Bu kriz o kriz

2017’nin yılsonu göstergeleri netleştikten sonra Aralık ayından itibaren ekonomistler, 2018’de ekonomik sorunların artacağını ve bir kriz durumumun ortaya çıkacağını öngörüyorlardı. Bu bağlamda, yüksek borçluluk-aşırı dış kaynağa bağımlılık kıskacındaki Türkiye ekonomisinde döviz girişlerinin yavaşlayacağı, buna bağlı olarak kurlarda hızlı bir yükselişin olacağını, enflasyonun ivme kazanacağını, yoksulluk ve işsizliğin artacağını vb olumsuz gelişmelerin yaşanacağı ve bu nedenle 2018’in, 2017’yi de aratacağını vurguluyordu. Aynı şekilde siyasetçilerde 24 Haziran 2018 erken seçim kararı alınmasının gerçek nedenini olası bir ekonomik krize bağlamışlardı. Nitekim dövizdeki dalgalanmalar ve özellikle doların Türk lirası karşısında değer kazanmaya başlaması AKP-MHP ittifakını hızla erken seçim kararına götürmüştü.

Bahçeli’nin 16 Nisan’daki grup toplantısında “Türkiye’nin 3 Kasım 2019’a kadar dayanması kolay değildir. Bu tarihe ulaşmak her dakika zorlaşmaktadır. Ülkemizin cumhurbaşkanlığı sistemine acilen geçmesi acil bir hal almıştır. Mahalli idareler seçiminden sonra neyle muhatap kalacağı belli değildir” diyerek seçime gitme gerekçesini açıklamıştı.  Bir gün sonra da Erdoğan, “Suriye’deki gelişmelerin hızlandığı makroekonomik değerlerden büyük yatırımlara kadar her konuda çok önemli kararlar vermemiz gereken bir dönemde seçim konusunu ülkemizin gündeminden bir an önce çıkarmamız şarttır” diyerek benzer açıklamalar yapmıştı. Baskın seçimin gerekçesi her iki totaliter lider için de aynıydı, işi daha fazla uzatmak AKP ve MHP’nin aleyhine gelişmelere gebeydi. Böylelikle erken seçim kararını Bahçeli açıkladı, tarihi ise Erdoğan belirledi. Bu seçim her şeyden önce iki partinin ittifakına dayanan ve toplumun çoğunluğunu dikkate almayan bir rejim değişikliği seçimi olduğu için, seçimin kaderi ülkenin geleceğini ve hem de AKP-MHP koalisyonunun geleceğini belirleyecek önemdeydi.

Anayasada erken seçimin en erken 90 günlük süre tanımasına, 16 Nisan Anayasa değişikliğine göre yeni sisteme 3 Kasım 2019’de geçileceğinin vurgulanmasına ve bu süreçte uyum yasalarının çıkarılması zorunluluğuna rağmen, AKP-MHP koalisyonu baskın seçim kararı aldı. 24 saatlik siyasi bir operasyon yapıldı: önce Bahçeli konuştu, ardından Erdoğan ile Bahçeli kısa bir görüşme yaptıktan sonra, aynı saatlerde mecliste OHAL’i uzatma kararı alınırken, Erdoğan seçim tarihini açıkladı. Böylelikle Anayasa oylamasında hile yoluyla yapılan fiili durum devam ettirilerek, anayasa ve yasaları dikkate almayan baskın seçim yoluyla siyasi bir darbe daha gerçekleştirilerek Başkalık rejimine geçişin adımı atıldı.

Bu bakımdan muhalefet partilerinin “Hodri meydan” filan diyerek erken seçime katkıda bulunmaları ve sorunu “seçimden kaçmama”, “seçimden korkmama” moduna sokmaları bu gerçeği göz ardı etmeleri anlamına geliyordu. Oysa muhalefet partileri, siyasal ve toplumsal meşruiyeti olmayan bu baskın seçim için, “Tamam kardeşim, biz de seçime varız. Ama bu koşullarda seçim olmaz. Önce OHAL’i kaldırın ve seçimi demokratik koşullarda yapın. Bütün partilere eşit propaganda imkanı sağlayın!” diyerek ortak bir tavır sergileyebilirler ve tersi bir durumda seçimlere katılmama kararı alabilirlerdi. Böyle bir durumda AKP-MHP iktidarı o koşullarda tek başına seçim yapmayı göze alamazdı.

Ama böyle olmadı, tüm muhalefet partileri hep bir ağızdan “Nasıl olsa kaybedeceksiniz” gibi “kahramanlık” söylemiyle adeta iktidarı alkışlamıştı. Muhalefet en azından AKP ve MHP’nin kazanamayacağı bir erken seçimi neden göze alabildiğini sorgulayabilseydi, daha mantıklı bir karar alabilirdi. Ekonominin gidişatı herkes tarafından ve özellikle de uzmanlar tarafından açıkça görülmesine rağmen muhalefet bir basiretsizlik örneği olarak seçimi kabul etti. Eğer seçimler zamanında, yani Kasım ayında yapılsaydı, ne Erdoğan seçilebilir ne de AKP-MHP ittifakı mecliste çoğunluğu sağlayabilirdi.

Öte yandan şimdi yaşanmakta olan döviz krizine karşı sol ve sosyalist kesimi tavrı içler acısı bir durum yaratıyor. Bu durumu Facebook’da bir arkadaşım, “Devrimci arkadaşlarımızın paylaşımları döviz bürosu dijital panosu gibi” diyerek en özlü şekilde özetledi. Gerçekten de dolar yükseldikçe Facebook an be an bu yükselişin rakamlarını yazarak ya da bu duruma sevinerek paylaşım yapanlar var. Ekonomik krizin ve sonuçlarının nasıl olacağını bilmeyen/düşünmeyen, krizin asıl yükünün işçi ve emekçi kesimlere yükleneceğinin bilincinde olmayan kesimlerin bu tavrı, sorunu soyut bir antiemperyalizme götürerek kendilerini avutan kesimler arasında bir ciddiyetsizlik paralelliği yaşanıyor. Daha geniş bir kesim ise hiçbir şey olmamış gibi sessiz kalıyor, daha doğrusu bir tepki vermiyor. Erdoğan işi ABD’nin ekonomik saldırısıyla izah ederek kitleleri dış güçlere doğru yönlendirirken, muhalefet partileri de susuyor veya işin kılı tüyü ile uğraşıyor.

Yaklaşık 3-5 yılda bir ekonomik krizler yaşayan Türkiye’nin bu krizi hepsinden daha ağır sonuçlar yaratabilecek potansiyel taşıyor. Krizin ağırlığı her yerden ve her alandan hissediliyor. Krizin göstergesi sadece doların yükselmesi değil. Kredi faizi yüzde 25’i buldu. Her şeyiyle dışa bağlı kırılgan bir ekonomi de olacaklar bellidir. Önümüzdeki günlerde iğneden ipliğe kadar her şey zamlanacak: petrol, doğal gaz, ulaşım, temel ihtiyaç maddeleri vb. her şeye zam üstüne zam gelecek. Enflasyon olağanüstü düzeyde artacak. İnşaat sektöründeki iflasları, diğer sektörler izleyecek. Fabrikalar ya kapanacak ya da işten atılmalar artacak, böylece işsizlik oranı yükselecek.

Dış borçlar ödenemez hale gelmiş olduğu için ya IMF’nin ya da Almanya, Fransa, İngiltere ile direkt ilişkiler kurulacak veya Rusya ve Çin’in kapıları çalınarak borç istenecek. Biriken borçlar yeni borçlarla kapatılmaya çalışılacak. Böylelikle borçları döndürmek için yeniden ve muhtemelen daha ağır koşullarda borçlanılacak. IMF’nin kademeli borç ödeme yöntemi kabul edilmezse –ki Erdoğan’ın IMF’nin kapısını çalmaması mümkün- küresel güç dengelerinde eksen kaymasına yol açabilecek Çin’in veya Rusya’nın koşulları kabul edilecek.

 

 

 

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları