Ateist Felsefenin Çöküşü ve Alice Harikalar Diyarında – 1


Adnan Hocacıların, “ateizm” ve “Darwinizm” eleştirisi özelinde; daha çok doğadaki “akıllı tasarım” ve “yaratılış” başta olmak üzere hararetle savundukları görüşlerini ortaya koydukları 2003 yapımı “Ateist Felsefenin Çöküşü” adlı belgesel, basit bir dini belgesel olmanın ötesinde, dindar çevrelerin bilim ve felsefeye hangi gözle baktıklarının tipik bir örneğini oluşturması açısından farklı bir önem arz ediyor… 

Belgeselim kritiğine geçmeden önce deşifresini hiçbir değişiklik yapmadan aktarıyorum:

“Ateizm, yani Allah’ın varlığını inkâr düşüncesi, eski çağlardan beri varoldu. Ancak bu fikrin asıl yükselişi, 18. yüzyıl Avrupa’sındaki bazı din karşıtı düşünürlerle başladı. Denis Diderot (1713-1784), Baron d’Holbach (1723-1789) veya David Hume (1711-1776) gibi materyalistler, madde dışında bir varlık âlemi bulunmadığını öne sürdüler. 19. yüzyıla gelindiğinde ateizm daha da yaygınlaşmıştı. [Ludwig] Feuerbach (1804-1872), [Karl] Marx (1818-1883), [Friedrich] Engels (1820-1895), [Friedrich] Nietzsche (1844-1900), [Emile] Durkheim (1858-1917) ya da [Sigmund] Freud (1856-1939) gibi düşünürler, ateist düşünceyi farklı bilim ve felsefe alanlarına uyguladılar.

Ateizme en büyük desteği sağlayan kişi ise, yaratılışı reddeden ve buna karşı evrim teorisini öne süren Charles Darwin (1809-1882) oldu. Darwinizm, ateistlerin asırlardır cevap veremedikleri “canlılar ve insan nasıl var oldu” sorusuna sözde bilimsel bir yanıt öne sürdü. Doğanın içinde, cansız maddeyi canlandıran ve sonrada ondan milyonlarca farklı canlı türü türeten bir mekanizma olduğunu iddia etti ve pek çok kişiyi bu yanılgıya inandırdı.

19.yüzyılın sonlarında, ateistler, kendilerince her şeyi açıkladığını sandıkları bir dünya görüşü oluşturmuşlardı. Evrenin yaratılmış olduğunu inkâr ediyor ve buna karşı, “evren, sonsuzdan beri vardır, başlangıcı yoktur” diyorlardı.

Evrendeki düzen ve dengenin tesadüflerin sonucu oluştuğunu ileri sürüyor, kâinatta hiçbir amaç bulunmadığını iddia ediyorlardı. “Canlıların ve insanın nasıl var olduğu” sorusunun Darwinizm tarafından açıklandığını sanıyorlardı.

Tarih ve sosyolojinin [Karl] Marx ve [Emile] Durkheim, psikolojininse [Sigmund] Freud tarafından ateist temellerde açıklandığını zannediyorlardı. Oysa bu görüşlerin her biri, 20. yüzyıldaki bilimsel, siyasi ve toplumsal gelişmelerle yıkıldı. Astronomiden biyolojiye, psikolojiden toplumsal ahlaka kadar pek çok farklı alanlardaki bulgular, ateizmin tüm varsayımlarını temelinden çökertti.

 Ünlü Amerikalı yazar Patrick Glynn, 1997’de yayınlanan Allah’ın Delilleri, Sekülerizm Sonrası Dünya’da İnanç ve Aklın Uzlaşması isimli kitabında, bu konuda şu yorumu yapar:“Geçen oniki yılın araştırmaları, daha önceki neslin seküler ve ateist düşünürlerin Allah hakkındaki tüm varsayımlarını ve öngörülerini tersine çevirmiştir… Bilim ve inanç arasında geçen bir asırlık büyük tartışmanın ardından, şu anda konumlar tamamen alt-üst olmuş durumda… Günümüzde somut deliller, çok güçlü bir şekilde, Allah inancını desteklemektedir…”

Kozmoloji: Yaratılışın Keşfi

20.yüzyıl biliminin ateizme vurduğu ilk büyük darbe, kozmoloji alanında oldu. “Sonsuzdan beri varolan evren” inancı yıkıldı ve evrenin bir başlangıcı olduğu, bir başka ifadeyle yoktan yaratıldığı bilimsel delillerle ortaya çıktı. 

Sonsuzdan beri varolan evren fikri, ilk kez Eski Yunandaki ateist düşünürler tarafından ortaya atılmıştı. Bu düşünceyi yeniçağda ilk kez savunan kişi 18. yüzyılın ünlü Alman düşünürü Immanuel Kant (1724-1804) oldu. Kant, evrenin sonsuzdan beri var olduğunu ve bu sonsuzluk içinde her olasılığın gerçekleşebileceğini, öne sürdü.

19.yüzyıldaysa, “evrenin bir başlangıcı, yani yaratılış anı olmadığı” şeklindeki iddia geniş bir kabul görür hale gelmişti. Oysa bilim çok geçmeden evrenin bir başlangıcı olduğunu kanıtlayacaktı. 

Bu kanıt, Big Bang yani Büyük Patlama teorisinden geldi.

Big Bang teorisine bir dizi keşif sonunda varıldı. Amerikalı astronom Edwin Hubble (1889-1953), 1929 yılında evrendeki galaksilerin birbirlerinden sürekli olarak uzaklaştıklarını ve dolayısıyla evrenin genişlemekte olduğunu fark etti. Genişleyen bir evrenin içinde zamanda geri gidildiği takdirde, tüm evrenin tek bir noktadan başladığı sonucu ortaya çıkıyordu. Astronomlar, bu tek noktanın sonsuz bir çekim gücü ve sıfır hacme sahip metafizik bir durum olduğu gerçeğiyle karşılaştılar. Madde ve zaman, bu hacimsiz noktanın dışarıya doğru patlamasıyla ortaya çıkmıştı. Bir başka deyişle, evren yoktan yaratılmıştı. 

Big Bang teorisi, materyalistleri rahatsız etmesine rağmen, somut bilimsel bulgularla desteklenmeye devam etti. Arno Penzias (1933-?) ve Robert Wilson (1936-?) adlı iki bilim adamı, 1960’lı yıllarda yaptıkları gözlemlerle bu patlamanın radyoaktif kalıntılarını tespit ettiler. Aynı gerçek, 1990’larda COBE yani Kozmik Fon Tarayıcısı adlı uydu tarafından belirlenen radyoaktivite göstergeleri tarafından da doğrulandı.

Bu gün bu bilimsel gerçekler karşısında ateistler köşeye sıkışmış durumdadır.

Big Bang’e yönelik ateist tepkinin bir örneği, materyalist bilim dergilerinin en ünlülerinden biri olan Nature’ın editörü John Maddox (1925-2009)’un 1989 yılında yazdığı bir makalede ifade edilmiştir. Maddox, “Down with te Big Bang!” yani “Kahrolsun Big Bang!” başlığıyla yazdığı makalede “Big Bang’in felsefi olarak kabul edilemez” olduğunu, çünkü “Big Bang’le birlikte teologların yaratılış fikrine güçlü bir destek bulduklarını” yazmıştır. Dahası “Big Bang”in gelecekteki on yılı çıkaramayacağı kehanetinde bulunmuştur. Oysa Maddox’un bu umut dolu beklentisine rağmen, Big Bang o günden bu yana çok daha güçlenmiş, evrenin yaradılışını ispatlayan daha pek çok bulgu elde edilmiştir.

Sonuçta modern astronominin ulaştığı gerçek şudur: Madde ve zamanı, her ikisinden de bağımsız olan, sonsuz güç sahibi bir yaratıcı var etmiştir. İçinde yaşadığımız evreni vareden O yaratıcı, tüm âlemlerin rabbi olan yüce Allah’tır.

Fizik ve Astronomi: Rastlantısal Evren Fikrinin Çöküşü 

20.yüzyıldaki astronomik buluşların çökerttiği bir diğer ateist doğma ise, “rastlantısal evren” iddiasıdır. Evrendeki maddelerin, gök cisimlerinin, bunları düzenleyen kanunların amaçsızca ve tesadüfen ortaya çıktığı iddiası çok çarpıcı bir biçimde yıkılmıştır.

Bilim adamları evrendeki tüm fiziksel dengelerin insan yaşamı için çok hassas bir biçimde ayarlandığını ilk kez 1970’li yıllarda fark ettiler. Araştırmalar derinleştikçe, evrendeki fizik, kimya ve biyoloji kanunlarının; yer çekimi, elektromanyetizma gibi temel kuvvetlerin ve elementlerin yapılarının insan yaşamına en uygun şekilde düzenlendikleri bulundu. Bu düzenlemenin birkaç örneğini birlikte inceleyelim. 

Evrenin ilk genişleme hızında, yani Big Bang’in patlama şiddetinde olağanüstü derecede hassas bir denge vardır. Bilim adamlarının hesaplarına göre eğer ilk patlama hızı milyar kere milyarda bir bile farklı olsa, o durumda madde, ya tekrar içine çökmüş veya tamamen dağılmış olacaktı. Bir diğer deyişle, daha evrenin ilk anında, milyar kere milyarda birlik bir isabet vardır. Elbette bu bir tesadüf değildir. 

Yer çekimi veya elektromanyetizma gibi fiziksel kuvvetler, düzenli bir evren ortaya çıkması ve yaşamın var olabilmesi için tam olmaları gereken değerlerdedir. Bu kuvvetlerdeki çok küçük oynamalar, örneğin milyar kere milyar kere milyar kere milyarda birlik farklar, evrenin sadece bir radyasyondan veya bir hidrojen bulutundan ibaret olmasına sebep olabilirdi. Bu durumda Güneş sistemi, gezegenler ve Dünya’mız da var olmayacaktı. 

Evrenin her detayı gibi bizim kendi Güneş sistemimiz de hassas ayarlarla yaratılmıştır. Güneş’in büyüklüğü, Güneş ışınlarının dalga boyu ve Dünya’nın Güneş’e olan uzaklığı tam insan yaşamı için gereken değerlerdedir. Bu değerlerdeki çok ufak sapmalar bile yeryüzündeki yaşamı bir anda yok edebilir.

Dünya atmosferinin solunum için en ideal gazları içermesi veya Dünya’nın manyetik alanının, yeryüzü şekillerinin tam insan yaşamına uygun biçimde olması da önemli “hassas ayar” örneklerinden sadece birkaçıdır.

Dünyamızın dörtte üçünü kaplayan suyun da insan yaşamına göre ayarlanmış özellikleri vardır. Su, diğer tüm sıvıların aksine üstten donar. Buysa, denizlerin bir buz yığınına dönüşmesini engeller ve yaşamın devamını sağlar. Suyun akışkanlık değeri ya da fiziksel ve kimyasal özellikleri de canlılar için olabilecek en ideal ölçülerdedir. 

Burada birkaç özelliğinden söz ettiğimiz bu hassas ayarlar, bilim adamlarını önemli bir sonuca götürmüştür: (Onların deyimiyle) evrende bir “insani ilke” vardır. Yani evrendeki her ayrıntı insan yaşamını gözeten bir amaçla tasarlanmıştır.

İşin ilginç yanı, bu gerçeği ortaya çıkaran bilim adamlarının büyük bölümünün, aslında bu sonuca varmayı pek de istemeyen materyalist kişiler oluşudur. Amerikalı astronom George Greenstein (1940-?), Simbiyotik Evren adlı kitabında bu gerçeği şöyle itiraf eder: “Kanıtları inceledikçe, ısrarla önemli bir gerçekle karşı karşıya geliyoruz; evrenin kökeninde bir doğaüstü Akıl devreye girmiştir. Yoksa bir anda, hiç de o niyeti taşımamamıza rağmen, ilahi bir Varlık’ın var olduğuna dair bilimsel delillerle yüzyüze mi geliyoruz?”

Ünlü moleküler biyolog Michael Denton (1943-?)’sa Doğanın Kaderi: Biyoloji Kanunları Evrendeki Amacı Nasıl Gösteriyor adlı 1998 basımı kitabında şu yorumu yapmaktadır: “20. yüzyıl astronomisinde ortaya çıkan yeni tablo, geçmiş dört yüzyılda bilim çevrelerinde giderek yükselmiş olan varsayıma çok güçlü bir meydan okuma oluşturmaktadır. Bu, yaşamın evrensel tablo içinde tamamen rastlantısal ve önemsiz olduğu varsayımıdır…”

Kısacası, ateizmin bekli de en temel dayanağı olan “rastlantısal evren” kavramı bu gün çökmüş durumdadır. 

Bu kavramın bir yanılgı olduğuysa, zaten insanlara ondört asır önce Kuran’da bildirilmiştir. Allah Kuran’da şöyle buyurmuştur: 

“Biz gökyüzünü, yeryüzünü ve ikisi arasında bulunan şeyleri batıl (boş) olarak yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır…” (Sad Suresi, 27. Ayet)

Doğa Bilimleri: Bilinçli Tasarımın Zaferi 

19.yüzyılda zirveye tırmanan ateizmin en önemli dayanağı, Darwin’in evrim teorisiydi. Darwin, insanın ve diğer tüm canlıların kökeninin bilinçsiz doğa mekanizmaları olduğunu ileri sürdü ve böylece ateistlerin asırlardır açıklayamadıkları bu konuya sahte bir açıklama getirdi. Nitekim devrin ateistleri, Darwin’in teorisini büyük bir sevinçle karşıladılar. Marx ve Engels başta olmak üzere, 19. yüzyılın ateist düşünürleri, bu teoriyi felsefelerinin temeli olarak belirlediler.

Ancak ateizmin bu en büyük dayanağı da 20. yüzyıldaki bilimsel bulgularla yıkıldı. Fosil bilimi, biyokimya, anatomi ve genetik gibi farklı bilim dallarının ortaya koyduğu kanıtlar, evrim teorisini çok farklı yönlerden çürüttü.

Darwin, canlı türlerinin hepsinin tek bir ortak atadan geldiğini, çok uzun zaman içinde küçük ve aşamalı değişimlerle farklılaştıklarını öne sürmüştü. Bu iddianın kanıtlarının da fosillerde, yani canlıların katılaşmış kalıntılarında bulunacağını ummuştu. Ancak 20. yüzyıl boyunca yürütülen fosil araştırmaları bunun tam aksine bir tablo ortaya çıkarmıştır. Darwin’in teorisini kanıtlayacak tek bir “ara tür” fosili dahi bulunamamıştır. Dahası, bilinen tüm temel canlı grupları, fosil kayıtlarında aniden ortaya çıkmaktadır. Kendilerinden önce herhangi bir “ataları” bulunduğuna dair hiçbir iz yoktur. Örneğin “kambriyen patlaması” olarak bilinen olgu, evrim teorisini yıkmaya yeterlidir. Bu erken jeolojik dönemde, hayvanlar âlemindeki temel kategorilerin tamamına yakını aniden belirmiştir. Vücut yapıları birbirlerinden tamamiyle farklı olan yumuşakçalar, omurgalılar, eklembacaklılar, derisidikenliler gibi çok farklı kategorilerdeki canlılar son derece kompleks organ ve sistemleriyle aniden ortaya çıkmışlardır. Fosil kayıtlarının ortaya koyduğu bu gerçek, evrim teorisini çürütmekte ve yaradılışı kanıtlamaktadır.

Darwin, teorisini ortaya atarken hayvan yetiştiricilerinin farklı köpek veya at cinsleri türetmeleri gibi örneklere dayanmıştı. Bu canlılarda gözlenen değişimi tüm doğaya atfetmiş ve her canlının bu şekilde ortak bir aradan gelmiş olabileceğini savunmuştu. Ancak 19. yüzyılın yetersiz bilim düzeyi içinde ortaya atılan bu iddia da 20. yüzyıldaki bulgularla çürüdü. Farklı hayvan veya bitki türleri üzerinde on yıllar boyu yapılan gözlemler, canlılardaki çeşitlenmenin hiçbir zaman için belirli bir genetik sınırın ötesine geçmediğini gösterdi. Öte yandan genetik deneyler, Neo-Darwinizmin bir “evrim mekanizması” olarak tanımladığı mutasyonların da canlılara hiçbir yeni genetik bilgi eklemediğini, aksine onlara hep zarar verdiğini ortaya koydu. Meyve sinekleri üzerinde yapılan sayısız mutasyon deneyinde hep sakat bireyler ortaya çıktı.

Darwin’in teorisine göre, yeryüzündeki yaşamın cansız maddelerden başlamış olması gerekir. Peki, ileri sürülen bu ilk canlı nasıl ortaya çıkmıştır? Darwin bu konuya değinmemiş, sadece “İlk canlı hücre, küçük, sıcak bir göletin içinde ortaya çıkmış olabilir.” diye yazmıştı. Darwinizmin bu açığını kapatmak niyetiyle konuya eğilen evrimci biyologlarsa, hayal kırıklığına uğradılar. Tüm gözlem ve deneyler, cansız maddenin içinden canlı bir hücrenin doğmasının tek kelimeyle imkânsız olduğunu gösterdi. 

20.yüzyılın ikinci yarısında bilim adamları bir şeyi daha keşfettiler: Başta canlı hücresi ve içindeki kompleks organeller olmak üzere, canlılık son derece kompleks tasarımlarla doludur. Hiçbir kameranın kendisiyle boy ölçüşemeyeceği gözlerimiz; kuşların, uçuş teknolojisine ilham kaynağı olan kanatları; canlı hücresinin iç içe geçmiş karmaşık sistemleri veya DNA daki olağanüstü bilgi… Tüm bunlar, açık birer tasarım örneğidir ve canlılığı kör rastlantıların ürünü sayan evrim teorisini çaresiz bırakmaktadır.  

Bu bilimsel gerçekler, 20. yüzyılın sonunda Darwinizmi köşeye sıkıştırmış durumdadır. Bu gün başta ABD olmak üzere pek çok batılı ülkede bilim adamları Darwinizmi reddetmekte ve onun yerine “bilinçli tasarım” teorisini savunmaktadır. Çünkü bilimsel kanıtlar, canlıların tesadüflerle değil, tasarımla ortaya çıktığını göstermektedir.  Kısacası bilim, tüm canlıları Allah’ın yaratmış olduğu gerçeğini bir kez daha tasdik etmektedir.

Psikoloji: Freudizmin Yenilgisi 

19.yüzyıldaki ateist dogmanın psikoloji alanındaki temsilcisi, Avusturyalı psikiyatrist Sigmund Freud’du. Freud, ruhun varlığını reddeden ve insanın tüm ruhsal dünyasını cinsel dürtülerle açıklamaya çalışan bir psikoloji teorisi ortaya attı. Freud, buhranların kaynağını açıkladığı iddiasındaydı. Oysa asıl onun teorisi, yeni buhranlar körüklüyordu. İnsanı sadece bencil tutkularını tatmin etmek için yaşayan bir tür hayvan olarak tanımlayan bu öğreti, ahlaki değerleri yozlaştırarak insanları yalnızlık, korku ve depresyona itiyordu. Freud’dan etkilenen sanatçıların tabloları, bu öğretinin karanlık dünyasını tasvir ediyordu. Freud’un en büyük saldırısıysa dine karşıydı. 1927’de yayınlanan Bir İllüzyonun Geleceği adlı kitabında, dini inancın sözde bir tür akıl hastalığı olduğunu ileri sürüyor ve insanlığın ilerlemesiyle birlikte dini inançların tamamen ortadan kalkacağını savunuyordu. Sadece Freud değil, 20. yüzyılın diğer önde gelen psikologları da koyu birer ateistti. Davranışçı ekolün kurucusu Burrhus Skinner (1904-1990) ya da rasyonel-duygusal terapinin kurucusu olan Albert Ellis (1913-2007) bu ateistlerin en ünlüleriydi. Sonuçta psikoloji dünyası ateizmin arka bahçesi haline geldi. 1972 yılında Amerikan Psikoloji Derneği üyeleri arasında yapılan bir araştırmaya göre, ülkedeki psikologların sadece yüzde biri dini inanç sahibiydi.

Ama psikologların çoğunun içine düştüğü bu büyük aldanış, kendi yürüttükleri araştırmaları tarafından çürütüldü. Öncelikle Freud’un teorilerinin hemen hiçbir bilimsel dayanağının olmadığı ortaya çıktı. Dahası, dinin, Freud ve diğer bazı psikoloji teorisyenlerinin iddialarının aksine zihinsel sağlığın çok temel bir öğesi olduğu anlaşıldı.

Amerikalı yazar Patrick Glynn, GOD: The Evidence adlı kitabında bu önemli gelişmeleri şöyle özetler: “20. yüzyılın son çeyreği Freud’un kurduğu psikoanalitik vizyona hiç de uygun davranmadı. Bunun en dikkat çekici yönü ise, Freud’un din hakkındaki görüşlerinin tamamen yanlış çıkmasıydı. Son 25 yılda psikoloji alanında yapılan araştırmalar, dini inancın, Freud’un ve müritlerinin iddia ettiği gibi bir tür nevroz veya nevroz kaynağı olmak bir yana, genel zihinsel sağlık ve mutluluğun en tutarlı öğelerinden biri olduğunu ortaya çıkardı. Üst üste yapılan pek çok araştırma, dini inanç ve ibadetlerle; intihar, alkol ve uyuşturucu bağımlılığı, boşanma ve depresyon gibi konulardaki sağlıklı davranışlar arasında güçlü bir ilişki olduğunu gösterdi.” 

Bir başka deyişle, ateizm psikoloji alanında da hezimete uğradı.

Ateist İdeolojilerin Çöküşü

Ateizmin 20. yüzyıldaki çöküşü, sadece bilim dallarında değil, aynı zamanda siyaset ve toplumsal ahlak düzeyinde de geçerliydi.

Komünizmin yıkılması, bunun önemli örneklerinden biridir. Komünizm, 19. yüzyıldaki ateist sapmanın en önemli siyasi sonucuydu. İdeolojinin kurucuları olan Marx, Engels, [Vladimir İlyiç] Lenin (1870-1924), [Lev] Troçki (1879-1940) veya Mao [Zedong] (1893-1976), ateizmi en temel prensip olarak benimsediler. Komünist rejimler, ateizmi topluma yaymak ve dini inançları yok etmek istiyorlardı. [Josef] Stalin (1879-1953) Rusya’sı başta olmak üzere, Kızıl Çin, Kamboçya, Arnavutluk ve bazı Doğu Blok’u ülkelerinde başta Müslümanlar olmak üzere, dindarlara karşı büyük baskılar uygulandı. Hatta toplu kıyımlar gerçekleştirildi.

Ama bu kanlı ateist sistem, 1980’lerin sonunda çok şaşırtıcı bir şekilde çöktü. Aslında çöken şey bizzat ateizmdi. Amerikalı yazar Patrick Glynn (GOD: The Evidence adlı kitabında) konuyu şöyle açıklamaktadır: “Tarihçiler komünizmin çöküşüne giden faktörleri detaylı inceledikçe, Sovyet elitinin bir tür ateist ‘inanç krizi’ nin sancıları içinde olduğu açığa çıkmaktadır. Ateist bir ideolojinin etkisinde yaşadıklarından dolayı, Sovyet sisteminin insanları çok köklü bir moral çöküntüsü yaşamıştır. Yönetici sınıf da dâhil olmak üzere, Sovyet halkı her türlü ahlaki duyguyu ve her türlü umudu yitirmiştir.”

Sovyet sisteminin bu büyük inançsızlık krizinin ilginç bir göstergesi, devlet başkanı Mikhail Gorbachev (1931-?)’un yapmaya çalıştığı reformlardı. Gorbaçov başa geldiği günden itibaren, ekonomik reformların yanında ahlaki sorunlarla da ilgilendi. Örneğin ilk olarak alkolizme karşı bir kampanya başlattı. Topluma moral verebilmek için uzun süre eski Marksist-Leninist kavramları kullandı, ancak bunun fayda etmediğini görünce, rejimin son yıllarındaki bazı konuşmalarında Allah’tan söz etmeye dahi başladı, gerçekte bir ateist olmasına rağmen. Ancak kuşkusuz bu samimiyetsiz inanç sözleri fayda etmedi ve Sovyet toplumunun inanç krizi daha da büyüdü. Sonuç, dev Sovyet İmparatorluğu (1917-1991)’nun bir anda çökmesiydi.

20.yüzyılda sadece komünizm değil, 19. yüzyıldaki din aleyhtarı felsefelerin bir diğer meyvesi olan faşizm de yıkıldı. Faşizm, ateizmle putperestliğin sentezi sayılabilecek bir felsefenin ürünüydü. Faşizmin fikir babası sayılan Friedrich Nietzsche, putperestliği övmüş, ilahi dinlere şiddete saldırmış, hatta kendini “deccal” olarak tanımlamıştı. Nietzsche ve Onun felsefesini izleyen Martin Heidegger (1889-1976), Nazi Almanyası (1933-1945)’nın en büyük ilham kaynakları oldular. Bu iki ateist düşünürün şiddeti öven ateist felsefesi, Nazi Almanyasındaki korkunç vahşetleri doğurdu. Birer ateist olan [Adolf] Hitler (1889-1945) ve kurmayları, Almanya’yı bir korku devletine dönüştürdükten sonra tarihin en kanlı savaşını başlattılar. İkinci Dünya Savaşı olarak anılacak bu cinnet, tam 55 milyon insanın hayatına maloldu. Nazilerin savaş sırasında kurdukları toplama kamplarındaysa, Yahudiler, Çingeneler ve Slavlar gibi farklı etnik gruplar veya başta dindarlar olmak üzere, Nazi ideolojisine aykırı düşen insanları katlettiler. 

Ateizmin bir diğer toplumsal sonucuysa, 20. yüzyılın ikinci yarısında liberal Batı toplumlarında ortaya çıktı. Hıristiyan ailelerde yetişen Batı gençleri, Darwin, Marx ya da Freud gibi ateist ideologların öğretilerinin etkisiyle dine karşı öfke dolu bir akım geliştirdiler. 60’lı yıllarda ABD ve Batı Avrupa’da hızla gelişen bu akım, “cinsel devrim” kavramını ve bununla birlikte “hippilik” rüyasını doğurdu. Hippiler, sınırsız uyuşturucu ve sınırsız cinsellikle mutluluğu yakalayacaklarını sanıyorlardı. John Lennon (1940-1980)’ın “Dinin Olmadığı Bir Dünya Hayal Et” şarkısıyla sokaklara dökülen bu gençler, aslında kitlesel bir aldanış içindeydiler. Nitekim dinin olmadığı dünya, onlara çok kötü bir son hazırladı. 60’lı yılların hippi önderleri, 70’lerin başlarında birbiri ardına intihar ettiler ya da uyuşturucu komasından öldüler. Karakolların duvarlarına asılan kayıp listelerindeki gençlerin çoğu, uyuşturucu kurbanlarıydı. Aynı kuşağın (68 kuşağı) şiddete başvuran gençleriyse, yine şiddetle karşılık gördüler. Allah’tan ya da dinden yüz çeviren, “devrim” ya da “aşk” gibi kavramların kendilerini kurtaracağını zanneden 68 kuşağının gençleri, hem kendilerini hem de toplumlarını harap ettiler. 

Buraya kadar kısaca özetlediğimiz bilgiler, ateizmin kaçınılmaz bir çöküş içinde olduğunu açıkça göstermektedir. Bir diğer ifadeyle insanlık Allah’a yönelmektedir. Bu gerçek sadece burada aktardığımız bilim veya siyaset alanlarıyla sınırlı değildir. Ünlü devlet adamlarından sinema yıldızlarına veya pop sanatçılarına kadar, Batı toplumunun pek çok “kanaat önderi” eskisine göre daha dindardır. Uzun yıllar ateist olarak yaşadıktan sonra, gördüğü gerçekler karşısında Allah’a iman eden, pek çok insan vardır. 

Bu nedenledir ki, içinde yaşadığımız dönem, önemli bir dönemdir. Asırlardır insanlara “akıl ve bilimin yolu” gibi gösterilmek istenen ateizmin büyük bir akılsızlık ve cehalet olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır. Bilimi kendisine araç edinmek isteyen materyalist felsefe, bilimin kendisi tarafından çürütülmektedir. Böyle olması da kaçınılmazdır. Çünkü ateizm, olabilecek en büyük akılsızlıktır. Allah’ı inkâr edenlerin ne kadar büyük bir yanılgı içinde olduğu, Kuran ayetlerinde şöyle vurgulanır: “Nasıl oluyor da Allah’ı inkâr ediyorsunuz? Oysa ölü iken sizi O diriltti, sonra sizi yine öldürecek, yine diriltecektir ve sonra O’na döndürüleceksiniz. Sizin yerde olanların tümünü yaratan O’dur. Sonra göğe yönelip de onları yedi gök olarak düzenleyen O’dur. Ve O, her şeyi bilendir.”

Ateist Felsefenin Çöküşü Belgeseli (2003) 

Osman AKYOL
Latest posts by Osman AKYOL (see all)