Facia


Netflix’te yayınlanan The Crown (Kraliyet) dizisini seyretmiş, seyretmemişseniz de mutlaka duymuşsunuzdur. Dizi 1950’lerden başlayarak İngiliz siyasi tarihine ışık tutuyor.

Dizinin bir bölümünde, Galler’de 1966 yılının Ekim ayında gerçekleşen Aberfan faciası ele alınıyor.

Neydi Aberfan faciası?

Aberfan Galler’de, kömür madenciliği ile geçimini sağlayan bir köy. Madenlerden, 50 yıl boyunca çıkartılan ve yığılarak neredeyse dev bir tepe boyutuna ulaşan, 40 bin metreküp hacmindeki maden atığı,günlerce süren aşırı yağış sonucu gevşiyor, kayarak köydeki binaları altına alıyor. 18 ev ve iki kır eviyle birlikte Pantglas ilkokulu binasını da yutuyor. Faciada, yaşları 7 ila 10 arasında değişen 116 çocuk ve 5 öğretmen de dahil olmak üzere toplam 144 kişi hayatını kaybediyor.

Halk, olaya ilişkin olarak politikacıları suçluyor. Yığının altından bir su kaynağı geçtiğini, yığının normalde izin verilen büyüklüğün beş katına ulaştığını, defalarca uyarıda bulunmalarına rağmen görmezden gelindiğini söylüyorlar. Her facianın ardından söylenen şeyler, özne ve fiil değiştirilerek tekrarlanıyor…

Olay, Avrupa’nın göbeğinde, gözler önünde yaşandığı için etkileri ve sonuçları da ona göre büyük oluyor. Bu nevi diziler ve filmlerde işlenmesi sayesinde Aberfan ve benzeri bölgelerde yaşananlar biraz daha yayılma, kamuoyuna mal olma şansı buluyor. Böylelikle önlemler alınması ve risklerin azaltılması şansı yükseliyor.

Ancak, sesini bu kadar duyurma imkanı bulamayan facialar da var. Üstelik çok daha korkunç boyutta olmalarına karşın…

Sizleri medeniyetten (!) biraz uzaklaştırıp doğuya götürmek istiyorum. Yer Hindistan. Şehir Bhopal. 1984 yılının Aralık ayı. Amerikan şirketi Union Carbide,  Hindistan‘ın göbeği Bhopa‘de kurduğu böcek ilacı üretim tesisinde son hız üretime devam ediyor. 3 Aralık gecesi, işler ters gidiyor ve etkin kurgulanmayan kontroller, tesisin bakımsızlığı ve yetersiz teknoloji kullanımı sebepleriyle fabrikadan yanlışlıkla (!) 40 ton metil isosiyanat gazı dışarı sızıyor. O gün koşullar, maalesef insanların aleyhine. Sızan yoğun sis tabakası halindeki gaz, esintiyle şehrin üzerine doğru hareketleniyor ve fakir, çoğu kapısız binalarda uyuyan insanlara kolaylıkla erişiyor. Her kaynakta farklı rakamlar verilse de sonuç: 4.000 – 18.000 kişinin hayatını kaybetmesi, 150.000’den fazla insanın zehirlenmesi… Maalesef bu kadarla da kalmıyor. Zehirlenmenin etkileri sonraki kuşaklara da sarkıyor ve sakat doğumlar görülüyor.

Bu kaza sonrasında (tabii kaza olarak adlandırılabilirse), yukarıda saydığımız olumsuzluklar sebebiyle kazanın göz göre göre geldiği muhtelif kaynaklarda yazılıp çizilmiş. Bhopal eyaleti doğal afet bölgesi ilan edilmiş. Greenpeace’in, bölgede 2004 yılında (olaydan tam 20 yıl sonra) ölçümler yaptığı ve toprakta normalin “6 milyon katı” toksik madde bulunduğunu tespit ettiği de ifade ediliyor.

Faciadan birkaç yıl sonra Union Carbide aleyhine dava açılmış. Dava, 2010 yılında sonuçlanmış ve hepsi de Hintli olan yerel yöneticilerden sekiz kişi ikişer yıl hapse ve her biri iki bin dolar para cezasına mahkum edilmiş. Hindistan Hükümeti de, faciayı takiben Union Carbide’dan 3,3 milyar dolar tazminat talep etmiş ancak sonrasında anlaşmaya varılarak 470 milyon dolara razı gelinmiş. Firmanın ABD’li genel müdürü ise olay sonrası ABD’ye kaçmış ve hiçbir zaman yargılanmamış.

Bu olayları sizlere aktarmamın sebebi sızlanmak ya da gelişmiş ve gelişmekte olan ülke kıyasına girerek zaten bilinen klişeleri tekrarlamak değil.

Dünyanın neresinde gerçekleşirse gerçekleşsin, facialar (başedilemeyecek büyüklükteki tabiat olaylarını dışarıda tutuyorum) etkin kurgulanmayan kontroller, yeterince denetlenmeyen süreçler ve bir noktada (genelde tetikleyici olarak) insan hatası kaynaklı olarak meydana geliyor. Doğası gereği de kaçınılmaz değiller. “Sakınmak” ya da en azından “etkilerini azaltmak” mümkün. Neyle mi? Risk yönetimiyle…

Bir iş yaparken, irili ufaklı hangi risklerle karşı karşıya olduğumuzu bilmek gerekiyor. Bunların her birinin, ayrı ayrı verebileceği hasarlar hakkında bilimsel veriye sahip olmamız gerekiyor. Daha da önemlisi, bunu faydalı bir zihinsel egzersiz olarak bırakmayıp yüksek hasar yaratma potansiyeli taşıyanlardan başlamak üzere bu riskleri azaltacak önlemleri planlamamız ve hayata geçirmemiz gerekiyor. Bu adımlar, başarıya giden yolu açıyor…

Bizim yukarıda uzun uzadıya tanımladığımız süreci, büyük düşünür ve fikir lideri, Mustafa Kemal Atatürk kısa ve öz bir şekilde ortaya koymuş. Şöyle diyor: “Ben, bir işte nasıl başarılı olacağımı düşünmem. O işe neler engel olur, diye düşünürüm. Engelleri kaldırdım mı, iş kendi kendine yürür.”

Sanırım, neyin, nasıl yapılması gerektiği konusunda daha açık bir tanım vermek mümkün değil…

Bireylerin, kurumların ve devletlerin risklerini etkin şekilde yönettiği, yaşamların mutlu sürdürüldüğü, böylesi faciaların kendisine yer bulamadığı bir dünyaya hızla erişmek dileğiyle.

Bir sonraki yazıda görüşene kadar, sağlıcakla kalın.

Özgün ÇINAR
Latest posts by Özgün ÇINAR (see all)