Neoliberal Otoriterleşme, Devletin Şirketleşmesi ya da Şirket-Devlet: Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi*

Neoliberal otoriterleşme ve devlet aygıtının merkezileşme üzerinden otoriterleşmesi

Siyasal alanın daralması ve devlet aygıtının iç hiyerarşisinde yürütmenin özerkleşerek ön plana çıkması ile kapitalist devletin “yeni demokratik” formu olarak açığa çıkan “otoriter devletçilik”, dünyada ve Türkiye’de kapitalist ülkelerin çoğunda siyasi rejimin yeni biçimi olarak karşımıza çıkıyor (Oğuz, 2016). Tarihsel olarak bakıldığında esas itibariyle sınıf temelli politikalara son verme, emek gücünü siyasal karar alma süreçlerinden dışlama amacıyla siyasal alanı yeniden dizayn ederek devlet aygıtını piyasanın gerekleri doğrultusunda yeniden yapılandırma stratejilerini içeren neoliberal otoriterleşme ve siyasi rejimin otoriter devletçilik doğrultusunda dönüşümü AKP’nin iktidara gelişinden çok daha öncesine, 1980’li yıllara dayanır. 2002 yılında iktidara gelen ve bu “mirası” devralan AKP iktidarının siyasal, ekonomik ve toplumsal alanlarda önemli dönüşümlere yol açan politikaları, neoliberal otoriterleşme yöneliminin devamı niteliğindedir. Kuşkusuz bu eğilimin artarak yoğunlaşması bakımından AKP’li yılların ayırt edici özellikleri söz konusudur

1990’lerin sonlarından itibaren sınıflar arası ilişkiler ve bu ilişkilerin devlet üzerindeki etkileri ile devletin işleyiş biçimindeki farklılıklar giderek belirginleşti; devletin sermaye temelli sınıf karakteri daha belirgin hale geldi (Ercan, 2009). İlk iktidar döneminde yerelleşme, ademi merkezileşme, depolitizasyon, üst-kurullaşma, düzenleyici devlet, demokratikleşme, sivilleşme söylemleriyle biçimlenen siyasal, yönetsel ve ekonomik programa iktidarın “polis, istihbarat ve yürütme” ekseninde merkezileşmesi eşlik etti. 2011 yılından itibaren, özellikle 2013’deki Gezi eylemlerinin ardından yeni bir dönemece girdi. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından olağan üstü hal (OHAL) rejimine geçilmesiyle otoriterleşme biçiminde niteliksel bir değişimle birlikte siyasi rejimin olağanüstü bir devlet biçimine evrilmesi hızlandı. Faşizme özgü öğelerin belirgin bir biçimde öne çıktığı bu süreçte yapılan yeni düzenlemelerle, yasama karşısında güçlenen yürütme, temel yargı işlevlerini de üstlendi ve böylelikle yargı yürütmenin kontrolü altına alındı (Oğuz, 2016).

AKP’nin üçüncü iktidar döneminde (2011 sonrası) kamu reformunun KHK’lar üzerinden örgütlendiği yeni bir döneme girildi ve bu süreçte iktidarın “yerelleşme” söylemi yerini “merkezileşme”ye bıraktı. Neoliberal yapısal reformlar he ne kadar yerelleşme ve ademi-merkezileşme söylemleriyle meşruluk kazanıyor olsa da uygulamada ekonomide, siyasette ve kamu yönetiminde yeni bir merkezileşme eğilimi açığa çıktı. Bu yeni merkezileşme stratejisi yönetim örgütlenmesi ve işleyişi bakımından hiyerarşik olarak yukarıdan aşağıya katı bir şekilde ilerleyen bir sistemden farklı olarak siyasal iktidarın tek merkezde toplanmasını; karar verme sürecinde siyasi aktörlerin bürokrasiye üstün kılınması ifade eder.   Devletin örgütsel ve işlevsel boyutlarıyla siyasi olarak merkezileşmesi sadece merkezi idarede değil yerelde de açığa çıkmakta; yerel yönetim birimleri de kendi içinde merkezileşerek, merkezi güç odağı haline gelmektedir (Fedai, 2015: 163-203).   

Merkezileşmenin odağında 2011 KHK’ları ile yeniden düzenlenen bakanlık örgütlenmesi yer alıyor. Karar verme sürecine engel oldukları ileri sürülerek üst kurulların bakanlıklara bağlanarak, merkezi idarenin bu yapılarla hiyerarşik bir ilişki kurmasının sağlanması; bakanlıklarda bakan yardımcılığının oluşturulması, yardımcıların  atama yoluyla yasama organı dışından ve istenirse özel sektörden göreve getirilmesi ve  görev sürelerinin hükümetin görev süresi ile sınırlandırılması;  2012 yılında çıkarılan 6360 sayılı yasayla ölçek genişlemesi adı altında yerelde merkezileşmeye gidilmesi, belde belediyelerinin kapatılıp, köylerin mahalleye dönüştürülmesi, il özel idarelerinin kaldırılarak yerine başında valinin olduğu Yatırım İzleme Koordinasyon Başkanlığının kurulması, il sınırlarının belediye sınırlarına eşitlenmesi, ilçe belediyelerinin imar ve planlama yetkilerinin büyükşehir belediyelerine geçmesi yönünde yapılan bütün değişiklikler geleneksel merkez-yerel ilişkilerinden farklı olarak hem merkez örgütlenmesinde hem de yerelde yeni bir siyasi merkezileşme eğiliminin kurumsallaştığına işaret etmektedir (Fedai, 2015: 163-203).   

Ancak neoliberal ideolojinin yerelleşme, ademi merkezileşme söyleminden uzaklaşarak merkezileşme eğiliminin güçlenmesi, neoliberalizmden ve neoliberal reformlarından kopma ya da uzaklaşma olarak değerlendirilemez. Aksine olan biten kapitalist toplumsal ilişkilerin yeniden üretimi ve emek-sermaye ilişkilerinin yeniden yapılanması bağlamında otoriterleşmenin yeni bir biçim kazanmasıdır. Parlamento başta olmak üzere temsili demokrasi kurumlarının, siyasal partilerin önceki dönemlere göre görece etkinlik ve işlevlerinin zayıfladığı, yürütme organının güçlendiği ve giderek yasamanın işlevini üstlendiği kurumsal dönüşümlerin, kişiselleşmiş bir başkanlık sistemine dönüşme eğilimini açığa çıkarması, yürütmenin başının devletin yöneticisi haline gelmesi (Doğru, 2016) açısından 2012’de Meclis Anayasa Komisyonuna sunulan “Türk tipi başkanlık sistemi”, iktidarın merkezileşerek yürütme aygıtında toplanması bakımından önemli bir hamleydi. Süregiden tartışmalar, 16 Nisan 2017 Referandumu ile yasal meşruiyet zeminine kavuşturuldu. Anayasada yapılan 18 maddelik değişikliğin odağında hükümet sistemi yer alıyordu. Bu değişikliklerle 24

Haziran 2018’de erken seçime gidildi ve yeni sistemin Anayasası tüm hükümleriyle yürürlüğe girdi. 9 Temmuz 2018 tarihinden bu yana başta Cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle biçimlenen siyasi ve kurumsal dönüşümün ayırt edici özellikleri ve söylemleri ekonomide, siyasette ve kamu yönetiminde merkezileşme, güçlü koordinasyon, verimli yönetim, şirket-devlet, devlet-piyasa işbirliği ve teknokrat yönetim olarak belirleyebiliriz.

9 ve 10 Temmuz Kararnameleriyle oluşturulan aşırı merkezileşmiş yeni yönetim sistemi, merkezileşme üzerinden otoriterleşmenin derinleşmesine olanak sağlayacak bir yapı sergiliyor. Anayasa değişikliklerine uyum sağlanması amacıyla yapılan bu düzenlemelerle yargıda da merkezileşme ve siyasallaşma yoğunlaşmıştır. Anayasa Mahkemesinin üye sayısının 17’den 15’e düşürülerek, 3 üyesinin YÖK’ün önerisi ile Cumhurbaşkanı tarafından; 4 üyesinin doğrudan Cumhurbaşkanı tarafından; 5 üyesinin Yargıtay ve Danıştay’ın göstereceği adaylar arasından Cumhurbaşkanı tarafından ve 3 üyesinin  de Meclis tarafından seçilecek olması; Cumhurbaşkanlığı Kararnamelerinin sadece Anayasa Mahkemesi tarafından denetlenebiliyor olması siyasal merkeziyetçiliğe işaret eden önemli değişikliklerdir. Ayrıca HSYK’da da hakimler kaldırılarak Savcılar Yüksek Kurulu oluşturuldu ve üye sayısı 22’den 13’e düşürüldü. Adalet Bakanlığı müsteşarı Kurulun doğal üyesi kabul edildi. Adalet Bakanı, Adalet Bakanlığı müsteşarı ve 4 üye doğrudan Cumhurbaşkanı; kalan 7 üye ise Meclis tarafından atanıyor. Cumhurbaşkanı, Mecliste çoğunluğu oluşturan partinin genel başkanı olduğunda Savcılar Yüksek Kurulunun tüm üyeleri de Cumhurbaşkanı tarafından atanmaktadır.

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları