Kadın, Emek ve İstihdam: Cam tavanlar kırılsın artık…

1 Mayıs’ı geride bıraktık. Bu bayramın anlamı emeğini satarak yaşayan ve hakları için mücadele eden tüm insanlar için önemi büyük. Ancak kadınlar için emek mücadelesi sadece sınıf değil, aynı zamanda toplumsal cinsiyet zemini bakımından da önemli. Pek çok örnekte kadın emekçilerin durumu, sırf kadın olduğu için erkeklerden daha kötü çünkü. Kadın emeğinin durumunu cam tavan kavramı üzerinden açıklamak isterim. Bilindiği üzere cam tavan çalışma koşullarında kadınların önüne konulan gayri-resmi engellere işaret eder. Kadınların üst kademelere ilerleyebilmesi mesleki başarı ve yetenekten bağımsız bir şekilde değerlendirilir. Cam tavan kavramı bize gösterir ki, önce kadınların çalışması, sonra ise bir şekilde çalışma hayatına girmiş kadın bireylerin erkeklerle üst pozisyonlar için rekabet etmesi erkek egemen düzen tarafından sistematik bir şekilde engellenir. Toplumsal cinsiyete dayalı ön yargıların kadınları geri bırakması olgusunu anlatan cam tavan şüphesiz ki Türkiye çalışma hayatında da geçerlidir. Kadınlar, erkeklerin hiçbir zaman karşılaşmadıkları sorunlarla savaşmak zorunda. Adeta kadın olmakla engellenmek aynı anlama geliyor.

Kadınlar Kamusal Hayattan Çekiliyor

Kadınlar üç noktada cam tavanlarla karşılaşıyor: Öncelikle istihdama katılma oranları çok düşük. Yani kadınlar en baştan çalışma hayatına adım atmıyor. İkincisi çalışan kadınların aldıkları ücret erkeklerden az. “Eşit işe eşit ücret” ilkesi uygulanmıyor bu ülkede. Son olarak ise yöneticiliğe değinilebilir. Bir şekilde emek piyasasının parçası olmuş, düşük ücretlere katlanarak çalışma hayatında kalmış kadın bireyler yönetici pozisyonlarına ulaşmakta güçlük çekiyor.

Bu üç gerçeği rakamlara döktüğümüzde karşımıza şöyle bir tablo çıkmakta: Kadınların istihdamı erkeklerin çok gerisinde. TÜİK İstatistiklerinde Kadın 2021 Raporuna göre Türkiye nüfusunun % 49, 9’u kadın, % 50, 1’i erkek. 15 yaş ve daha yukarı istihdam edilenlerin oranı ise % 42, 8. Çalışabilecek durumda olan kişilerin % 42-3 çalışıyor bu ülkede. Kadınlarda çalışma oranı % 26, 3, erkeklerde ise % 59, 8. Bu arada 2019 verilerine bakıldığında kadınların işgücüne katılma oranının % 32, erkelerin ise % 68 olduğu görülüyor.

Yanlış ekonomi politikaları yüzünden Türkiye’de çok ciddi bir istihdam krizi var. İstihdama katılım düşük ve düşmeye de devam ediyor. Ancak kronik işsizlik koşullarından bağımsız olarak da bir kadın istihdamı sorunu yaşıyoruz. Çünkü Türkiye, kadınların işgücüne katılımında OECD sonuncusu. Nüfusun yarısına karşılık gelen kadınlar erkeklerin yarısı kadar çalışma hayatının içinde.

Çalışan kadınlar erkeklere göre daha az ücret alıyor. Burada da bir cam tavan var. DİSK-AR’ın Çalışma Yaşamında Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği Raporuna göre kadın ve erkekler arasında hem gelir hem de ücretler arasında ciddi farklılıklar var. Kadınlar erkeklere göre % 31, 4 daha az gelir elde ediyor. Bu sonuç önemli ölçüde kadın emeğinin yoğun bir şekilde kullanıldığı işlerle ilgili. Tarım ve hizmetler sektöründeki emek yoğun işler genelde kadınlara layık görülüyor. Bu durum da ister istemez ücret ve gelirleri erkeklere göre daha düşük bir seviyede tutmakta.
Cam tavanın karşımıza çıktığı üçüncü nokta ise yöneticilik pozisyonu. Hane halkı işgücü araştırması sonuçlarına göre; şirketlerde üst düzey ve orta kademe yönetici pozisyonundaki kadın oranı 2020 yılı itibariyle sadece yüzde 19,3. Devlette de durum çok parlak değil. Dekanların % 17, 9, rektörlerin % 8, 7, milletvekillerinin % 17, 4’ü kadın.
Ortaya konulan rakamlar Türkiye’deki toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin ekonomik arka planını gözler önüne sermekte. Kadınların ağırlıklı bir kısmı çalışmıyor. Çalışanlar ise genelde erkeklerden daha az ücret almakta ve daha düşük pozisyonlarda istihdam edilmekte. Bu dezavantajlı konumla şiddet arasında doğrudan bir bağlantı var. Gelirden, servetten ve mülkiyet ilişkilerinden dışlanmış kadın çok kolay bir şekilde erkek şiddetinin nesnesi haline geliyor.

Ne Yapmalı?

Sadece sorunlar değil, aynı zamanda olası çözüm yolları hakkında da konuşmalıyız. Kadın-erkek eşitliğinde kesin çözüm şüphesiz ki belli. Toplumsal cinsiyetin içselleştirilmesi, hayatın her alanında kadını erkeğe eşit gören bakış açısının yerleşmesi lazım. Zihniyet dönüşümü olmadan atılacak her adım suya atılan taş gibi dibe çökmeye mahkum. Ancak zihinlerin dönüşümü denilen şey de yapısal durum ve tercih edilen politikalarla yakından ilgili elbette.

Öncelikle aile hayatını iş hayatıyla karşı karşıya getiren bakış açısının değişmesi gerek. Ücretsiz ve yaygın kreş ağı ve yaşlı bakımı için daha fazla sosyal hizmet kadının kamusal hayata katılımı noktasında önemli araçlara karşılık gelmekte. Kadın evde otursun, çocuklara ve yaşlılara baksın şeklinde özetleyeceğimiz geleneksel anlayışın kırılması için devletin kadınlara yardımcı olması, çocuk ve yaşlı bakımı noktasında daha fazla rol üstlenmesi temel politik araç olmalı. Kadının ev içi rolü azaldıkça ve onun emeğine olan ihtiyaç önemsizleştikçe kadın bireylerin kendi yeteneklerini tam anlamıyla gerçekleştirebileceği cinsiyetler arası ilişkiler bakımından daha adil bir düzen de kurulmuş olacak.

İkinci husus ise istihdamı destekleyecek projelerde kadınlara yönelik pozitif ayrımcılığın kural olarak benimsenmesi. Her türlü istihdam arttırıcı teşvik mekanizması ve programda kadın hassasiyeti ayrıca korunmalı. Aslında anayasamızın 10. maddesi eşitlik ilkesine pozitif ayrımcı bir içerik kazandırarak böylesi bir adımı kolaylaştırıyor. Ancak cinsiyet körü politikalar nedeniyle ya hiç adım atılmıyor ya da başlatılan projeler, atılan adımlar süreklilik arz etmemekte. Her iki durumda da, kaybeden kadınlarımız ve Türkiye oluyor.

Armağan ÖZTÜRK