Martin Ailesi

Kış mevsiminin melankolisi mi yoksa sıkça dayatılan seçim atmosferi mi bilemiyorum ama Türkiye’nin fotoğrafı hiç iyi görünmüyor bana. Ciddi ciddi beyin hasarlı olduğumuzu düşünmeye başladım. Beynimizin duyguları ve ilişkilerimizi kaydettiğimiz kısım zarar görmüş gibi. Kurduğumuz ilişkilerde gündelik davranışlarımıza bakıyorum; verdiğimiz tepkilerde niyetlerimiz zedelenmiş. Kimin yüzüne baksak kendi yüzümüzü görmek, kiminle konuşsak kendi sesimizi duymak istiyoruz. Manevi yargılarımız aklın alamayacağı kadar zedelenmiş.

Günlük yaşama baktığımızda samimi ilişkiler kurmak istediğimizi söylüyoruz ama kendimizin ne kadar samimi olduğu konusunda kuşkuluyum. Kaldı ki bu tür ilişkiler kurmak için çok az fırsat çıkıyor önümüze. “Can ciğer kuzu sarması” olan ilişkilerimiz aniden berbat oluyor.

Neden? Nedeni aşağıdaki öyküde olabilir mi?

Bay Martin: Affedersiniz bayan, eğer yanılmıyorsam, sizi bir yerde gördüm gibi geliyor bana.

Bayan Martin: Bana da beyefendi, bana da sizi bir yerde gördüm gibi geliyor.

Bay Martin: Acaba sizi Manchester’de mi gördüm bayan?

Bayan Martin:  Pekâlâ olabilir. Ben Manchester’liyim. Buna rağmen beni Manchester’de görüp görmediğinizi söyleyemeyeceğim.

Bay Martin: Allah Allah, ne tuhaf, ben de Manchester’liyim bayan.

Bayan Martin: Sahi, pek tuhaf.

Bay Martin: Sahi, pek tuhaf değil mi ama? Yalnız bayan, ben Manchester’den ayrılalı  aşağı yukarı beş hafta oldu.

Bayan Martin: Pek acaip doğrusu! Hem de ne tuhaf bir tesadüf! Beyefendi, ben de Manchester!den ayrılalı aşağı yukarı beş hafta oldu.

Bay Martin:  Ben, bayan,Londra’ya 15’15’te gelen 8.30 trenindeydim.

Bayan Martin: Cidden pek tuhaf! Pek, pek acaip! Hem de ne tesadüf!

Ben de beyefendi ben de o trendeydim.

Bay Martin: Aman ne acaip! Biliyor musunuz, benim yatak odamda bir yatak var; üzeri de yeşil bir pikeyle örtülü.Bu yataklı, yeşil pikeli oda koridorun sonunda banyoyla kütüphanenin arasındadır, sayın bayan.

Bayan Martin: Ne tesadüf! Yarabbi ne tesadüf! Benim yatak odamda da yeşil pikeli bir yatak var. Hem de bu oda koridorun sonunda, banyoyla kütüphanenin arasındadır, sayın beyefendi.

Bay Martin: Ne acaip, ne tuhaf! Öyleyse bayan biz aynı odada oturuyor, aynı yatakta yatıyoruz. Belki de orada tanıştık.

Bayan Martin: Donald demek sensin sevgilim!

Ne zaman Martin ailesini düşünsem içimde bitmeyen bir romanın çığlığını duyuyorum. Korku, kızgınlık, dehşet, yılgınlık tüm gücüyle eyleme geçmiş yaz beni diye haykırıyor. Ve ben çaresiz bir hareketlilik içinde donup kalmış gibiyim. Enerjimi yeniden harekete geçirecek cesarete ve güce ihtiyacım var. Kaç ya da savaş! İnsanın insana yabancılaşmasını gördükçe kaçmayı düşünüyorum ama kaçmayı seçecek kadar cesaretsiz olmadığımı sanıyorum, savaşacak gücü de bulamıyorum kendimde.

Genel olarak topluma yayılan yılgınlık duygusu bu potansiyel tehlike karşısında içimdeki romanı bitirmek istiyorum. Eyleme geçmek yeniden sözcüklerimle barışmak kucaklaşmak istiyorum. Ve inanıyorum ki benim gibi düşünen yazarların sayısı gün be gün çoğalıyor. Kaçmak mı? Yoksa savaşmak mı?

Martin ailesinin hikâyesini okuyunca, “ amaaan bu bizim değil Batı toplumunun sorunu,” deyip geçebiliriz de. Türkiye toplumu da hızla Martin ailesi gibi kendisine yabancılaşmayı yaşıyor. Kendimizi unutup kimliklerimizi yitirdik. Hemen hemen her alanda yaşadığımız kutuplaşma karşımızdaki kişiyi sadece bir kimliğe, sadece bir inanca mahkûm etmeye zorluyor. İçinde bulunduğumuz bu duruma göre birbirimizi anlamamız zor gibi görünse de imkânsız değil.

Çıkar ilişkilerinin insani ilişkileri ezip geçtiği, hazır kalıpların, şemaların insan yaşamına dayatıldığı, kitle iletişim araçlarıyla baskı kurulduğu bu günlerde kitlelerin kendi sesine bile yabancılaştığını söylersek abartmamış oluruz.  Artık bırakın karşımızdaki kişiyi, kendimizi bile tanıyamıyoruz. Ne kadar aynaya bakarsak bakalım gördüğümüz kendi yüzümüz değil, çünkü kendi yüzümüzü unuttuk, unutturulduk.

Ben yine de umudumu yitirmiyorum çünkü kişiler arası ilişkilerin merkezine her ne kadar iletişim araçları girse de insan bu tekdüzeliği,  iletişimsizliği, sevgisizliği sadece ama sadece anlamakla, sevgiyle aşabilir. Edebiyatın da bu yabancılaşmaya ilaç gibi geleceğine inancımla değişelim, dönüşelim aynı sokakları adımladığımız aynı mekânları paylaştığımız kişilere gülümsemeyi unutmayalım yeter diyorum.

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları