Bahçeli artık siyaset yapmıyor; siyasetin kendisini askıya alan bir dil rejimi kuruyor. Ortada bir program yok, bir hedef yok, bir yön yok. Bunun yerine, sürekli yeniden üretilen bir sis var. Grup toplantılarında kurulan cümleler, sosyal medyaya bırakılan yarım imalar, bilinçli olarak tamamlanmayan göndermeler… Hepsi aynı işleve sahip: anlamı dağıtmak.
Çünkü anlam dağıldığında siyaset geri çekilir. Siyasetin geri çekildiği yerde ise yorum başlar. Dedikodu, niyet okuma, sezgi ve spekülasyon devreye girer. Bugün kamuoyunun geniş bir kesimi, hayat pahalılığını, işsizliği, güvencesizliği, kadın cinayetlerini ya da hukuk düzeninin çöküşünü değil; tek bir soruyu tartışıyor: “Bahçeli ne demek istedi?”
Bu soru masum değildir. Bu soru, yanıtı olmayan bir sorudur. Olmaması için özellikle tasarlanmıştır. Çünkü Bahçeli’nin sözleri bir şey söylemek için değil, söylemeyi ertelemek için kuruludur. Her ihtimali açık bırakan, her yorumu mümkün kılan bu dil, siyasal içeriği değil; yorumu siyasetin yerine ikame eder. Böylece siyaset, kendini açıklayan bir pratik olmaktan çıkar; yorumcuların insafına terk edilmiş bir metne dönüşür.
Burada karşımızda duran şey bir belirsizlik değil, örgütlü bir boşluktur. Louis Althusser’in ideoloji tarifini hatırlamak gerekir: ideoloji yalnızca ne söylendiğiyle değil, neyin söylenemez hale getirildiğiyle işler. Bahçeli’nin dili, tam da bu söylenemez alanı genişletir. Enflasyon konuşulmaz. Yoksulluk konuşulmaz. Emek sömürüsü, kadın cinayetleri, işçi ölümleri, hukuk yıkımı konuşulmaz. Onların yerini, metaforların yorumu alır.
Bu noktada medya sahneye çıkar. Özellikle muhalif kanallar… Akademik sıfatlarla, eski görevlerle, “tecrübe”yle donatılmış isimler, bu sisin gönüllü taşıyıcılarına dönüşür. Saatler süren açık oturumlar, düşüncenin ilerlediği değil; zamanın tüketildiği alanlara dönüşür. Konuşma vardır ama düşünce yoktur. Sözcük vardır ama yön yoktur. Herkes konuşur, hiçbir şey yerinden oynamaz.
Egemen ideoloji, yalnızca iktidarın diliyle kurulmaz. Muhalefetin diliyle de yeniden üretilir. Bahçeli’nin sözlerini ciddiyetle çözmeye çalışan her tartışma, aslında onun kurduğu oyuna dâhil olur. Çünkü bu oyun, gündem kurmak değil; gündemi kilitlemek üzerine kuruludur. Gerçek çelişkiler sahneden çekilir, yerlerine semantik tartışmalar yerleştirilir. Sınıf mücadelesi, yerini kelime analizlerine bırakır.
Antonio Gramsci’nin hegemonya kavramı burada yeniden düşünülmelidir. Hegemonya, yalnızca zorla değil; alışkanlıkla, tekrarlarla, kabulle kurulur. Bugün kamuoyu, anlamsızlığı siyasetin doğal hali olarak kabullenmeye alıştırılıyor. Siyasetin açıkça konuşmak değil, ima etmekten ibaret olduğu fikri yerleşiyor. Yurttaş, siyasal özne olmaktan çıkarılıp bir izleyiciye, bir yorumcuya indirgeniyor.
Oysa siyaset, Marx’ın hatırlattığı gibi, maddi yaşamın dili olmak zorundadır. İnsanlar geçinemediğinde, barınamadığında, öldürüldüğünde ya da susturulduğunda; siyaset susamaz. Ama Bahçeli’nin dili tam da bu suskunluğu örgütler. Onun gücü, söylediklerinde değil; söylenmeyeni örten sisin yoğunluğundadır.
Büyük ironi şuradadır: Herkes Bahçeli’yi konuşurken, konuşulan Bahçeli değildir. Konuşulan şey, onun etrafında bilinçli olarak bırakılan boşluktur. Ve bu boşluk büyüdükçe, gerçek siyasal mücadele alanı daralır.
Belki de artık sorulması gereken soru şudur: “Bahçeli ne demek istedi?” değil, “Biz neden hâlâ bunu ciddiye alıyoruz?” Çünkü asıl mesele onun ne söylediği değil; bu sisin içinde kaybolmayı neden olağan kabul ettiğimizdir. Ve bu sorunun yanıtı, yalnızca Bahçeli’yi değil, bu siyasal düzenin bütün mantığını ele verir.
- Bahçeli Ve Anlamın Askıya Alındığı Siyaset - 4 Şubat 2026
- Epstein Dosyaları Açılırken: Güç, Ahlak Ve Sessizlik Rejimi - 3 Şubat 2026
- Adaletin Sustugu Yerde Mafya Konusur, Medya Alkışlarsa Gazetecilik Susar - 30 Ocak 2026
















