Hegel’in Sanat Felsefesi’ne (Estetik) Dair


Georg Wilhelm Friedrich Hegel (1770-1831)’in, sanatın var olma gerekçesini açıkladığı, o etkileyici paragrafı ile yazıya başlamak istedim. Hegel’in estetiğine yönelik sezgi uyandıracak diğer içerik de olabildiğince temel noktaları ile yazıda yer alacaktır.

İnsan, hangi gereksinme ile sanat eseri ortaya koyar?

“Sanatı (biçimsel açıdan) doğuran genel ve mutlak gereksinim, insanın düşünen bilinç oluşunda yani olduğu şeyi ve olan şeyi kendi için yapmasından gelir. Doğa şeyleri, ancak dolaysızca ve bir kez var olurlar. Tin olarak insan ikileşir. İlk önce, doğa şeyleri gibi var olur. Sonra, aynı zamanda kendi için de var olur, görü ile, düşünce ile, kendini kavrar ve ancak bu kendi için etkin varlık sayesinde tin olur. Bu öz bilince, insan iki tarzda erişir. Birincisinde insan yüreğinde devinen şeyin içten bilincine ermek zorunda olması bakımından, ‘teorik olarak’ erişir. İkincisinde, insan, kendisine dolaysızca verilmiş şeyde, kendisi için dışsal olarak var olan şeyde kendi kendini üretme içgüdüsüne sahip olması bakımından ‘pratik etkinlikle’ kendi için varoluşu ele geçirir. Bu amaca o, içselliğinin damgasını bastığı dışsal şeyleri dönüşüme uğratarak erişir. Sonra da bunlarda, kendi belirlenimlerini bulur. İnsan bunu, özgür olmak bakımından, dış dünyadaki duyarsız yabanlığı ondan çıkarıp atmak, şeyler biçiminde kendi dışsallaşmış gerçekliğini yaşamak için yapar. Daha çocuğun ilk içgüdüsü bile, dış şeylerin bu pratik dönüştürülüşünü taşır. Oğlan çocuğu dereye taşlar atar ve suda oluşan halkaları, içinde kendinin olan şeyin sezgisini bulduğu bir yapıt gibi hayranlıkla seyreder. Bu gereksinim, sanat yapıtı demek olan o dış şeylerde kendini üretme tarzına varana dek, en değişik biçimlerden geçer. Ve insan yalnız dış şeylere karşı değil, kendi kendisine karşıda, bulduğu gibi bırakmayıp amaçlı olarak değiştirdiği kendi doğal biçimine karşı da böyle davranır. İşte bütün süslerin, hatta, Çinli kadınların ayakları gibi, kulaklardaki ya da dudaklardaki delikler gibi barbar, zevksiz, biçim bozucu ya da zararlı süslerin bile, nedeni budur.” Hegel (Sanatın Kökeni / Estetik Dersleri, I, s. 41-42)[1]

Hegel estetiği ya da Hegel’in sanat felsefesi, süreçsel ve oluşumsal bir nitelik taşır. Düşünür, estetik ya da sanat felsefesi üzerine dersler vermeye 1818’de Heidelberg’te başlamış ve bu dersleri Berlin’de 1829’a değin sürdürmüştür. Verdiği dersler üzerine tuttuğu notları defterlerde toplayan Hegel, notlarını sürekli güncelleştirmiş ve dizgeleştirmiştir. Hegel’in Sanat Felsefesi, düşünürün estetik konulu derslerine katılan öğrencilerinden Heinrich Gustav Hotho tarafından yayına hazırlanmış ve yayımlanmıştır. Hegel’in ölümünden sonra, düşünürün verdiği estetik derslerini de üstlenen Hotho, bu çabasıyla ve katkısıyla Hegel felsefesini kalıcı biçimde insanlığa sunmuştur.[2]

Hegel’in bütün eserleri dikkate alındığında Estetik Üzerine Dersler eseri en popüleriydi. Metin, Hegel’in sözlü olarak verdiği bazı derslerin canlılığını ve açıklığını yakaladığı gibi, geniş bir dinleyici kitlesiyle iletişim kurma girişimini de ortaya koyar. Eser, sanat tarihinde ufuk açan bir figürdü ve aslında modern sanat tarihinin babası olarak kabul edilmişti. Bütün sistematik filozoflar arasında Hegel’in, tüm sanat dallarına nüfuz etme konusunda yalnız olduğu yargısına varılabilir. Eserin içeriği, Hegel’in sanatlara olan düşkünlüğünü ve onlara yönelik bilgisi konusunda şüpheye yer bırakmaz. Eserin ilk yarısı, tarihin başlangıcından itibaren her kültürü kapsayan sanat tarihinin bir serüvenidir. İkinci yarısı, belli sanatlara yönelik yoğun bir tartışmayı içerecek şekilde, şiirin, resmin, dramanın, heykel ve müziğin ayrıntılı bir açıklamasıdır. Hegel, gezileri esnasında yeni bir kente vardığında müzelere, operalara, konserlere ve tiyatrolara gitme fırsatını kaçırmazdı. Müziği, dramayı, şiiri, resmi ve heykeli çok sevdiği bilinir.[3]

Hegel tarafından geliştirilen sanat felsefesi, dizgeliliği, kapsayıcılığı, düşünsel derinliği, kavramsal açıklığı ve iç tutarlılığı gibi özelliklerinden ötürü güncelliğini yitirmemiştir. Bu özelliklerinden dolayı da henüz aşılamamıştır.  Hegel, ideal ya da ülkü kavramını estetik ile ilişkilendirerek, sanat biçimleri kapsamında sanatın yapısal belirlenimiyle ilgili olarak ölçü koyucu bir adım atmıştır. Düşünür, kuramsallaştırdığı estetiğin bu temel kavramını salt idenin duyusal görünüşü olarak değil, tersine idenin yaşamı, var oluşu, canlılığı ve öz gerçekleşimi olarak tasarımlamıştır. Hegel’in estetik kuramı bağlamında sanatsal ideal, ideyi tarihsel gerçekliği içinde ve tarihsel etkinliği uyarınca anlatmak demektir. Hegel’in kavramlaştırmasıyla, tin yapıta dönüşmek zorundadır. İde, tarihsel etkinliği ve görülebilir bir figürün/biçimin somutluğu içinde kavranabilir bir duruma gelebilir. Hegel’in söyleyişiyle, tarihsel gerçekliği içinde ülkünün yeterli belirlenimi, ki bu aynı zamanda idenin yeterli belirlenimidir. Bu nedenle, sanatı geliştiren biricik güç, sanatsal yaratımda duyusallaşan tindir. Sanatsal biçimlendirim, belli bir dünya anlayışını somutlaştırarak aktarır ya da dolayımlar. Bu anlayış, Hegel estetiğine de içkindir. Düşünür, bu nedenle Felsefi Bilimler Ansiklopedisi III adlı yapıtının “Saltık Tin” bölümünde ideali sanat yapıtı olarak tanımlar ve idenin belirlenimini gözeterek, sanatı “saltık tinin biçimi” olarak açıklar.[4]

“Sanatı, herhangi eğlendirici ya da hoş bir oyuncak olarak değil, sonluluk biçimlerinden ve içeriğinden kurtulup özgürleşen tin olarak mutlakın duyulur ve görünür içinde hazır bulunması ve uzlaşması olarak, doğa tarihi şeklinde, tükenmeyen, tersine en güzel görünümü olduğu evren tarihi içinde kendini açan, hakikatin bir serpilip yayılması olarak, bilginin gerçek içindeki çetin çalışması ve zahmetli çabaları için en iyi ödül olarak görmek gerekir.” Hegel (Estetik Dersleri, III, s. 580-581)[5]

Hegel felsefesi, aydınlanma birikimiyle, romantik açılımların bireşimlenmesi sürecinde dizgeleşmiştir. Anılan nedenle, felsefi ve yazınsal çözümlemelerde bu iki önemli ve kalıcı akımın etkileşimleri ve yeni düşünsel gelişmelere katkıları mutlaka gözetilmelidir.[6]

Hegel felsefesinde temel kavramlardan biri olan tin, her türlü düşünme eylemini, biçimini ve bunların sonuçlarını anlatır. Bu bakımdan, sanat yapıtı hem duyumsal hem de tinsel bir öz taşır. Hegel’in kavramlaştırmasıyla tin, yapıta dönüşmek zorundadır. Düşünce, tarihsel etkinliği ve görülebilir bir figürün somutluğu içinde kavranabilir. Tarihsel gerçekliği içinde ideal yeterli belirlenimi, ki bu aynı zamanda düşüncenin/idenin yeterli belirlenimidir, yapıtın da belirlenimidir.  Bu nedenle, sanatı geliştiren biricik güç, sanatsal yaratımda duyusallaşan tindir.

Hegel’e göre, sanat, din ve felsefe, doğada ve insanlık tarihinde egemen olan diyalektik işleyiş ve doğruluğun, yani mutlak ideanın farklı tarz ve biçimlerde ifade edilmesine, dile getirilmesine işaret eder. Sonsuz evrensel doğruluğun, “mutlak idea”nın kendisini öz bilinçli bir şekilde ifade etmesinin, dışa vurmasının tüm biçim ve aşamaları, Hegel tarafından ‘mutlak tin’ başlığı altında toplanır. Mutlak tin, öznel ve nesnel tin aşamalarıyla birlikte, Hegel’in Tin Felsefesi adlı yapıtının temel bölümlerini oluşturur. Mutlak tinin ilk aşamasını ise sanat oluşturur. Sanat, mutlak doğruluk olarak ideanın, duyulur bir biçimde, yani estetik bir biçimde ifade edilmesine işaret eder. Mutlak tinin ikinci aşamasını din oluşturur ve dinsel düşünüş temel olarak “tasarımsal” bir biçim ya da form taşır. Mutlak idea ve doğruluk, dinsel düşünüşte duyulur dünyayı aşan bir tanrısal doğruluk olarak tasarımlanır. Felsefi düşünüş için ise mutlak idea, ideal formu altında yani “arı düşünce” olarak tüm doğruluğu içinde kavranabilir.[7]

“Doğru ile bilincin mutlak nesnesi olarak ilgilendiğinden ötürü sanat da tinin mutlak alanına aittir. Bu yüzden, daha dar anlamdaki dinle ve aynı zamanda felsefe ile bunların içerikleri bakımından aynı planda bulunur. Çünkü felsefenin de Tanrı’dan başka nesnesi yoktur ve felsefe böylece özsel olarak akılsal Tanrıbilimdir. Hakikatin hizmetinde olması bakımından o, sürekli Tanrı hizmetidir.” Hegel (Estetik Dersleri, I, s. 130-132)[8]

Hegel’e göre, içerisinde düşüncenin kendisini ifade ettiği sanat eseri, kavramsal düşünme alanına aittir ve tin, onu felsefi incelemeye tabi kılmakla, bundan ötürü sadece tinin en iç doğasının gereksinimini doyurmaktadır. Çünkü düşünme, tinin özü ve kavramı olduğu için tin, son çözümde ancak kendi etkinliğinin tüm ürünlerine düşünceyle de nüfuz ettiğinde ve böylece ancak o zaman onları gerçekten kendisinin kıldığında doyuma ulaşır. Tinin en yüksek biçimi olmaktan çok uzak olan sanat, kendi gerçek onaylanışını ancak felsefede kazanır. Yani Hegel, bir bilgi ortamı/aracı olarak sanatı felsefe ile eş tutmaz. Duyuların müphem ortamı/aracı vasıtasıyla sanatın belli belirsiz gösterdiğini, felsefe, düşüncenin şeffaf alanı ile yakalar. Hegel’e göre, sanat, din ve felsefe mutlak bilginin üç biçimiydi. Bu üç ortamdan biri aracılığıyla tin, kendi öz farkındalığına ulaşacaktı. Sanat, hiyerarşinin en altında olsa da onun bir şeklide hiyerarşide olması ve doğrusu piramidin tam da en dibinde, dini ve felsefeyi destekleyeceği noktada olması manidardı. Sanat, tinin kendi öz farkındalığına ulaştığı, doğa ve tarih alanlarını aştığı ve kendine döndüğü ilk ortamdı.[9]

Hegel, sanatçıların insanlığın ilk öğretmenleri ve şiirin insan ırkının ana dili olduğunu savunan yaygın romantik öğretiyi kabul etmişti. Genel olarak bakıldığında, Hegel kültürel öz-farkındalığın ortamı, bütün bir çağın tininin tezahürleri ve dışavurumları olarak sanat eserlerine büyük önem vermekteydi. Burada sadece, Hegel’in fenomenolojide edebi eserlere yüklediği hayati rolü hatırlamak gerekir. [10]

Hegel’e göre güzellik, özsel olarak duyu dünyası içinden ışıyan saltık ideadır. Sanatçı, tinsel içeriği ve sanatının duyusal biçimini birleştirir. Duyusal biçim, sanatçının yaratısının tinsel özünü açığa serecek bir yolda belirlenmelidir. Güzellik, insandan başka bitki ve hayvanlarda da bulunsa bile, insan doğada var olan biçimlerden daha yüksek güzellik biçimleri yaratma yeteneğindedir. Sanatın iç tinsel olgusallığı bildirmekte olduğu olgusu, en açık olarak müzik ve şiirde görünür. Çünkü bunlar yalnızca doğaya öykünmez ama, Aristoteles’in belirttiği gibi, ahlaksal değerler anlatır ve duyguları arıtırlar. Güzel sanatların tarihi, üçlü gelişim süreci sergiler: (1) Simgesel sanat tipi, ki bu biçim tinsel içerik üzerinde egemendir. Bir anlamı yeterli olarak anlatmaz ama yalnızca imler. Simgesel sanat, “sonu gelmez arayışı, iç savaşımı, bilmecemsi sfenksi ve yüceliği ile” Doğu’nun sanatı tarafından tiplendirilir. (2) Klasiksel sanat tipi (ki eski Yunanlıların sanatı tarafından tiplendirilir), eşit ya da dengeli bir tin-biçim ilişkisini somutlaştırır. Klasiksel ideal, biçim ve tini bütünleşmiş bir birliğe kaynaştırmak hem görsel bir iyi olarak hem de dünyadaki gerçek bir olgu olarak gerçekleşir. Tinsel idealin biçimi, eksiksiz bir uyumda anlamın en tam belirişini sağlar. (3) Romantik sanat tipi, tinin biçim üzerindeki başatlığı ile önceki iki sanat kipinden daha yüksek bir anlatım aracıdır. Çünkü olgusallığı en gerçek biçiminde, Tin olarak anlatır. Romantik sanatın içeriği iç tinsel dünyadır. Bununla birlikte, her üç anlatım kipini de gerçek sanat olarak görmek doğru olacaktır.[11]

Hegel, mimariyi temelde simgesel sanat olarak ve yontuyu ise klasiksel sanat olarak gördü. Ayrıca mimariye dışsal sanat olarak, yontuya nesnel sanat olarak ve resim, müzik ve şiire ise romantik sanat olarak da değindi. Ve tümünün de ruhun öznel sanatları olduğunu bildirdi. Belirli sanatlar güzellik ideasının öz açımının evrensel tipleridirler. Ama öz gelişimli güzellik tininin, güzellik idealinin en tam dışsal belirişine erişebilmesi, dünya tarihinin sayısız çağlar boyunca sürecek evrimini gerektirir. Dünyada sanatın görüngüsü ve tarihsel gelişimi “kavram” tarafından zorunlu kılınırlar. Eş deyişle, tinin tarihteki mantıksal ve ussal sürecine anlatım verirler. [12]

“Güzellik ve hakikat bir anlamda özdeştirler. Özellikle güzel, kendi başına doğru olmak zorundadır. Ama duruma daha yakından bakılınca doğru ve güzel aynı zamanda farklıdırlar. İde, ‘kendinde’sine, tümel ilkesine uygun ide halinde bulunduğu ve düşünce olarak düşünce olduğu zaman doğrudur. O zaman düşünce için var olan, onun dış ya da duyulur varoluşu değil, sadece tümel idedir. Bununla birlikte, ide, dışsal olarak gerçekleşmek ve doğal ve tinsel nesnellik olarak hazır bulunan belirli bir varoluşa ulaşmak da zorundadır. O salt haldeki doğru, aynı zamanda varoluşa da çıkar. İde, kendisi bu dışsal varoluşta dolaysızca bilinç için olduğu ve kavram dışsal görünüşüyle dolaysız birlik içinde kaldığı ölçüde, yalnızca hakikat değil, aynı zamanda ‘güzellik’tir. Bu yüzden ‘güzel’, idenin duyulur yansısı diye tanımlanır. Duyulur ve genel olarak nesnel olanın, güzellikte hiçbir bağımlılığı kalmaz. Onlar varlıklarının dolaysızlığını terk etmek zorundadırlar. Gerçekten de bu varlık, kavramın varoluşu ve nesnelliğinden başka bir şey değildir ve kavramı nesnelliği ile birleştiren gerçeklik olarak konulur. Bu gerçeklik bu nesnel varoluş içinde idenin kendisini temsil eden ve sadece kavramın yansısı olarak değer taşır. Güzel, kendi kendinde sonsuz ve özgürdür. İçeriği tikel ve bundan ötürü sınırlı olabilirse de yine, kendinde sonsuz bir bütünlük olarak, varoluş içinde özgürlük olarak ortaya çıkmak zorundadır. Çünkü güzel, kendi nesnelliğine karşı durmayıp, onunla birleşen ve bu içkin birlik, bu oluşup gerçekleşme sayesinde kendinde sonsuz olan kavramdır. Aynı şekilde kavram, kendi gerçek varoluşunu içten canlandırmakla, bu nesnellikte özgürdür. Çünkü kavram, güzellikte dışsal varoluşun kendi yasalarını izlemesine izin vermez. Çatısını ve görünen biçimini kendi kendine belirler.” Hegel (Estetik Dersleri, I, s. 144-150)[13]

Hegel, bir kısmı kendi arkadaşları olan büyük sanatçılar çağında yaşadı. Fakat Hegel, sanata Friedrich Schelling (M.S. 1775-1854)’in ve onun birçok diğer çağdaşlarının verdiği en yüksek konumu vermedi. İlkin, sezgi, kavram ve düşünceden daha aşağı bir araç olduğu için sanat, genel olarak mutlağı dinin ve felsefenin yaptığından daha eksik ifade eder. Felsefe, sanatı kavrayabilir fakat sanat felsefeyi kavrayamaz. İkinci olarak, modern zamanlarda sanat, bizim mutlak hakkındaki görünümünü erken zamanlardaki görüşleri açıkladığı kadar tam bir şekilde ifade edemez. Grek sanatı, Grek dünya görüşünü en yüksek belki de Grek felsefesinin yaptığından daha fazla uygunluk ve şıklıkla ifade etti. Romantik sanat bu kavrayışları Teslis [Trinity] olarak açıkça ifade edebilir. O bunu yaptığı sürece, sanat alanını açar ve klasik sanatın uyum ve güzelliğinden vazgeçer. Schelling, Grek sanatının modern zamanlarda aşılması bir yana, ona erişilmediğinde hemfikirdi. Fakat o bunun Homeros’unkine benzer bir modern mitolojinin kurulmasıyla ilerde gerçekleşeceğini umdu. Fakat Hegel, sanatın modern dünya görüşünün karmaşıklığını daha fazla kavrayamayacağına ve mutlağın ifadesi için ilksel bir vasıta olarak bir geleceğe sahip olmadığını ifade eder.[14]

Hegel’in sanatın sonu öğretisi, onun modern toplum görüşüne bağlıdır. Hegel ve Schelling her ikisi de sanatın, yetenekli bireylerin ya da dehaların dolayımsız ürünü olsa da daha geniş bir anlamda onların bağlı oldukları gelişmiş toplum veya halkın ürünü olduğunu savundular. Bu, sanatın sadece sanatçının doğuştan becerisine dayanmadığı, sanatın bir tarihi olması nedeniyledir. Schelling, toplumun veya devletin bir sanat yapıtı olabileceğine ve olması gerektiğine inanır. Hegel, bunun tersine, Grek toplumunun, sanatın uyum ve tutarlılığı özelliğine sahip olduğuna katılmakla birlikte, olgun döneminde, bu estetik idealin modern toplumda edinilebileceğine inanmadı. Modern insanlar, estetik olarak tutarlı bir bütün oluşturacak kadar derin düşünceli ve öz-bilinçli değillerdir. Ayrıca modern insanlar, sivil toplumun karmaşık ekonomik yaşamı içinde dağılmışlardır. Düşünüre göre, böylesi estetik dışı koşullarda büyük sanat yapıtları ortaya konulamaz.[15]

Hegel’in sisteminde sanatın yerine ilişkin resmî açıklaması, 1830’da kendi Ansiklopedi’sinin bazı yoğun paragraflarında ortaya çıkar. Sanat, din ve felsefe mutlak tinin üç aşaması, onun öz farkındalığının üç biçimidir. Bu aşamalar öncelikle kendi-bilgisine ilişkin seviyelerin kavramsal, epistemolojik bir sınıflandırması olarak anlaşılmalıdır. Ne var ki Hegel meseleyi bu aşamaları tarihsel bakımdan kavrar. Böylece her aşama belli tarihsel çağı temsil eder. Bu nedenle, sanat çağı Klasik Yunan’dır. Din çağı Orta Çağ’dır. Felsefe çağı ise modern dönemdir. [16]

Hegel’in sistemi içinde sanatın sistematik alanına yönelik en doyurucu açıklaması yalnızca Ansiklopedi’nin yoğun anlatımında göze çarpmaz. Aynı zamanda 1827 ve 1831 yılları arasındaki din felsefesi üzerine derslerinde de görülür. Burada, sanat, din ve felsefe arasındaki ayrım öz bilinç açısından değil, bilgi ya da anlayış üstünlüğü bakımındandır. Hegel, sanatın, dinin ve felsefenin, aynı konuyu, mutlağı ya da hakikati paylaştığını açıklar. Sanat mutlağı dolaysız görü biçiminde, din mutlağı temsil biçiminde, felsefe ise mutlağı kavramlar şeklinde ortaya koyar. Felsefe hem sanat hem de dinden daha yüksek düzlemdedir. Çünkü o, bütünü parçaları içinde kavrar. Ayrıca sadece bütünü değil, her tekil parçanın ona nasıl bağlı olduğunu da görür. Hegel, sanatı din ve felsefenin altında konumlandırıp hatta sanatın değerini yitireceğini bildirmesine rağmen, yine de sanata temel bir önem atfeder. Sanat mutlağın ilk ortamıydı. Böylece Hegel, bilişsel yetileri ampirik bilimler ve tarih üzerinde konumlandırıyordu. Sonlu dünyayla sınırlanmış olmasına rağmen sanat, doğa ve tarihin güncel olayları içinde ebediyi görmek suretiyle sonsuzu kavrayabilirdi. Aslında Hegel, sanata anlama yetisinden daha yüksek bir konum vermişti. Anlama yetisi, salt soyutlamalar içinde sıkışıp kalırken ve duyusallığın karşısına koyulurken, sanat, somut tümeli kavrayabilir ve anlama yetisini duyusallıkla uzlaştırabilirdi. Üstelik anlama yetisi, sanatın duyusal imgelerin aynadaki silik bir görüntüsü aracılığıyla olsa da iç yüzünü anlayabileceği hakiki sonsuzu kavrama gücünden yoksundu. [17]

Hegel’in sanatın bilişsel statüsüne yönelik tezi, en genel ve açık formülasyonunu “güzellik” tanımında bulur. Güzellik, idenin duyulur görünüşüdür. Bu formülün ardındaki en önemli iddia görünüş kavramının yeniden değerlendirilmesidir. Görünüş, içinde hakikatin gizlendiği ya da saklandığı yanılsama alanı olabilirdi. Fakat aynı zamanda hakikatin kendini açığa vurduğu veya ifşa ettiği örtük olanın açığa çıktığı bir alan da olabilirdi. Bilindiği gibi Platon, görünüşleri birincide ifade edildiği anlamda düşünmüş ve salt bu nedenle sanatı devletten dışlamıştı. O, formların zihinsel alanı ile duyular alanı arasında keskin bir ayrım yapmıştır. Sanatçı sadece duyu nesnelerini taklit ettiği için, onun eseri, görünüşün görünüşüne karşılık gelmekteydi. Böylece hakikatten iki adım gerideydi. Estetik’in girişinde Hegel, Platon’un argümanına karşı olan görünüş kavramını açıkça beyan ederek karşı çıkar. Hegel’e göre görünüş, öz için temel niteliktedir. Hakikat eğer belirip parıldamasaydı, hakikat olamazdı. Hegel duyu nesnelerini kendi başlarına gerçeklik olarak ele alamayacağımız konusunda Platon’la hemfikirdir ve şunu kabul eder. Sanatın yapabileceği her şey bu nesneleri taklit etmekle sınırlı olsaydı, sanat doğrusu istenirse gerçeklikten kopuk olurdu. Ne var ki Hegel’e göre sanat önemlidir.  Çünkü sanatın duyusal formları, onların ardında yatan daha tözsel bir hakikati dışa vurur. Duyusal dünyanın görünüşleri aldatıcı değil, açığa vurandır. Çünkü o, bir nesnenin tözsel biçimini somutlaştırır ve gerçekleştirir. Böylece sanat, duyusal görünüşlerle ilgilendiği ölçüde bir nesnenin içkin formunu dışa vurma gücüne sahiptir. [18]

“Doğru tin olarak tin, kendinde ve kendi içindir. Böylelikle, nesnelliğin ötesinde soyut bir kendilik olmayıp, onun içerisinde sonlu tinin içinde, bütün şeylerin özünün anımsanışıdır [réminiscence]. Özü içinde kendini yakalayan, böylelikle kendisi de özsel ve mutlak olan sonludur. Bu yakalayışın ilk biçimi, dolaysız ve tam da bu yüzden duyulur olan bir bilmedir. İçinde mutlakın kendisini görüye ve duyuma sunduğu duyulur ve nesnel şey biçiminde bir bilmedir. İkinci biçim tasarımsal bilinçtir. Üçüncüsü ise, mutlak Tinin özgür düşüncesidir. Duyulur görü biçimi sanata aittir, öyle ki hakikati duyulur şekillerle canlandırma kipi altında, özellikle de bu görünüş içinde bir anlam, daha yüksek ve daha derin bir anlatım taşıyan bir canlandırma içinde bilince ulaştıran sanattır. Ancak burada, kavram olarak kavramı bu duyulur öğe aracılığıyla tümelliği içinde yakalanır kılmak söz konusu değildir. Çünkü tam da bireysel görüngü ile olan birliği güzelin özüdür ve sanat yoluyla üretilmesidir. Gerçi bu birlik yalnız duyulur dışsallıkta değil, tasarım öğesi halinde sanatta da gerçekleşir ve özellikle şiirde durum böyledir. Ama bu en tinsel sanatta bile anlamla bireysel biçimin birliği, bu birlik tasarımsal bilinç için de söz konusu olsa, yine vardır ve her içerik dolaysız bir tarzda yakalanıp tasarıma götürülür.” Hegel (Estetik Dersleri, I, s. 130-132)[19]

 

Hegel’e göre, sanatçının topluluğundan yabancılaşmasının somut örneği, çağdaş romantik sanattır. Sanatsal yabancılaşmanın estetiği romantik ironidir. Romantik sanatçı eleştirel güçlerini bütünüyle geliştirmiş olduğu için her şeyden uzak kalmıştır. Onun ironisi kopukluğunu, herhangi bir içerikten uzak durmaya ve onu eleştirmeye yönelik arzusunu dışa vurmuştur. Hiçbir şey, herhangi bir şeyi sanat eserine dönüştüren yaratıcı kudretin üzerinde yer alamaz. Sonuç, sanatın ana meselesini, bir kültürün temel değerlerini ve inançlarını, yitirmesi ve böylece temel ihtiyaçlarına ve özlemlerine seslenememesidir. Sanat şimdi kendini ifade edişten daha bayağı hale gelmişti ve kendilerini ifade eden bireyler kadar farklı formu varsaymaktaydı. Gelgelelim, sanat sadece ‘kendini ifade ediş’ olsaydı, o zaman kültürde veya tarihte bir rol oynamış olmayacaktı. Şüphesiz ki sanat ölmemişti ve sanatçı kendini ifade etmeye devam ettiği sürece devamlılığını sürdürecekti. Fakat burada söz konusu olan hayati soru, sanatın hala önemli olup olmadığı, bireyin ”kendini ifade etmesi” dışında bir öneminin olup olmadığıdır. Hegel’in buradaki cevabı kesin bir “hayır”dır. Dolayısıyla Hegel’in sanatın geçiciliğine yönelik teorisi temelde modern politiğe ve kültüre özgü yabancılaşma teşhisine dayalıydı. Onun bu teorisi klasizminden bağımsızdı. Modern dünyada sanatın karşılaştığı temel zorluk, devletle yüzleşirken karşılaşılan zorlukla aynıydı. Öznellik hakkının şiddetli biçimde yabancılaştıran gücü. Hak, bireyi devletten ayırdığı gibi aynısını sanatçıya ve çağının kültürüne de yapmıştır. Sorunun kaynağı sabittir, çünkü öznellik hakkı modern devlet için temel nitelikteydi ve karakteristikti.[20]

Belki, şu sorulabilir. Neden, Hegel, tıpkı modern birey ile devlet arasında söz konusu olabilecek bir uzlaşma gibi modern sanatçı ile onun çağı arasındaki bir uzlaşma olabileceğini düşünmemişti? Bu, neden sanatçının temel inancının ve kültürünün değerlerini daha yüksek düzlemde dışa vurduğu, daha yüksek düzeydeki bir sentez değildi? Ancak sadece bu soruyu sorduğumuzda, Hegel’in sanat hakkındaki kötümserliğinin altında yatan nedenleri anlayabiliriz. Zira o daima modern bireyin toplumla ve devletle uzlaşmasının sadece refleksiyon düzleminde vuku bulacağını vurgulamıştı. Modern toplumun ve devletin yapısı eleştirel akliliğin taleplerini karşılamak zorunda kalacaktı. Ve işte tam da bu talepler sanatın karşılayamadığı taleplerdi. Sanat, bağlantısız eleştirel bir akla değil, duyular ve duygulara hitap ediyordu. Modern bireyin eninde sonunda ihtiyaç duyduğu şey bir açıklama, bir akıldı. Bir alegori, bir roman ya da bir oyun değildi.[21]


[1] Hegel, Seçme Parçalar, S: 386 / Çeviren: Hüseyin Demirhan.

[2] Prof. Dr. Onur Bilge Kula, Hegel Estetiği ve Edebiyat Kuramı -I- Giriş.

[3] Frederick Beiser, Hegel, S: 355-356.

[4] Prof. Dr. Onur Bilge Kula, Hegel Estetiği ve Edebiyat Kuramı -I- Giriş.

[5] Hegel, Seçme Parçalar, S: 383 / Çeviren: Hüseyin Demirhan.

[6] Prof. Dr. Onur Bilge Kula, Hegel Estetiği ve Edebiyat Kuramı -I- Giriş.

[7] http://auzefkitap.istanbul.edu.tr/kitap/sosyoloji_lisans_ao/estetik.pdf

[8] Hegel, Seçme Parçalar, S: 385 / Çeviren: Hüseyin Demirhan.

[9] Frederick Beiser, Hegel, S: 358-359.

[10] Frederick Beiser, Hegel, S: 358-359.

[11] Sahakian, Felsefe Tarihi, S: 182.

[12] Sahakian, Felsefe Tarihi, S: 182-183.

[13] Hegel, Seçme Parçalar, S: 389-390 / Çeviren: Hüseyin Demirhan.

[14] Hegel_Sanat_Guzellik_ve_Estetik_Kavramlari_cev_metin_bal.pdf (Prof. Dr. Metin Bal kişisel web sitesi)

[15] Hegel_Sanat_Guzellik_ve_Estetik_Kavramlari_cev_metin_bal.pdf (Prof. Dr. Metin Bal kişisel web sitesi)

[16] Frederick Beiser, Hegel, S: 361-362.

[17] Frederick Beiser, Hegel, S: 363-368.

[18] Frederick Beiser, Hegel, S: 369-370.

[19] Hegel, Seçme Parçalar, S: 385 / Çeviren: Hüseyin Demirhan.

[20] Frederick Beiser, Hegel, S: 382-383.

[21] Frederick Beiser, Hegel, S: 383.

Defne ÖZDEMİR
Latest posts by Defne ÖZDEMİR (see all)