İstanbul Sözleşmesi ve “Bağımsızlık”


“Kararımızı aldık; üç ay içerisinde de bundan çıkmış olacağız. Olay bu kadar basittir; gireriz, girdiğimiz gibi de çıkarız. Ne önünü ne arkasını kimse karıştırmasın. Bu iş böylece bitmiştir”.

İşte Tayyip Bey, bu Cuma çıkışında, İstanbul Sözleşmesi’nden ayrılma kararını böyle özetledi. Konuşmada “kadının adı” yoktu. Başkan, mealen, “Egemen devletiz; yeri gelince bunu sergilemek durumundayız; kuşku duyan olmasın!” der gibiydi. Şimdi tam da yeri ve zamanı gelmişti: Sözleşmenin iptali, halkın dikkatini işsizlik ve yoksulluk yakınmalarından, kolayca “kutsal aile” değerlerine kaydırabilirdi. Zaten yandaş koroya bakılırsa, ülkede “vak’ayı adiye” haline gelen kadın cinayetleri, artık sadece “yerli ve milli” değerlerle önlenebilirdi.

***

“Felsefe” buydu; fakat keşke oradaki gazeteciler arasında, gerçek “bağımsızlık” tutkunları da olsaydı ve Tayyip Bey’e, örneğin şöyle sorular yöneltseydiler: “İyi ama Sayın Başkan, bu dikkat ve hassasiyeti neden her alanda gösteremiyoruz? Önceki yıllarda ‘bağımsızlık’ konusunda çok daha çarpıcı durumlarla karşılaşmadık mı? Örneğin, dostunuz Trump, size ‘Ver rahibimi, yoksa ekonominizi mahvederim!” dediği zaman, neden hemen ‘tamam, anlaşıldı!’ dediniz ve Bay Brunson’u apar topar ülkesine yolladınız? Bu, çok daha vahim bir ‘bağımsızlık ihlali’ değil miydi? Üstelik Rahip Brunson, tam da Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala’ya yapılan suçlamalarla hapse atılmıştı. Belli ki, Rahip, sırf ‘Amerikan vatandaşı’ olduğu için özgürlüğüne kavuşuyor ve diğerleri de ‘Türk vatandaşı’ oldukları için çile çekmeye terk ediliyordu! Bu manzaranın halkımızın zihninde ‘kapitülasyon’ları anımsatan bir tablo yaratacağı hiç aklınıza gelmedi mi? Hiç olmazsa kendi açınızdan zevahiri kurtarmak -aslında adaleti gerçekleştirmek- amacıyla, Kavala ve Demirtaşı da tahliye etmek neden düşünülmedi! Osmanlı özlemiyle varmak istediğiniz nokta herhalde bu olamazdı! Bizler bu kanıdayız ve bu yüzden de yine bir gece yarısı, köktenci yandaşlarınıza uyup da, örneğin kapitülasyonları kaldıran Lozan Anlaşmasını da feshetmeye kalkacağınıza asla ihtimal veremiyoruz!”.

***

İtirazları duyar gibiyim; haklısınız; bu, tamamen hayali ve biraz da mizahi bir senaryo; artık kimse Tayyip Bey’e böyle sorular soramaz; sorabilecek olanlar da onun yanına yaklaştırılmaz! Kültür ve gelenek meselesi; hala çözemediğimiz asırlık kalıntılar! Yine de durumu aydınlatıcı bazı veriler geçen ay Konsensus şirketinin yaptığı bir araştırmada yer alıyordu. Şöyle: sorulara yanıt verenlerin % 65,6’sı “Türkiye’de ifade özgürlüğünün olmadığını” söylüyor, buna karşılık çok sayıda başlık altında sorulan “sizce en önemli üç sorun” arasında, “düşünce özgürlüğü”, onuncu sırada bile yer almıyordu! İşte R.T. Erdoğan’ın en büyük “başarı”sının sırrı da burada yatıyor! Gerçekten de Reis’in tüm “zafer”leri, politikasını bu olgu üzerine oturtmuş olmasından kaynaklanıyor!

İyi de, ne bahasına? Ve nereye kadar? Artık “ince ve uzun” bir yolun sonuna yaklaşırken, halkın yanıt aradığı sorular da bunlar olacak!

Kuşkusuz en iyisi de yanıtı, halkın bizzat kendisinin vermesi! Hem de ilk -ve dileriz erken- seçimlerde! Anladık, “ifade özgürlüğü” ve “insan hakları” sorunları terazide ağır basmıyor; ama artık karınlar da doymuyor!