Göbekli Tepe İzlenimleri (VI)

Turna Semahı

Göbekli Tepenin zirvesindeki ziyaret ağacının dibinden etrafa bakıyorum. Üzeri metal konstrüksiyonla kapalı alanda kazılar devam ediyor anlaşılan, çünkü o tarafa geçiş yok. Arkeolog Klaus Schmidt’in dediğine göre, bir yerleşim yeri değil, münhasıran bir tavaf kompleksi (moda deyimle Külliye!) olduğu anlaşılan bu tepede yapılan jeomanyetik araştırmalar, açılmayı bekleyen onlarca mabette yaklaşık 200 tane daha dikili taş gömülü durmakta olduğuna işaret etmektedir.

Göbekli Tepe kabartmalarına bakıp, “burası muzır yabanıl hayvanlar (muzır çünkü Göbekli Tepe kabartmalarını oluşturan hayvanların hemen hepsi erekte haldeki poşetlik erkek hayvanlar!) ile dolu ürkütücü bir yer” diyen Çatalhöyük arkeoloğu Ian Hodder, de  burasının yerleşiklerin kurduğu bir yer değil, yerleşimi tetikleyen (yani cennetin terkine yol açan) bir yer olduğunu düşünmektedir.

Laf aramızda konuyla ilgili tuğla kalınlığında kitap yazan biri, bu cennet metaforunu öyle ileri taşımış ki, kutsal kitaplarda anlatılan cenneti fiziki  koordinatlarıyla birlikte, Mezopotamya’nın aşağılarında değil, bereketli hilalin bu kuzey ucunda olduğunu kanıtlamaya kalkışmış.

Dediğine göre, Eski Ahit’in anlatısında Cennet(Eden)’den bir ırmak doğmakta ve bu ırmak dört kola ayrılmaktadır. Bunlar sırasıyla Pişon, Gihon, Dicle ve Fırat’tır. Gihon, Aras nehrinin kutsal kitaptaki adıdır. Pişon ise Zap suyudur. Son soykırım, katliam ve sürgüne kadar Nesturîlerin Hakkariya bölgesindeki Patriklik merkezi olan  Koçyanis’teki Patrik hazretleri de mektuplarını ‘Cennet Bahçesi nehrinin kıyısındaki hücremden’ diye imzalamaktadır. (Google Earth’ün merceğinden bakınca Koçyanis harabelerinin seçildiği yerin Türkleştirilmiş adının Konak olduğu görülüyor).

Böylece cennetin bahçelerini, dört nehrin dördünün de doğduğu Bingöl dağında arayan yazarımız üşenmez, gördüğü bir rüyanın da etkisiyle Bingöl dağının eteğindeki Varto’dan, Muş Xaçreş dağının kuzey yamacındaki Darasor (Türkleştirilmiş adı Kızılağaç) kasabasının sırtlarına kadar bir manastır harabesinin keşfine çıkar. Derken, Darasor sırtlarında, adının Dêrasor olduğunu kendi kaynaklarından teyit ettirdiği bu harabeye ulaşır.

Olur mu olur! Masum hayallerin kimseye zararı olmaz. Yazarımız da kendi hayallerinin ve rüyalarının eşliğinde dini efsanelerin ve tarihi mitlerin süslediği keyifle okunan masum bir eser yazmış. Hadi öyleyse biz de bir hayal kuralım;

Bizim kuracağımız hayal de masum çünkü 12 bin yıl öncesine dair bir hayal kuracağız, din soslu politik hakimiyetin arkasına sığınarak, “belden yukarıları çıplak, elleri deri eldivenli, başları siyah bandanalı 70-100 kişilik bir grup, Karacadağ tarafından gelerek kutsal Göbekli Tepe’nin T başlı dikilitaşlarının tepesine etti” türünden, ıstırap çeken ruhların hastalıklı fantezilerinin beslediği korkunç hayaller kuracak değiliz. Neticede sığındığımız gölge, Göbekli Tepedeki kurumaya yüz tutmuş ziyaret ağacının gölgesidir, muktedirlerin kudretli gölgesi değil ki.

Öyle görünüyor ki Carl Gustav Jung, “İnsanın  doğasını anlamak mecburiyetimiz var, çünkü yeryüzündeki mevcut tek gerçek tehlike insanın kendisidir, çünkü insan yeryüzündeki kötülüklerin tümünün biricik kaynağıdır” derken bir hekim olarak tanık olduğu bu hastalıklı ruhlardan bahsetmektedir. Hayır, ben böyle yalanlara inanmam dememeli hemen, çünkü herkesin inanmayı tercih ettiği yalanlar vardır ve eğer bir yalana inanmamışsak yalanı reddettiğimiz için değil, o yalanın içine sarılıp bize sunulduğu dini, siyasi, ideolojik, etik ambalajı itici bulduğumuz içindir. Yoksa herkes tercihlerine uygun yalanları sever ve sahiplenir ki herhalde Göbekli Tepeden bu yana edindiğimiz en hakiki maharet, din ve ideoloji formunda yalan üretmek ve yalana inanmak olmuştur.

Hayalimize dönersek, 12 bin yıl önce atalarımızın Cenneti terk ettiği bu noktadan etrafa bakabilseydik neler görürdük. Güneyinde Harran’ın uzandığı, diğer üç tarafını tepeleri buzul kaplı, yamaçları yeşile bürünmüş Karacadağ, Bingöl ve Toros dağlarının çevrelediği cennetin bu tepelik yerinde, nasıl bir manzara olabilirdi?

Eriyen kar sularının beslediği kimi durgun kimi hırçın akan sular,  cennet nehirlerine can veren, gök mavisinin rengine bürünmüş ab-ı hayatı taşıyan çaylar, dereler, karlı zirvesi uzaklardan görünen (DNA testlerine göre kültüre alınmış olan tahılın ana yurdu) Karacadağ eteklerindeki düzlüklerde insan boyunu aşan yabani arpa ve buğday otlakları, batıdan akan Fırat vadisinde fıstık ağaçları, Newala Çori yakınlarındaki geçitten Fıratı geçmeye çalışan ceylan sürüsünü avlamak için, yılan zehiri sürülmüş çakmak taşı uclu mızraklarıyla, gizlenmiş bekleyen avcılar, güneyde Harran ovasında meyvesinin bolluğuna boyun eğmiş meyve ağaçları, ceylan sürülerinin ve çeşit çeşit yaban hayvanlarının cirit attığı yeşile boyanmış sulak alanlar,  göklerde harika desenler yaratarak uçmakta olan kaz, toy, kelaynak, leylek sürüleri ve dört bir yandan sökün eden turnaların yaşam sevinci dolu büyüleyici dansları…

Klaus Schmidt, ‘Göbekli Tepe En Eski Tapınağı Yapanlar’ adıyla çevrilen kitabında, Göbekli Tepe kabartmalarında sıkça görülen turnalardan, anlam arayışı bağlamında da söz eder ve hemen hemen tüm antik uygarlıklarda farklı temalarla ortaya çıkan turnaların antik çağlardan ne gibi mesajlar taşıdığı üzerine dikkatli değerlendirmeler yapar.

Turnaları Göbekli Tepe avcılarının gözünden görmek isteyen, Fırat nehri kenarındaki 9 bin yıl öncesine tarihlenen bir höyükteki duvardan çıkarılan (eğer savaşın doğal bir parçası olan bir talana uğramadıysa) Deyrizor müzesinde olması gereken ve görseli burada yer alan duvar resmine bakabilir.

Peki, bizi bugünden alıp, dans eden insan ayaklı turna kabartmasını Göbekli Tepedeki 2 numaralı dikilitaşa işlemekte olan avcı ustayı izlemeye ve kulaklarımıza fısıldadıklarını duymaya götürecek bir araç yok mu? Bence var; müzik eşliğinde turna dansı. Onbinlerce yıldan beri, eski yeni tüm farklı kültürlerin, geriye doğru tüm kuşakların, en az yalana batmış, ortak lisanı dans ve müziktir. O halde telli turna ezgisi eşliğinde “Turna Semahı”yla bu yolculuğa çıkabiliriz.

Konuyla ilgili diğer bölümler: 1 – 2 – 3 – 4 – 5 – 6 – 7 – 8 – 9

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları