Neoliberal Otoriterleşme, Devletin Şirketleşmesi ya da Şirket-Devlet: Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi*

Yirminci yüzyılın son çeyreğinde ekonomik ve siyasi krize karşı “çözüm” olarak sunulan neoliberalizm ve neoliberal politikalar doğrultusunda toplumsal, siyasal, ekonomik alanlarda yaşanan hızlı ve muazzam bir dönüşüme tanıklık ediyoruz. Bütün kapitalist ülkelerde devlet eliyle sunulan kamusal hizmet alanları dahil olmak üzere emeğin bütün varlık alanlarında ve bütün kazanılmış haklarında “kamu yönetimi reformları” adı altında yapılan düzenlemelerle topyekun bir gerileme yaşanırken; bu gerilemeye neoliberal otoriterleşme, devletin dönüşümü ve teknokratik yönetimlerin yükselişi eşlik ediyor. Bu yazıda Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemini neoliberal otoriterleşme ve devlet aygıtının şirketleşmesi bağlamında incelemeyi amaçlıyoruz.

Ana akım kamu yönetimi yazınında devlet kavrayışı

Kapitalist ülkelerde siyasal rejimin neoliberal otoriterleşmesine devletin yapısal (örgütsel görünümü/iç mimarisi) ve işlevsel (kamu politikalarının belirlenmesi ve yürütülmesi) yönüyle yeniden yapılanması eşlik ediyor. Anaakım kamu yönetimi yazınında devletin yeniden yapılanmasını inceleyen çalışmalarda dikkati çeken şey, kamu yönetiminde değişime odaklanılarak devlet biçimindeki dönüşümün, yeni kamu işletmeciliği (YKİ) reformları olarak nitelenen “kamu yönetimi reformu”na indirgenmesidir. Bu noktada işaret etmemiz gereken sorun, kamu yönetimi sisteminin devlet biçiminin bir yönü olarak görülmemesi; devlet aygıtının doğrudan kamu yönetimine indirgenmesidir. Bu sorunlu yaklaşımın disipline başından bu yana hakim olduğunu söyleyebiliriz.

Kamu yönetimi teorileri, devlet konusuna ve devlet tartışmalarına nadiren odaklanırlar ya da görmezden gelirler. Disiplinin tarihsel evrimi üzerine yapılan çalışmalar devletin, genel olarak “aldatıcı, içi boş bir gösterge, olmayan bir varlık” olarak değerlendirildiğini ortaya koyuyor. Devlet (state), yönetim/kamu yönetimi (government) ve bürokrasi (bureaucracy) kavramları arasında kurulan sorunlu ilişkilendirme yoluyla devlet analiz dışına atılır. Devlet yerine ısrarla yönetim/kamu yönetimi, yönetim/kamu yönetimi yerine de bürokrasi kavramının kullanılması genel bir eğilimdir. Başka bir deyişle, bürokrasi, kamu yönetiminin yerine ikame edilirken kamu yönetimi de devletin yerine konulur. Kavramların bu şekilde yanlış ikame edilmesinin mantıki sonucunda kamu yönetiminin devlet olduğu yanılsaması yaratılır ve böylelikle devlet biçiminin kapsamlı bir analizine en başından kapılar kapatılır (Harney, 2006; Baltodano, 1997).

Marx’tan günümüze kapitalist devlet üzerine yapılan eleştirel tartışmaları dışlayan; kapitalist toplumsal ilişkilerin ve sermaye birikiminin yeniden üretiminde devletin rolüne yönelik bütünlüklü analizlere alan açmayan (Nickel, 2008; Baltodano, 1997) kamu yönetimi yaklaşımlarına tarih ve toplum üstü, araçsal, iradeci, dar görüşlü ve devlet merkezli bir bakış açısı hakimdir. Bu nitelikler tarihsel ve toplumsal değişim ile kamu yönetimi sistemindeki değişimler arasındaki ilişkinin ortaya konulmasını olanaksızlaştırır. Kapitalist toplumsal örgütlenmenin ayırt edici özelliği ve doğal bir sonucu olan ekonomi ve siyaset arasındaki; siyasal alanda da yönetim ve siyaset arasındaki biçimsel ayrımlar doğal ve verili bir gerçeklik olarak kabul edilir. Böylelikle kapitalist toplumsal formasyona özgü bir yönetim ilişkisi olan bürokrasi de siyaset dışı, nesnel, yansız ve homojen bir olgu olarak kavranır. Bürokrasinin teknik bir araç olduğu varsayımı, gerçekliğin olduğu gibi kabul edilmesine dayanır. Yönetim aygıtı ve bürokrasiyi verili ana, o anki konjonktüre donduran bu bakış açısının son dönemin yeni kamu işletmeciliği (YKİ), yönetişim, post-bürokrasi, post-YKİ, ortaklaşa yönetim, bütünleşik yönetim, kamu değeri yönetimi, dijital çağ yönetişimi gibi çeşitlenen yaklaşımlarına da hakim olduğu görülüyor. Hem toplumun ana bileşeni olup hem de bu toplum tarafından reddedilen emek, canlı emektir. Kapitalist toplumda devleti var eden emek-gücü olduğu halde devlet onu reddederek yok sayar. Bu reddedişe kamu yönetimi kuramcıları da destek çıkar. Liberal kuramın devletin nesnel ve tarafsız olması gerektiği önermesi veri kabul edilerek benimsenir; kamu yönetimi ve bürokrasi gerçekliği de bunun üzerinden analiz edilmeye çalışılır. Kamu yönetimi ve bürokrasi bir araç olarak kabul edildiği ölçüde üretilen bilgi de “sorun çözme odaklı” olmaktadır. Devlet meşru bir aktör olarak değerlendirilince devletin “şeyleşmesi” de kolaylaşır. Kamu yönetimi kuramcıları bu “şey”i garantiye alarak meşruluğunu sürdürme, ona istikrar kazandırma ve dengede tutma gayretiyle devlet yönetimi fikrinin kararlı bir şekilde korunmasına dayanak oluşturan bilgi üretimini sunarlar (Harney, 2006; Baltodano, 1997).

İster devletin ve kamu yönetiminin dönüşümü olsun ister başka alanlardaki dönüşümler olsun meydana gelen köklü değişimlerin dayandığı mantığı eleştirel bir çerçeveden açıklayabilmemiz için öncelikle analizin dayanacağı metodolojik ilkeleri ortaya koymamız gerekiyor. Ollman’ın Diyalektiğin Dansı kitabında işaret ettiği gibi tarihsel ve toplumsal gerçekliği anlama ve açıklama çabası düşünsel bir etkinlik, düşünsel bir uğraştır. Ollman bu çabanın birincil uğrağında ve toplumsal iktidar ilişkilerinin tam ortasında yer alan sosyal bilimcilerin, bu iktidar ilişkilerini aşmasının bir yolunun, tarihsel ve toplumsal gerçekliğin farklı açıklama, anlama ve kavrama biçimlerine odaklanılması olduğunu söyler (Ollman, 2006:155-188). Öyleyse rotamızı belirleyen ilk şey tarihsellik ilkesidir. Bu ilkeyi hesaba katan bir analiz yaptığımızda olguları, örneğin devlette ve kamu yönetiminde dönüşümü şimdiki ana ait, konjonktürel ya da rastlantısal bir biçimde ortaya çıkmış verili bir durum olarak değil, aksine tarihsel gelişmelerin bir ürünü ve sonucu olarak değerlendiririz. Başka bir deyişle kapitalist üretim koşullarında kapitalist devletin ortaya çıkışı, gelişimi ve dönüşüm evrelerini, tarihsel kırılma ve süreklilik içeren değişken ve unsurlarıyla birlikte ele alarak; bunların arasındaki ortak mantığı ve içsel ilişkiler setini ortaya koymaya çalışırız.

İkinci ilke, meydana gelen değişiklikleri içinde yer aldıkları genel yapının dönüşümü bağlamında değerlendirmemizi sağlayan yapısallık ilkesidir. Bu ilke içinden geçtiğimiz dönüşüm sürecinin tekil öznelerin, ulusal ya da uluslararası aktörlerin/kurumların iradesinden, isteğinden ziyade yapısal koşulların ürünü olduğunu; gelişmiş ya da azgelişmiş bütün kapitalist ülkelerin kendi özgünlükleri bağlamında farklılaşma pahasına, yaşadığı bir gerçeklik olduğunu hesaba katmamızı salık verir. Örneğin, Türkiye’de son dönemde kamu yönetimindeki hızlı ve muazzam dönüşümü, cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçişi ya da daha spesifik olarak kamu-özel ortaklığı hastanelerini doğrudan AKP iktidarı, hatta Erdoğan’ın kendi iradesi, isteği üzerinden açıklanması; ya da Erdoğan’ın bunları “kendi hayalimdi” diyerek bireyselleştirmesi dönüşümlerin yapısal mantığını ve değişkenlerini görmemizi engeller.

Olan biteni bu bağlamı hesaba katarak değerlendirmemizi, sosyal gerçekliği bir bütün olarak ele almamızı ve onunla ilgili dönüşümü bütünlükçü bir bakış açısıyla değerlendirmemizi gerekli ve mümkün kılan bir diğer metodolojik ilke ise bütünsellik ilkesidir.  Zira sözünü ettiğimiz bütün bu alanları da içeren genel yapı, tarihsel ve toplumsal ilişkiler bütünü olarak kapitalizm yeniden yapılanıyor. Ollman’ın işaret ettiği gibi Marx’ın maddeci ve diyalektik kavramlaştırmasında “bütün” dediğimiz şey parçalarının karşılıklı bağımlılığı üzerinden görülür. Parçaların sürekli gelişimi ve etkileşimi neticesinde bütün de değişecektir. Bütünün herhangi bir parçasını incelerken, bütün hakkında tek yönlü de olsa bir görüşe sahip oluruz. O nedenle inceleme ve araştırma konumuz ne olursa olsun, nasıl ilerlersek ilerleyelim üretim araçlarının, toplumda ayrı bir sınıf oluşturan sermayenin elinde bulunduğu bir üretim tarzı olarak kapitalist toplum gerçekliği içinde olduğumuzu kendimize hatırlatmamız gerekiyor (2006: 155-188).

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları