güç olduğu için bu kısıtlamanın incelemeye bir zararı olmayacağına inanıyorum

Keynes’in Savaş ve Ekonomi Teorisi

Bu yüzden toparlanma sürecinde önemli bir etken olarak devletin ekonomiye müdahalesine, ancak yalnızca borçlarla yapacağı ve vergilendirmelere başvurmayacağı şekliyle bir ekonomik müdahalenin önemini vurguluyorum. Başka hiçbir politika bunun kadar etkili olamaz. Piyasadaki iyileşme zamanlarında sınırlandırılmamış kredi desteği ve yatırımcıların heyecanı bazı spekülasyonlara sebep olabilir. Bu da yükselen fiyatlarla birlikte devletin borç almasını zorunlu bir hale getirir. Siz, Başkan eğer ki refahı korumak gibi bir görev üstleniyorsanız bu yöntem, yani savaş ye yıkım belki de krizinize çözüm olabilir.

Bu Keynes’in Başkan Roosvelt’e yazdığı, 1933 tarihli bir mektuptur. Görüldüğü üzere devletin ekonomiye bilfiil müdahil oluşunu savunan Keynes bunu bir aşama daha ileri götürerek savaşın yararlı bir eylem olabileceğini iddia ediyor. Bunun altındaki sebeplere bakmak istiyorum.

Keynes’in belki de bu denli ünlü olmasını sağlayan ana olay Büyük Buhrandır. Bunun etkileri piyasalardaki durgunlaşma ve krizle açıklanabilir. Zaten ileriki bölümlerde buna detaylıca değiniyor olacağım. Bu yüzden bildiğimiz üzere Keynes devletin “gerekirse kuyu kazdırtmalı ve gerekirse bu kuyuları doldurtmalıdır” (Keynes, 1936) şeklinde bir tutum sergilediğini biliyoruz.

Bu fikrin altında yatan temel güdü işsizliğin giderilmesidir. Yani eğer insanların cebinde para olursa bu durumda ekonomik durgunluk yok olacaktır. Yani, işsizlik giderilmelidir. Zira işsizlik özel sektör elinde artabilmektedir. Arttığında da ekonomi görüldüğü gibi krize sürüklenmektedir. Böylece Keynes işsizliğin giderilmesinin ilk öncelik olduğunu söyler.

Ardından dokunduğu nokta birikimler ve banka yatırımları üzerine. Yüksek faiz oranlarının “resesyone sebep olması yalnızca onların bir özelliğiyken asıl önemli olan onun insanların paralarını sirkülasyona sokmaktan korkutmasıdır” (Keynes, Para Üzerine, 1930) diyen Keynes belki de faiz oranları ile ilgili güzel bir özet yapmaktadır. Bu tutumun Amerika’da benimsendiğini ileriki bölümlerde göreceğiz.

Keynes’in teorisiyle ilgili son nokta üretim noktasıdır. Keynes, üretim yapan bir ülkenin güçlü bir ülke olacağını ve paranın piyasada serbestçe dolaşmasıyla refahın artacağını savunmaktadır. Burada önemli noktalardan biri refah vurgusudur. Eğer üretim artarsa insanlar iş sahibi olacaklardır, aynı zamanda faizler de düşükse insanlar bir şeyler satın almaya başlayacaktır çünkü enflasyon düşecektir. Bu durumda da refah artacak ve Keynes’in basitçe çözüm üretmeye çalıştığı Büyük Buhran çözülecektir.

İşte tam olarak da bu yüzden Keynes Roosevelt’e şahsen bir mektup kaleme almıştır. İşte bu yüzden o mektupta savaşın bir çözüm olduğuna dair imalar vardır. Bunun sebebi açıktır zira Keynes’in devletten beklediği her şeyi savaş zaten doğal olarak sağlamaktadır.

Savaş durumlarında işsizlik düşmektedir. Bu neredeyse kesin bir yargıdır. Zira herkes askere alınacağından ya da savaş için mermi, tank gibi şeyler gerekeceğinden işsizlik ister istemez azalacaktır. Böylelikle ilk durum sağlanmaktadır.

İkinci olarak faizler savaş ortamında düşecektir. Bankalar savaş olduğu zamanlarda ortada bir güvensizlik ortamı olduğu için faizlerini düşük tutacaktırlar. Bunun sebebi genel anlamda öngörülemez risk almanın bankaların doğasına karşı oluşundandır. Krediler verilmeyecek ya da düşürülecek, faizlerse benzer şekilde minimal düzeylerde tutulacaktır. Yani Keynes’in ikinci istediği durum da savaş sırasında sağlanmaktadır.

Son olarak üretim savaş sırasında zorunlu olarak artacaktır. Zira az önce de bahsettiğim gibi mermi, tank, tüfek, top ve bunun gibi onlarca şey o sırada ülkenin birincil ihtiyacı olacaktır. Bunlar için sanayi ve fabrikalar gerekir, yani dolayısıyla da üretim gerekir. Buna alternatif dışarıdan satın almak olabilir, ancak bunun da sürdürülebilir olmadığı düşünülürse üretim tek yoldur ve Keynes’in istediği de budur.

Öyleyse Keynes savaşları kriz çözen şeyler, üretimi canlandıran, faizleri düşüren, işsizliği yok eden olaylar olarak görmektedir. Yani Keynes için savaş ekonomiyi geliştirir ve ekonomiyi canlandırır. Bu yüzden Keynes Roosvelt’e o mektubu yazmıştır.

İkinci Dünya Savaşı

Amerika Birleşik Devletleri için İkinci Dünya Savaşı ve ekonomi başlıca üç kısımda incelenebilir. Bu kısımlardan ilki Savaş öncesi dönem, ikincisi savaş sırası dönem ve üçüncüsü de savaş sonrası dönemdir.

Savaş Öncesi Amerika Birleşik Devletleri

İkinci Dünya Savaşı öncesinde Amerika Büyük Buhran adını verdiğimiz bir krizden sürecinden geçmektedir. Bu krizle ilgili gayri safi milli hasılat ve işsizlik oranlarına kısaca bir göz atmak istiyorum. Sanayi üretimi Amerika’da yüzde kırk altı, toptan satış fiyatları yüzde otuz altı, dış ticaret yüzde yetmiş oranında azalmış, işsizlikse bunların aksine yüzde altı yüz yedi oranında artmıştır. (Blum, Rondo, & Barnes, 1970) Bu veriler göz önüne alındığında kesinlikle ortada bir sorun olduğu görülecektir. Bu duruma resesyon adını vermekteyiz.            Görüleceği üzere 1929 ve 1939 arası süreç karartılmıştır. Bu aralık Büyük Buhrandır. 1929 yılında Kara Salı adını verdiğimiz bir gün başlayan ve ardındaki on yıl boyunca devam eden bu süreç  “Amerika’da kendini dört ana noktada göstermektedir”, bunlar sanayi üretimi, toptan satış fiyatları, dış ticaret ve işsizlik oranlarıdır” (Friedman & Schwartz, 1963). Bunlarla birlikte şüphesiz GSYH ve dolar kuruna bağlı olarak borsa da önemli faktörlerdir. Ne var ki monetarist yaklaşım bunları göstergeden çok sebep olarak ele almaktadır.

Resesyon ekonominin işlerliğini yitirmesinden dolayı oluşmakta ve az önce bahsedilen kriterlerde etki göstermektedir. Sonuç olarak Büyük Buhran da bir çeşit resesyondur, ancak belki de tarihteki en önemlisidir, zira Amerika başta tüm dünya ekonomilerini derinden etkilemiştir. Bunun etkilerini görebilmek için Dow Jones Sanayi Endeksi’ne bir göz atmak yerinde olacaktır.


Burada bahsedilmesi gereken bir kaç ana önemli nokta vardır. Bunlar tarihsel olaylardır. Bildiğimiz üzere Amerika iki dünya savaşı arası dönemde Avrupa’nın kreditörlüğünü üstlenmektedir, ancak bu Soğuk Savaş dönemi kadar kesin ve resmi bir rol değildir. Ne var ki Amerika’nın kredi sağlama ve yatırım yapma gibi faaliyetleri Avrupa ekonomilerinin savaş ekonomisinden kurtulmasına yardımcı olmaktadır. Yardım yapılan ülkelerden belki de en önemlilerinden biri Almanya’dır. Az sonra Almanya’ya da göz atacağım için şimdilik geçiyorum.
            Açık renkle belirtilmiş kısım Büyük Buhranın yaşandığı bölümdür. Burada keskin bir düşüş göze çarpmaktadır. Bu düşüşün kesinlikle bir belirti olduğu tıpkı GSYH gibi açıktır. Ne var ki bu ve az önceki monetarist yaklaşımların yalnızca belirtileri açığa çıkardığını görüyoruz. Şimdi bir de bu resesyonun altında yatan sebeplere bakmak istiyorum

Bu kreditörlük ardından Amerika tüm borçlarını dolar cinsinden ödenmesini talep etmektedir. Yani, altın ya da gümüş gibi madenler ya da döviz yerine kendi para cinsinden alacaklarını istemektedir. Bu durumun doğal bir sonucu olarak uluslararası alanda dolar değişimlerin temel alındığı şey haline gelmiştir. Örneğin Alman Reichenmark’ının değeri dolar alabilirliği üzerinden ölçülmektedir. Bundan öncesinde aynı parite altın alabilirlik üzerinden sabitlenmekteydi. Bu değişim beraberinden doların aşırı önem kazanması ve güvenilirliğini sağlamasıyla eş güdümlüdür. Yani bu durumun tek bir anlamı olabilir, o da başta Avrupa olmak üzere tüm dünyanın dolara canını emanet ettiğidir.

İşte Büyük Buhranın tetikleyicilerinden biri 1929 yılında İngiltere’nin dolar yerine altına geri dönmeye karar vermesiyle olmuştur. Bu ani ve beklenmedik karar dolara ve güvenilirliğine ani bir darbe vurmuştur ve dolar pound paritesi 4.18 üzerinden sabitlenmiştir. Yani, bir İngiliz poundu neredeyse dört buçuk dolar alabilecek hale gelmiştir. Bu ani gelişme tepkisiz kalmamıştır. Amerikan borsaları satışa geçmiştir ve ksıa süre içinde piyasada kağıt satın alabilecek kimse kalmamıştır. Yatırımcı piyasadan çekilmiş ve bu da bir yıldan kısa bir süre içinde borsanın krize ve ardından da resesyona girmesine yol açmıştır.

Ancak ve ancak yalnız bu sebep, yani İngiliz poundunun dolar yerine altın üzerinden sabitlenmesi tüm dünyayı krize sokmaya yeterli değildir. Yanı sıra faiz oranları ve balon etkisi dediğimiz önemli bir şey daha etkindir.

Balon etkisi ekonominin aşırı büyümesi ve bu büyüme dolayısıyla faiz oranlarının artmasını açıklar. Büyüme genellikle sanayi üretimiyle eş güdümlüdür. Yani ülke hızlı bir şekilde üretim yapmıştır, ardından bollaşan ürünler fiyatların düşmesine sebep olmuştur, büyümeye bağlı olarak bankacılık gelişmiş ve faiz oranları artmıştır. İşte tam da bu sırada insanlar bir şeyler satın almak yerine paralarını yüksek faizle bankaya yatırmayı tercih etmektedirler. Tercihlerinin sebebi basittir. İki seçenek vardır: (A) bir şeyler satın alıp paralarını değerlendirebilirler ya da (B) paralarını bankaya yatırarak gelir sağlayabilirler. Fiyatların her geçen gün düştüğünü de göz önüne alırsak ortalama bir tüketici bugün bir şey satın almak ve yarın almak arasında tabii ki yarın almayı seçecektir ve satın almayı olabildiğince erteleyip parasını bankada değerlendirecektir. Bu tercihleri piyasada sirkülasyonda olan paranın azalmasına sebep olur. Sirkülasyondaki para azaldığında da bankalar artık faizi ödeyemez hale gelirler çünkü artık reel bir gelir ortadan kalkar. Bunun sebebi üretimin azalmasıdır. Üretim azalacaktır zira artık satış yapılacak bir alıcı ya da tüketici kalmamıştır ortada. Bu durumda da üretim düşecek, üretimin düşmesiyle işsizlik artacak, toptan satış fiyatları düşecek ve dış ticaret negatif yönde artacaktır. Aynı şekilde artık reel gelir edinemeyen bankalar yavaş yavaş iflaslarını açıklamaya başlayacaklardır. (Keynes, İstihdam, Faiz ve Paranın Genel Teorisi, 1936)

İşte Büyük Buhran tam da bu şekilde olmuştur. Yani büyüme balonu sonunda patlamıştır. Lord Kenyes bu duruma yukarıdaki açıklamayı getirmektedir. Yani toplan talebin toplan arzdan çok aşağıda olması bir şekilde ekonominin çökmesine sebep olmaktadır. Bu durumda Keynes’in yapacağı şey açıktır: Savaş çağırısı!

Savaş Sırasında Amerika Birleşik Devletleri

İkinci Dünya Savaşı başladığında Amerika hemen savaşa girmemiştir. Bunun yerine uzun bir süre savaşa hazırlık evresi geçirmiştir. Bu evrede miltarist Keynesçilik adını verdiğimiz bir politika izlemektedir Roosevelt. Bunlarla ilgili bazı verilere bakmak istiyorum.

Bu hazırlıkların yanısıra Roosevelt hükumetinin yaptığı başka yatırımlar da vardır. Bunlar başta Savaş Üretim Kurulu [War Production Board] ve Seferberlik Bürosu [Office for War Mobilisation] gibi kuruluşlardır. Bunların başlıca iki amacı vardır: Büyük Buhranın etkilerini yok etmek. Yani, işsizliki azaltmak ve üretimi canlandırmak. Bri anlamda Keynes’in büyük bir ironiyle söyleği gibi devlet kuyu kazdırmakta ve ardından bunları doldutmaktadır. Yani, önce insanlara silah ürettirmekte ardından da bu üretilen silahları insanların eline verip onları savaşa göndermektedir. Bu sayede işsizlik savaş sonunda yüzde bir oranlarına düşmektedir. İşsizlikle ilgili şu tabloya da bakmak isiyorum.            Bu tablo aslında anlatılabilecek her şeyi açıkça özetlemektedir. Savunma giderleri, yani takn, tüfek, mermi ve buna benzer bir çok gider yüksek oranlarla devlet harcamalarını kapsamaktadır. Benzer şekilde gayri safi yurtiçi hasılanın da önemli bir gider kalemini oluşturur hale gelmektedir. Bu yatırımlar ve hazırlıklar Amerika’nın savaşa girmeye istekli olduğunu, en azından Keynes’in önerisine kulak verdiğini gösterir niteliktedir. Bu sürede ekonomik anlamda dikkat çeken bir diğer nokta da vergilendirmelerdir. Roosevelt Hükumeti milli savunma tahvillerini piyasaya sürmüş ve bu sayede büyük miktarda para kazanmayı başarmıştır. Bu oran neredeyse GYSH’nın yüzde yirmi üçüne denktir. Benzer şekilde vergilendirme bağlamında gelir vergileri yüzde yirmiye yakın oranlara çıkarılmıştır. Tahvillerin ve vergilendirmelerin iki şekilde işe yaramıştır. Öncelikle tüketicilerin para biriktirmesine engel olmuştur, bu durumda da faizlerin de düşük olmasıyla birlikte yatırım yapmak yerine satın almak tercih edilebilri bir hale gelmiştir. İkinci olarak devletin hazinedeki birikimi artmış ve bu sayede başka yatırımlar da yapılabilir hale gelmiştir.            Görüldüğü gibi işsizlikte gözle görülür bir azalma vardır. Amerika için savaşın başlamasından dahi önce yüzde yirmilere ulaşan işsizlik sekizlere düşürülmüş, savaşın sonundaysa bu oran yüzde ikiye yaklaşmaktadır. Bu durumda söylenebilecek şeylerden biri İkinci Dünya Savaşı’nın Amerikan ekonomisini canlandırdığıdır.

Üretim bazında şu tabloya bakmak istiyorum. Bu sayede aslında ham madde ve sanayi ürünleri üzerine yapılan yatırımlar ve sonuçları daha net bir şekilde görülecektir. Bu tablo başlıca üretim rakamlarını içermektedir.

III. Savaş Sonrası Amerika Birleşik Devletleri
Sonuç olarak söylenebilir ki Amerika gerçekten de Lord Keynes’in önerisini dinlemesi sayesinde büyümesini sağlamıştır ve resesyondan kurtulmuştur.
   Görüldüğü gibi üretim sürekli olarak ve yüksek oranlarda atmaktadır. Belki de bu üretim gücü sayesinde Amerika İkinci Dünya Savaşından galip olarak çıkmayı başarmış ve aynı zamanda da ekonomisini iyileştirmiştir. Bu üretim tekrar söylediğim gibi Büyük Buhranın çözülmesine ve iş döngülerinin canlanmasına, piyasaya reel bir gelirin girmesine, talebin arza yetişmesine olanak sağlamıştır.

Savaş sonrası Amerika’ya bakıldığında karşımıza çıkan en önemli şey Savaş Sonrası Patlama [Post-war boom] adını verdiğimiz gelişme ve gelişmeler bütünüdür. Bu süreç yaklaşık olarak atmışların ortasına hatta kimi anlamlarda yetmişlerin başına kadar sürmektedir. Amerikan kapitalizminin altın çağı olarak da adlandırılmaktadır. Tıpkı az önce kullandığımız kriterler gibi gari safi milli hasılat ve üretim bu noktada bakacağımız şeylerin başında gelir.

Bu anlamda sektörlerin toplam kar oranlarına bakmak yararlı bir uğraştır kanımca.

Görüldüğü gibi savaşın sonundan atmışların ortasına kadar yüksek bir seyir görülmektedir. Tam olarak savaşın bitişindeki yüksek kar oranının temel iki sebebi vardır. İlki savaş süresince yapılan yatırımların geri dönüşlerinin alınması, yani az önce bahsettiğim Sivil Savunma Tahvüllerinin geri ödenmesi ve aynı zamanda savaşın bitişiyle bir çok anlamda şektörel gelişmelere açık bir ekonominin ortaya çıkması.

Özel sektör kar oranlarının bu denli yüksek olması ve bu yüksek seyirini belirli bir ölçüde düşüşe rağmen koruyor olması (yüzde ellilerden yüzde otuz beşlere kadar bir düşüş görülmektedir) bize bir şeyi çağırıştırmalıdır. O da Keynes’in önerdiğinin aksine devlet eliyle yatırım ve üretim yapılmasındansa özel sektörün bir anlamda ekonomiyi ele aldığıdır. Bu doğru bir yorumdur. Zira Büyük Buhran ve İkinci Dünya Savaşı süresince ekonomiye bilfiil müdahil olan devlet savaştan sonra bu müdahalelerini gözle görülür ölçüde azaltmış ve bunu bir anlamda kısıtlamıştır. Bu kısıtlamalar devletin fabrika açmaktan vazgeçip fabrika açılmasını desteklemeye başlamasıyla özetlenebilir.

Amerikan kapitalizminin altın çağının başlarında izlenen ilk politikalardan biri ki yeni seçilen Eisenhower hükumeti bu politikanın mimarıdır Ekonomi Danışmanları Kurulunun kurulması ve Keynesçi politikaları desteklemesidir. Bu kurul yıllık olarak Başkan’a ekonomi üzerine raporlar ve bu raporlar ışığında öneriler sunmaktadır. Belirli aralıklarla değişen yirmi akademisyen ve üç istatistikçinin oluşturduğu kurul “Eisenhower hükumetine ve ardıllarına başarıyla hizmet etmiştir. Kurul 1946 yılında kurulmuş ve kuruluş amacı savaş sonrası büyümenin sağlanması olmuştur. Halkalı [cyclical] Model adını verdikleri bu büyüme modeli başlıca üretime odaklanmakta ve devlet teşviğini benimsemektedir” (Brazelton, 2001). Halkalı ya da dönüşlü model paranın bir sirkülasyonda olmasını desteklemektedir. Yani basit bir örnek olarak çiftçi buğday üretmeli, bunun aracılara satıp para kazanmalı; aracı satın aldığı buğdayı fabrikaya vererek para kazanmalı; fabrika ekmek üretmeli ve onu markete satmalı, para kazanmalı; çiftçi, aracı ve fabrikadaki işçiler de marketten ekmek almalı ve markete para kazandırmalıdır. Bu örnekte aslında toplamdaki para aynı olsa da sürekli bir dönüşüm ve dolaşım olduğu için reel gelir artmaktadır. Bu tıpkı Keynes’in önerdiği modeldir, tıpkı yukarıda anlattığım modeldir. Ancak bu model ilk kez başarıyla uygulanabilmektedir. Savaş sırasında bunun yapılması pek de olanaklı değildir.

Bu model uyarınca üretim araçları olan kapital, toprak, iş gücü ve yatırımcı aynı anda kar sağlayabilmektedir. Ne var ki az önce anlatılan modele göre yalnızca yatırımcılar ve kapital sahipleri kazanmaktadır. Şüphesiz bu süreç içinde olan bir diğer gelişme ve dolaylı olarak oluşmuş bir politika da işçi örgütleri ve sendikalardır.

1950 yılına gelindiğinde Amerika’da sendikalaşma neredeyse tavan yapmıştır. Bununla ilgili şu grafiğe göz atmak istiyorum. Bu grafikte [her ne kadar açık olmasa da] bizim ilgimiz dahilinde olan kısım alttaki doğrudur. Bu sendikalı işçi sayısının toplam işçi sayısına oranıdır. 1950’ye kadar bir artış ve 1950’den sonra da bir düşüş göstermektedir.

Görüldüğü gibi tarihi bir zirve görülmektedir. Bu zirve her ne kadar düşük olsa da (yüzde otuz beş gibi) Amerika özelinde yüksek bir orandır. Bu durumun sonucu savaş öncesinde yürürlükte olan ve işçi karşıtı olan yasaların savaş sırasında yürürlükten kaldırılmasıdır. Bu hamlenin sebebiyse açıktır. Savaş sırasında iş gücüne ihtiyaç arttığı için ve halkın çalışmaya teşviki için böyle bir politika izlenmiştir. Bu sayede de sendikalaşma oranı artmış ve belki de Amerikan kapitalizminin altın çağını altın çağ yapan bir özellik kazandırmıştır: Düzenli bir gelir artışı. Altın çağda üst sınıf da, alt sınıf da, orta sınıf da belirli ve neredeyse eş bir oranda gelir artışı yaşamıştır.

Şimdi de üretim ve iş alanlarına bakmak istiyorum. Yani savaş sonrasında üretimin ve gelirin artmasını sağlayan şeylere! Bunlardan ilki inşaattır, ikincisi sanayi ve üçüncüsü bankacılık ve finanstır.

Savaş sonrası Amerika’sında yeni kentlerin kurulduğuna şahit olmaktayız. Bu inşaat sektörünün gelişmesine sebep olmuştur. Bildiğimiz üzere inşaat hem işsizliği azaltma hem de büyümeyi arttırma anlamında belki de en etkili sektördür. Bunun sebebi çok aşamalı ve sürekli olmasıdır. Örneğin inşaat yapılması için önce üst sınıftan kapital sahibi bir yatırımcı gerekir, ardından yasal işlemler halledilecektir, bunun için orta sınıf bürokratlar gerekir, ardından inşaata başlamak için mühendisler lazımdır, bundan sonar inşaata başlandığında yüksek miktarda işçi, amele ve alt sınıf çalışan gerekir, sonrasında bina yapıldıktan sonra orta sınıf mimarlar ve iç mimarlar gerekir, sonunda da bu yapılan evler orta sınıfa ya da alt sınıfa satılacaktır. Bu sırada sanıyorum her sınıftan gelir grubunu iş sahibi yapmış ve para kazandırmış olduk. İşte tam da bu sayede işsizlik azalacak, gelir ve büyüme artacaktır.

Fakat bu kentleşme ihtiyacının temelinde yatan sebep ilginçtir. Keynesçi Ekonomik Danışmanlar Kurulu yatırımı desteklemenin yanı sıra nüfus artışını da teşvik etmiştir. Bu sayede Bebek Patlaması [baby boom] adını verdiğimiz bir sürece girilmiştir ve bu bebekler büyüdükçe şehirleşme, eğitim, altyapı, sağlık ve benzeri bir çok alanda gereksinimler oluşmuştur. Bu gereksinimler özel sektör tarafından karşılanmıştır zira bu alanlar gayet karlı yatırım alanladır. Bu sayede büyüme de sağlanmıştır, tıpkı anlattığım gibi.

Bu doğrultuda sanayi ve finans ve bankacılık da gelişmiştir. Devlet desteğiyle yapılan yatırımlar tarım sanayi ve ağır metal sanayi gibi alanlara odaklanmış ve bir anlamda Soğuk Savaş dönemi için askeri bir hazırlık dönemi geçirilmiştir. Bu sayede tıpkı savaş varmışçasına Amerikan fabrikaları silah üretmeye devam etmiştir, bu süreç içinde silah lobileri de güç kazanmıştır. Üretimin ardından da insanlar zenginleştiği için borsa ve bankacılık gibi kar üzerinden kar elde etmeye dayalı sektörler güçlenmiş ve günümüz Amerika’sının temelleri atılmıştır. Bu sayede Büyük Buhran zamanında çöken Wall Street toparlanmış ve Amerika tekrar uluslararası kreditörlük rolünü üstlenmiştir.

Soğuk Savaşa bir anlamda zemin hazırlayan Truman Doktrini 1947 yılında ilan edilmiş ve Marshall Yardımları’yla kendini devam ettirmiştir. Bu uluslararası hamlelerin amacı Avrupa’nın savaş yaralarını sarmak ve doları tıpkı eskisi gibi ana para birimi haline getirmek ve güvenilirliğini sağlamak ve satın alma gücü kuvvetli pazarlar oluşturmaktır, sosyal hedeflerin yanı sıra. Bunlarda başarılı olmuştur ki Avrupa kısa sürede kendini toparlamış ve Amerika için bir Pazar oluşturmayı başarmıştır. Bu uluslararası ilişkiler Amerikan ekonomisi için şüphesiz çok değerlidir.

Sonuç

Amerikan ekonomisini İkinci Dünya Savaşı bağlamında üç aşamada inceledim. Bu aşamalardan ilki savaş öncesi dönemdi. Bu döneme damgasını vuran olay Büyük Buhrandı. Önce Büyük Buhranın belirtilerini ardından da altına yatan sebepleri araştırdım. Belirtileri milli gelir, üretim gibi kalemlerdeki düşüş ve işsizlikteki artıştı. Sebepleriyse faizlerin yüksek oluşu, İngiltere’nin dolar karşısında altını tercih etmesi gibi şeylerdi.

İkinci kısımda savaş sırasında Amerikan ekonomisi inceledim. Bu sırada işsizlik ve büyümenin arttığına dair veriler kullandım. Bunların sebebi ağır sanayi ve silah sanayinin gelişmesiydi. İşsizlikle ilgili de askere alımlar ve işçi gereksinimi önem kazanmıştı.

Üçüncü ve son aşamada da savaş sonrası Amerikan ekonomisini inceledim. Burada dikkat çeken şeyler üretimin arttırılması ve bu sayede gelir artışı yönündeydi. Bu sırada uygulanan bazı politikalardan bahsettim, bunlar Ekonomik Danışmanlar Kurulu ve devlet teşvikleriyle ilgiliydi. Sonuç olarak gelir dağılımının eşit bir şekilde arttığı ve bu sayede de Amerikan kapitalizminin altın çağının yaşandığı sonucuna vardım.

Tüm bu incelemelerimiyse Lord Keynes’in savaş ve ekonomi teorisi üzerinden temellendirdim. Tıpkı Keynes’in dediği gibi savaş belki de durgunluğu ve resesyonu çözmeye kadirdir. Hatta Büyük Buhranı çözebilecek tek şey belki de İkinci Dünya Savaşı gibi büyük çaplı bir üretim gerektiren bir olaydır. Şüphesiz bu doğrudur. Ancak bu sonuca varmakla birlikte ortaya çıkan tablonun silah ve tank üreterek büyüyen, insanları askere alarak işsizliği azaltan ve savaşı kazanarak para birimine güven sağlayan bir ülke tablosu olduğunu hatırlatmak isterim. Belki de tıpkı Hayek’in dediği gibidir durum. “Evet, büyüyor olabiliriz ama yiyecek ekmeğimiz bile yok.” (Hayek, 1944) Bu durumda ekonomik büyümenin ne denli değerli olduğu ve Büyük Buhranı çözmüş olsa bile İkinci Dünya Savaşını yıkım yerine refah yaratan bir olay olarak görmenin haklı temelleri olduğu konusunda şüpheliyim.


Kaynakça

Blum, J., Rondo, C., & Barnes, T. (1970). The European world: A history. Boston: Little,

Brown and Company.

Brazelton, R. (2001). Amerikan Ekonomik Politikasını Şekillendirmek. New York: Palgrave

Yayınları.

Friedman, M., & Schwartz, A. J. (1963). A Monetary History of the United States 1867–1960.

New York: Princeton Üniversitesi Yayınları.

Hayek, F. v. (1944). A Road to Serfdom. Londra: Roulette Yayınları.

Keynes, J. M. (1936). İstihdam, Faiz ve Paranın Genel Teorisi. Londra: Macmillan.

Keynes, J. M. (1930). Para Üzerine. Londra.

[*] Yazının kaynakçası yalnızca direkt alıntılanmış kaynakları içermektedir. Tüm figürler, tablolar ve grafikler, uygulanan politikalara yapılan doğrudan ve dolaylı referanslar Amerikan İstatistik Kurumu ya da ilgili kurumun ya da Beyaz Saray’ın tarihçesina dair kaynaklarından alınmıştır.

İ. Barış GEDİZLİOĞLU
Latest posts by İ. Barış GEDİZLİOĞLU (see all)