AKP Sonrasını Düşünmek – III

Milli Şef'ten Reis'e

Bir Güncellenmiş Millî Şef Sistemi Replikası, “Reistokrasi

Sözü eğip bükmeye, dolandırmaya hiç gerek yok. Bugün uygulanmakta olan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin (CHS) başkanlık sistemiyle uzaktan yakından bir alakası yoktur. Birçok araştırmacı, siyaset bilimi çerçevesinden bu konuya değinmeye çalıştı; başkanlık sisteminin, CHS’nin aksine, kuvvetler ayrılığı prensibine dayandığının altını çizdi. Oysa CHS, biraz basitleştirerek söylersek, başkanlık sistemi değil onun neredeyse tam tersidir. Bir başkanlık sistemi rijit bir kuvvetler ayrılığına dayanır. CHS ise tüm devlet kuvvetlerinin, yalnız/tek adamın hizmetine sunulması prensibine dayanmaktadır. Gelin biz buna “reistokrasi” diyelim. İşte o nedenledir ki, Erdoğan ve Bahçeli’nin Türkiye’ye dayattıkları, bir oldubitti ile kabul ettirdikleri, atı alıp Üsküdar’ı geçirdikleri “şey” parlamenter sistemden başkanlık sistemine “geçiş” olarak değil, Türkiye’nin yeniden bir milli şef sistemine “dönüş”ü, bir reistokrasi inşası süreci olarak okunmalıdır. Başkanlık sistemi diye pazarlanan CHS’yi, yeni ve güncellenmiş bir Milli Şef usulü, bir reistokrasi olarak tanımlamamın bir eleştiriden çok -ki elbette bir eleştiridir- bir “tespit” olarak değerlendirilmesini de isterim. CHS ile artık, yeni milli şefin (ona Reis de diyebiliriz) her şeyi belirlediği; “cumhurbaşkanı”, “başkan”, “AKP Genel Başkanı” gibi farklı “şapkalarıyla” ve “ümmetin reisi” gibi karizmatik sıfatlarıyla gücünü sisteme, kurumlara dayatabildiği bir sisteme geçmiş bulunmaktayız.

Erdoğan, Daha Fazla Güçlenmek İçin Değil, Azalan Gücünü Telafi Edebilmek İçin Reistokrasiye Muhtaçtır.

CHS tartışmalarının Türkiye’nin değil, AKP’nin, en başta da Tayyip Erdoğan’ın bir sorunu olarak ortaya çıktığını unutmayalım. Tartışmaların bir yönetim sistemi tartışması haline getirildiğine bakmayın lütfen; başkanlık sistemi tartışmaları diye önümüze konulan tartışma, aslında, Tayyip Erdoğan’ın AKP içinde kaybetmekte olduğu gücü tekrar kazanma ve hukukî mekanizmalarla bu gücü garanti altına alma operasyonundan, reistokrasinin kurulması ve berkitilmesi gayretinden başka bir şey olmadı.

Sırayla anlatmama izin verin. Yazının sonunda bana hak vereceğinizi düşünüyorum. Yukarıdaki cümlemi bileşenlerine ayırıp, peyderpey ne demek istediğimi özetlemeye çalışayım. Şöyle bölelim yukarıdaki ifadeyi:

1- Cumhurbaşkanlığı makamı, Tayyip Erdoğan’ın AKP içerisindeki gücünü azalttı. Erdoğan görünenin aksine partiyi denetim altına almakta zorlanmakta. Davutoğlu’nun istifası ve Binali Yıldırım’ın Başbakanlığa tayini; daha olmadı başbakanlık kurumunun lağvı bunun sadece birkaç örneğidir. Bugün Sedat Peker etrafında dönen tartışmalar da bu yönden okunabilirler.

2- Tayyip Erdoğan’ın bugün siyasal sistem üzerinde sahip olduğu tüm gücü, sadece ve sadece, AKP içerisindeki gücüne bağlıdır; ondan kaynaklanır, ondan türer ve ancak onunla yoluna devam edebilecektir. CHS hem cumhurbaşkanı hem başbakan olmanın hem de (siyasal gücünün asıl menbaı olan) partinin karar mevkiinde oturmanın en kestirme yolu olarak düşünüldü; asla, parlamenter sisteme alternatif bir siyasi karar alma mekanizması olarak düşünülmedi.

İzninizle en başa döneyim ve Cumhurbaşkanlığı makamının, Tayyip Erdoğan’ın AKP içerisindeki gücünü nasıl azalttığını özetlemeye çalışayım: AKP’nin olağanüstü kongre kararı (5 Mayıs 2016) alması ve Davutoğlu’nun bu kongrede aday olmayacağını açıklaması, hukuki anlamda değilse de siyasi anlamda bir “istifa” olarak yorumlandı; hiç de yanlış değil. Yanlış olan, Davutoğlu’nun bu (siyasi) istifasının, Cumhurbaşkanı’nın hâlâ ne kadar muktedir, parti içerisinde hâlâ ne kadar sözü dinlenir… olduğunun bir nişanesi olarak okunmasıdır. Davutoğlu’nun istifasının, Binali Yıldırım’ın altından koltuğunun çekilmesinin, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na aday gösterilmesinin, Cumhurbaşkanı’nın parti içerisindeki nüfuz ve gücünü değil, bu güç ve nüfuzunun aşındığının bir işareti olduğu ise pek dikkate alınmadı.

Rahatlıkla iddia edebilirim ki, Davutoğlu’nun istifasından en çok üzülen kişi, Cumhurbaşkanı’ydı. Her ne kadar bu istifa, bir kongre kararı sonucunda cereyan eden bir genel başkan değişikliğine indirilmeye çalışılarak olağanlaştırılmaya gayret edilecek olsa da gerçeğin hiç de öyle olmadığı gün gibi ortadaydı: AKP, Tayyip Erdoğan’a direnmekteydi. Bugün Reistokrasi’yi konuşmanın en önemli göstergelerinden biri de işte bu genel başkanlık değişimi meselesidir. Abarttığımı düşünenler için, şöyle bir özet yapayım:

1- AKP, kurulduğu tarihten bugüne, herhangi bir sağ parti, sağ partilerden herhangi biri olmadı. İktidarda olmanın ve konjonktürün de verdiği avantajla, bir sağ partiler-konfederasyonu gibi davrandı. Sadece Süleyman Soylu ya da Numan Kurtulmuş gibi son dönemde parti içerisinde öne çıkan isimleri kastetmiyorum. Bülent Arınç da dahil olmak üzere birçok ismi de hatırlamanızı isteyeceğim. Parti, teknik olarak, Fazilet Partisi içerisindeki liderlik yarışından sonra yaşanan bölünmeye müteakip, Tayyip Erdoğan’ın liderliğindeki bir ekip tarafından kurulmuştu. Ancak iktidarda kaldığı süre içerisinde parti bir “sağ koalisyon” haline geldi. 2002 yılından bu yana yapılan seçimlerde sağın aldığı oyları, 1983 sonrasında yapılan seçimlerde sağın aldığı oylarla karşılaştırdığımızda da AKP’nin bu niteliğini açıkça görebiliriz. Üç aşağı beş yukarı AKP’nin 2002’den bu yana aldığı oylar, 1983 sonrasında sağın aldığı toplam oylara oldukça yakındır. Sağ, bugün, ana hatlarıyla AKP içerisinde temsil edilmektedir. Bu ayrıntı neden önemli: Çünkü Tayyip Erdoğan kendi önderliğinde, Fazilet Partisi’nden bölerek kurduğu, kuruluşunun her adımında emeğinin, belirleyiciliğinin olduğu AKP’de tek adam olmak istiyor, ancak geçen 14 yılın ardından AKP, artık o AKP değil. Kuruluşunda da belirgin olan “sağ konfederasyon” karakteri geçen yıllar içerisinde artık AKP’nin temel niteliği haline gelmiş durumdadır.

2- Tayyip Erdoğan’ın tek adamlığına yönelik tepkinin tek kaynağı AKP’nin niteliği (sağ konfederasyon) değildir. CHS ile ilgili tartışmalar da bu noktada önemlidir. CHS ile ilgili gündem, AKP’nin sağ-konfederasyon niteliğine, bu da Erdoğan’ın tek adamlık tartışmalarına eklemlenerek birbirlerinin içine girerler. Her bir tartışma birbirinden etkilenen, birbirini etkileyen, tetikleyen unsurlardır. Türkiye’de cumhurbaşkanları ve başbakanlar arasındaki güç dengesi 1950 yılında değişmiştir. Cumhurbaşkanı seçilmesinin akabinde Bayar, DP tüzüğünün bir gereği olarak parti üyeliğinden istifa etmiş, bu gelişme artık yeni genel başkanın cumhurbaşkanı değil de başbakan olmasının önünü açmıştır. Darbe dönemleri de dâhil olmak üzere, Türkiye siyaseti artık cumhurbaşkanları üzerinden değil başbakanlar üzerinden okunmaya başlanacak; siyasetin direksiyonunun tepesinde başbakanlar yer alacaktır.

3- Bu değişim aslında değişmeyen bir noktanın da altını çizer. DP’yle, cumhurbaşkanları ile başbakanlar arasındaki güç dengesi değişir; başbakanlar siyasetin belirleyicileri haline gelirler. Ancak değişmeyen şey, parti genel başkanlarının (erken Cumhuriyet döneminde bu cumhurbaşkanı, DP ile bu kişi başbakandır), parti örgütü üzerindeki hâkimiyeti, parti içerisindeki güç dengeleri üzerindeki belirleyiciliğidir. Nitekim, ilçe teşkilatlarından parti merkez karar yürütme kurullarına kadar partilerin içlerindeki örgütsel zincirde parti genel başkanlığının belirleyiciliği, hiçbir zaman değişmemiş aynı kalmıştır. O parti içerisinde siyasi yaşamına devam etmek isteyen kişinin parti genel başkanı ile -bir şekilde- uygun bir mod tutturması gerektiğini söylemeye bile gerek yok. Bu da siyasal partilerdeki lider ve örgütsel değişimi, partilerin türbülans dönemleriyle sınırlandırmıştır. Bir başka ifadeyle, partiler ancak kendi içlerinde yaşadıkları siyasal sarsıntı, çalkantı dönemlerinde lider değişimini gerçekleştirebilmişler; diğer dönemlerde kurultaylar, bir nevi 23 Nisan törenleri, partinin tek yumruk tek yürek olduğunun dosta düşmana gösterildiği iman tazeleme törenleri olma özelliğini nadiren aşmışlardır. Sadece yakın tarihimizde, Deniz Baykal’ın CHP’den ayrılışı, MHP içerisindeki liderlik/kurultay tartışmaları da Türkiye’deki siyasal parti liderliğinin ve buna bağlı örgütsel dönüşümün ne kadar sarsıntılı olduğunu göstermesi açsından önemlidir -belki şimdi de buna AKP içinde Sedat Peker ile başlayan Erdoğan sonrası mücadeleyi ve Saadet Partisi içerisindeki tartışmaları da eklemek gerekecektir.

4- Tayyip Erdoğan ve danışmanları Türkiye siyasi hayatının bu değişmeyen realitesinin elbette farkındadırlar. Özetleyeyim: Parti örgütlenmesi üzerinde kim denetim sahibiyse, ilçe/il teşkilatlarından, milletvekili aday adaylarına, MYK’dan diğer tüm parti organlarına kim/ler belirleyici olabiliyorlarsa siyasal yapıda da onlar etkili olabilmektedir. Türkiye’de cumhurbaşkanlığı etkili, önemli, saygın… bir mevkidir. Ancak bu kadar. 1950’den bu yana siyaset, önemli, saygın cumhurbaşkanları tarafından değil, ne kadar eleştirilirse eleştirilsinler, ne kadar beğenilsin ya da beğenilmesinler, parti örgütü üzerinde söz, yetki, karar sahibi olan genel başkan ve onun etrafında şekillenen parti oligarşisi elindedir. Unutmadan hatırlatalım ki, Robert Michels’in oligarşinin tunç kanunu olarak adlandırdığı bu yapı, sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada geçerlidir; tabii ki, Türkiye’deki gibi değil, ama belki de en fazla ülkemizde geçerlidir.

5- Tayyip Erdoğan’ın isteği, bir cumhurbaşkanının yetki ve saygınlığı ile bir genel başkanın parti örgütü üzerindeki (ve dolayısıyla da siyasal yapının geneli üzerindeki) hakimiyetini bir araya getirmektir. Bu AKP’yi bir siyasal özne olmaktan çıkaracak, Tayyip Erdoğan’ın oynadığı siyasal satrançtaki taşlardan biri haline getirecek; özetle AKP’yi siyasal öznesini siyasal yapıdan tasfiye edecek bir girişimdir.

Özetleyerek devam etmeye çalışayım, Davutoğlu’nun istifası, başkanlık sistemi tartışmaları ve bugün yaşamak zorunda bırakıldığımız tek/yalnız adamlık rejimi -reistokrasi- tartışmaları birbirleriyle ilintilidirler. İlintilidirler ama bu ilinti, bir dönem medyada sıkça tartışıldığı şekliyle, Erdoğan’a biat etmeyen Davutoğlu’nun istifası şeklindeki bir ilinti değildir. O günden bugüne kadar gelen örüntü, çok daha karmaşık bir ilişkiler ağını ima eder: Bunu anlayabilmek için;

  • Tek adamlığın siyasal ifadesi haline getirilen (“olan” değil “getirilen”) CHS,
  • AKP’nin merkez sağ koalisyon karakteri ve
  • 1950’den bu yana cumhurbaşkanları ile başbakanlar arasındaki ilişkinin dinamiğini iyi anlamak gerekmektedir.

Reistokrasi’nin “Gerekliliği”; Rejimin Yeni Bir Milli Şef’e Neden İhtiyacı Vardı?

Birinci (a) maddeye geri dönelim ve aynı konularda geçen yıllarda yazdığım bir yazıdan da yararlanarak Cumhurbaşkanlığı makamının Tayyip Erdoğan’ın AKP içerisindeki gücünü nasıl törpülediğine ilişkin tarihsel bir perspektif sunmaya çalışayım.

Bugünkü tartışmalarımızın kökleri, 14 Mayıs 1950’de gerçekleştirilen seçimlerde Demokrat Parti’nin iktidara gelmesine, hatta DP’nin ilk kongresine kadar gider. 1950 yılı Mayıs’ı siyasî tarihimize, CHP’nin iktidardan düşerek DP’nin iktidara geçtiği, Cumhuriyet döneminde ilk kez siyasî iktidarın seçimlerle el değiştirdiği bir tarih olarak geçer. Hiç şüphesiz doğrudur; ama eksiktir.

Eksiktir; çünkü aynı tarihte, CHP’nin iktidardan düşmesi kadar “trajik”, DP’nin seçimleri kazanması kadar “sükseli” olmasa da çok önemli bir dönüşüm daha yaşanmıştır: 1950 seçimleriyle birlikte, cumhurbaşkanları ile başbakanlar arasında -1923-1950 arasında geçerli- siyasî güç dengesi baştan aşağı değişmeye başlamış; o günden yakın tarihe, artık, siyaset Başbakanlar üzerinden okunmaya, siyasal sistemin temel aktörü, belirleyicisi Başbakanlar olmaya başlamışlardır. Bu tarihi, siyasetin başat figürü olarak “başbakanlık”ın doğduğu tarih olarak kaydetmek; bu anlamdaki ilk başbakanın da Adnan Menderes olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. İlk önce meşhur “14 Mayıs 1950” “zafer”inin Türkiye sağında ne anlama geldiğine dair birkaç örnek vermek istiyorum. Sonra da 14 Mayıs’ın, “millî irade” söylemi haricinde başbakanlığın doğuşu kapsamında da ne anlama geldiğini özetlemeye çalışacağım.

14 Mayıs 1950 seçimleri, Türkiye siyasi tarihinin üzerinde en çok tartışılan seçimleri oldu. CHP çevreleri, DP’nin bu seçim başarısını, partinin halkı aldatması olarak yorumlarlarken, DP çevreleri ise bunu milli iradenin tezahürü, “yeter söz milletin” diyerek seçmenlerin kendi iradesini ortaya koymasının nişanesi olarak okudu. 14 Mayıs’ın bu “Demokrat okuması” daha sonra Adalet Partisi, ANAP/Doğru Yol Partisi ve yakın zamana kadar AKP için de geçerli bir okuma oldu. Sadece Türk sağı değil, siyasi tarihimizle ilgilenen çok ama çok büyük bir çoğunluk da -ayrıntılar bir kenara konulduğunda- bu söylemi paylaştı: Serbest seçimler sonucunda iktidarın el değiştirmesi, sadece Demokrat Parti’nin değil, onun vesilesiyle Türkiye Demokrasisinin bir başarısıydı.

Yıllar yılı Türkiye sağı, 14 Mayıs başarısını bir “Demokrasi Bayramı” olarak kutlamayı adet edindi. 16 Mayıs 1953 tarihli Milliyet gazetesinde yer alan “Tarihten Yapraklar” başlıklı yazıya baktığımızda bu söylemin 1950’nin ilk yarısında oluşmaya başladığını görebiliriz. Bu yazının ekinde de yer alan haber “14 Mayıs’ın bu sene de hemen hemen alelade bir gün olarak” gelip geçtiği serzenişi ile başlamakta ve “Halbuki 14 Mayıs tarihi[nin], milli bayramlarımızın arasında hatta başında yer alması gereken büyük bir gün” olduğu değerlendirmesi ile devam etmektedir. Gazete yazısı, 14 Mayıs’ın CHP’liler tarafından pek sevilmediği, DP’liler tarafından itibar edilen bir gün olduğu değerlendirmesini de yapıyor. Yazıya göre “14 Mayıs Demokrasi Günüdür. Halk Partisi’ni iktidardan düşüren de Demokrat Parti’yi iktidara getiren de o demokrasidir…14 Mayıs 1950’ye verilen kutsiyet demokrasiye verilen paha biçilmez kıymetin ifadesidir…Yüz seneden beri hürriyeti için mücadele eden bu memleket nihayet iktidara istediğini getirmek hakkının tecelli eylediği bir güne kavuşursa o günün tarihini takvimin başına yazmaz mı?”

Aynı gazetedeki köşesinde 3 Mayıs 1970 tarihinde kaleme aldığı yazısında Talat Halman da benzer değerlendirmelerde bulunmaktadır. Halman, mayıs ayının ulusal bayramlar açısından bereketli bir ay olduğuna değinir. 1 Mayıs, 14 Mayıs, 19 Mayıs, 27 Mayıs bayramları (27 Mayıs Darbesi, 12 Eylül Darbesine kadar Devrim ve Anayasa Bayramı olarak kutlanıyordu) bu bayramlardan bazılarıdır.

Halman 14 Mayıs ile ilgili olarak şu değerlendirmelerde bulunur: “14 Mayıs 1950 tarihinde Türkiye’de demokratik düzen doğdu. Yetişkin vatandaşlar siyasi tarihimiz boyunca ilk defa, tek dereceli, tamamen serbest ve hilesiz genel seçimde kendi inanç ver isteklerine göre oy kullanarak ulusal iradeyi dile getirdiler.”

Milliyet gazetesindeki köşesinde 14 Mayıs 2001 tarihindeki yazısında Taha Akyol da aynı konuya değinir: “Tarihimizde halkın serbest iradesiyle iktidar değişimi, 14 Mayıs 1950’de gerçekleşti.” Taha Akyol, 14 Mayıs öncesi rejimi, cumhurbaşkanlığı ve başbakanlığın aynı kişide birleştiği erken Cumhuriyet dönemini, “parti devleti” ve “milli şeflik” sistemi olarak eleştirmekte ve 14 Mayıs’ın önemini şu kelimelerle vurgulamaktadır: “Tek parti devrinin parti devleti ve şeflik rejimini benimsiyorsanız, 14 Mayıs bir karşı devrimdir. Demokrasiyi savunuyorsanız, Menderes’in değimiyle demokrasi inkılabıdır. 14 Mayıs’taki felsefe değişimi çok önemlidir.” Örnekleri bir bu kadar daha artırmak mümkündür ama önemli olan 14 Mayıs’taki seçim başarısının Türkiye sağının politik sözlüğündeki anlamını, önemini ortaya koyabilmek; Türkiye sağının 14 Mayıs üzerinden millî irade kavramı ile kuruduğu ilişkiyi özetleyebilmektir.

Yukarıda ifade etmeye çalıştığım gibi 14 Mayıs bir yandan milli irade söyleminin kurucu elemanlarından biri diğer yandan da siyasal gücün bir kısmının cumhurbaşkanlığından başbakanlık kurumuna geçişinin ve siyasal yapının başbakanlar tarafından belirlenir hale gelişinin de mihenk taşıdır. 22 Mayıs 1950 tarihinde Refik Koraltan başkanlığında açılan Meclis’in ilk işi, Cumhurbaşkanlığı seçimidir. Meclis, DP Genel Başkanı Celal Bayar’ı Cumhurbaşkanı seçer. Cumhurbaşkanı’nın ilk işi ise Aydın Milletvekili Adnan Menderes’i hükümeti kurmakla görevlendirmek olur. Meclis Başkanı Koraltan’ın oturuma 20 dakika ara vermesinden sonra, hükümetin tayin edildiğine dâir Cumhurbaşkanlığı Tezkeresi okunur. Bu tezkere, sadece Menderes Hükümeti’nin tayinini değil; CHP iktidarının da fiilî ve hukukî anlamda sona erdiğini işaret etmektedir.

Milli Sef minCumhuriyet’in ilanından Atatürk’ün vefatına kadar geçen sürede, istisnalar hariç tutulursa Başbakanlık koltuğunda sadece İsmet İnönü oturmuştur. Bunun ilk istisnası, İnönü’nün 22 Kasım 1924’teki istifasıdır. Ardından kurulan Fethi Okyar Hükümeti yaklaşık dört ay görev yaptıktan sonra istifa etmiş ve İsmet İnönü 3 Mart 1925’te tekrar Başbakanlık koltuğuna oturmuştur. İnönü bu görevine, kesintisiz olarak 1 Kasım 1937 yılına kadar devam etmiş ve bu tarihte Başbakanlık’tan ayrılarak yerini Celal Bayar’a bırakmıştır. İnönü, yaklaşık bir yıl sonra, Atatürk’ün vefatının ardından, 11 Kasım 1938’den, 22 Mayıs 1950 tarihine kadar Cumhurbaşkanlığı makamında görev yapmıştır. İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı’nın ilk aylarında 25 Ocak 1939 tarihine kadar Celal Bayar Başbakanlık koltuğunda oturmuş; bu tarihte istifa eden Bayar, koltuğunu, Refik Saydam’a bırakmıştır. Cumhurbaşkanı İnönü, 8 Temmuz 1942 yılına kadar Refik Saydam ile 1946 yılı ağustos ayına kadar Şükrü Saraçoğlu ile geri kalan dört yıllık görev süresince de kısa dönemler itibariyle Hasan Saka, Recep Peker ve en son olarak da Şemsettin Günaltay ile çalışmıştır. Hiç kuşkusuz her biri siyasal yaşamımızda önemli; siyasi ağırlıkları olan isimlerdir.

DP Kongre minMenderes’in Başbakanlığa, Bayar’ın Cumhurbaşkanlığı makamlarına gelmeleri ile Türkiye’de bir Başbakan’ın doğduğu şeklindeki iddia yanlış değerlendirilmemelidir. Başbakanlar erken dönem Cumhuriyet tarihimizde de hayli önemli simalardır ve bir siyasî ağırlıkları vardır. Erken Cumhuriyet döneminde de başbakanlar, sadece Cumhurbaşkanı’nın emirlerini yerine getiren emir erleri (memurlar) gibi davranmamışlar, her zaman bir siyasî ağırlığa sahip olmuşlardır. Ancak bu, erken Cumhuriyet döneminde cumhurbaşkanlarının hem parti örgütü, dolayısıyla TBMM grubu ve genel anlamda siyasetin belirleyicisi, hâkimi oldukları gerçeğini değiştirmemiştir: Menderes’in Başbakanlık döneminde kadar siyasetin şoför koltuğunda cumhurbaşkanları oturur; 1950’den sonra siyaset otobüsünün kaptanı istisnasız değişir.

Cumhurbaşkanı’nın siyasî pozisyon ve sıkletindeki değişime dair ilk izleri, CHP’nin Mayıs 1946 gerçekleştirilen kurultayındaki tüzük değişikliklerinde bulmak mümkündür. Bu kurultayda Değişmez Genel Başkanlık statüsü kaldırılmış; genel başkanın, parti milletvekilleri arasından dört yıllık bir süre ile seçilmesine karar verilmişti. Ancak bu değişiklik, ismi ve statüsü ne olursa olsun, İsmet İnönü’nün iktidardan ayrıldığı tarihe kadar hem Cumhurbaşkanı hem de CHP Genel Başkanı olarak siyasetin temel belirleyicisi olduğu ve parti örgütü üzerinde de kesin bir hâkimiyete sahip olduğu gerçeğini değiştirmeyecektir. Hattâ bu durum, 1947 Temmuz’unda, basında yer alan beyannamesinde vaad ettiği gibi “…her iki partiye karşı müsavi derecede vazifeli” olduğunu belirttiği dönemde bile değişmemiş, aynı kalmıştır.

DP’nin iktidara gelişi ile başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı arasındaki güç dengesinin göreli olarak değişmesine imkân veren ayrıntı ise, DP’nin 7-11 Ocak 1947 tarihinde toplanan Birinci Büyük Kongresi’nde Ana Davalar Komisyonu’nca kabul edilen Hürriyet Misakı’nın 3. maddesinde yer alan ve parti nizamnamesine de eklenen cumhurbaşkanlığı ile parti genel başkanlığının birbirinden ayrılması kuralıdır. 1946 Ocak’ında kurulan DP, ilk kongresini kuruluşundan bir yıl sonra 7-11 Ocak 1947 tarihinde toplamıştı. Ekte okuyacağınız metin, partinin Ana Davalar Komisyonu’nda kabul edildi. Hürriyet Misakı’nda yer alan “…milli vicdanda şuurlaşan davalar” olarak adlandırdığı şu üç maddeyi mutlaka hatırlamak gerekiyor:

1- Vatandaş hak ve hürriyetlerini haleldar eder mahiyette olan ve Anayasamızın ruhuna ve metnine uymayan kanun ve hükümlerin kaldırılması

2- Vatandaş reyinin emniyet ve masuniyetini sağlamak ve milli hakimiyet prensiplerini teminat altına almak maksatlarıyle seçim kanununda değişiklikler yapılması

Hürriyet Misakı’nın üçüncü maddesi ise şöyledir:

Hurriyet Misaki min

Devlet Reisliği ile fiilî parti reisliğinin bir zat uhdesinde birleşmemesi esasının kabullü…[abç] seçim kanunun vatandaş iradesinin serbest tecellisini, reylerin masuniyetini teminat altında bulunduracak şekilde tadilinin temini, Anayasaya uygun olmayan kanun hükümlerinin kaldırılması ve idare cihazının tarafsızlığından doğan ve bir arada mütalâası her vatandaşın yüreğini sızlatan, endişeye düşüren idari tasarrufların nihayete ermesinin ilk şartı olmak bakımından da Devlet Reisliği ile fiili parti reisliğinin bir zatın uhdesinde birleşmemesinin kabulü millî hakimiyet esasının zaruretleri olarak tespit edilmiş ve bu meseleler karşısında parti grubumuzun Meclisteki durumunun günün şartlarına göre mütalaa edilerek bu hususta bir karar alınması yüksek heyetinize bırakılmış bulunmaktadır.

Hürriyet Misakı, Demokrat Parti’nin 14 Mayıs’taki başarısının kilit noktasını oluşturur. 14 Mayıs 1950’deki seçimlerde parti 27 yıllık tek partiyi devirmekle kalmayacak, Hürriyet Misakı’nda verdiği sözü de yerine getirerek cumhurbaşkanlığı ile başbakanlığın birbirinden ayrılmasının yolunu da açacaktır: Cumhurbaşkanı Celal Bayar, partisinden istifa edecek ve genel başkanlığa Adnan Menderes seçilecektir. DP, muhalefette olduğu bu dönemde, cumhurbaşkanlığı ile parti genel başkanlığı makamlarını kesin çizgilerle birbirinden ayırmakta ve parti genel başkanlığını, diğer bir ifade ile parti örgütü ve TBMM grubu üzerindeki denetim ve hâkimiyeti başbakana bırakmaktadır. Bunu, muhalefetteki DP’nin, İsmet İnönü’nün hem Cumhurbaşkanı hem de CHP Genel Başkanı olmasına bir tepki olarak okumak daha doğru olacaktır.

DP’nin iktidara gelişi ile gerçekleşen ise her ikisi de önemli siyasî ağırlıklara sahip cumhurbaşkanı ve başbakan arasındaki güç dengesinin göreli değişimidir. Bu uygulama, sadece DP iktidarı ile de sınırlı kalmayacak; siyasetin başbakanlar eliyle belirlenmesi ve parti TBMM grubu üzerindeki hâkimiyetin yine onlar ve çevreleri aracılığıyla tesis edilmeleri günümüze kadar devam edecektir. Bu, o kadar belirgin bir dönüşümdür ki, başbakanların siyasal yapının başat gücü olmaları durumu, darbelerin ardından Cumhurbaşkanlığı makamını işgal eden muktedir emekli askerler döneminde dahi değişmeyecektir. Bu açıdan 14 Mayıs 1950 seçimleri olağanüstü bir önem arz eder.

Cumhurbaşkanları ile başbakanlar arasındaki siyasi güç dengesindeki göreli değişimi sağlayan, cumhurbaşkanlarının partilerinden istifa ederek, hukuken de olsa parti genel başkanlığını başbakanlara bırakmaları; başbakanların, TBMM’deki gücü de milletvekili genel seçimlerinde partilerinin müstakbel milletvekilleri olacak milletvekili aday adaylarını belirleme yetkisinden kaynaklanmadır. Aslında çoğu partide bu yetki, Kongre’de seçilen merkez karar yönetim kuruluna aittir; ancak o kurulun da başkanı olarak parti genel başkanı, partisinin milletvekili aday adaylarının belirlenmesi sürecinde de hâkim bir güce sahiptir.

Basitleştirerek ve farklı partilerdeki nüansları dikkate almayarak süreci şöyle özetleyelim. Parti genel başkanı, parti teşkilatları, dolayısıyla büyük kongrede oy kullanacak delegeler üzerinde etkilidir. Delegeler, genel başkan ve kongreden sonra en üst karar mercii olan merkez karar yürütme kurulunun teşkilinde; merkez karar yürütme kurulu, milletvekili aday adaylarının belirlenmesi sürecinde belirleyicidirler. Aslında aradaki mekanizmaların pek de bir önemi yoktur: Partilerin kendi içlerindeki siyasal kırılma ve yeni bir adayın genel başkan olarak zuhur etmesi dönemleri dışındaki olağan süreçlerde parti genel başkanı, o partinin milletvekilleri üzerinde doğrudan söz sahibidir. Yine olağandışı dönemler bir kenara konulursa, partinin genel başkanı ile uyum içerisinde olmayan kişinin, en azından o parti içerisinde bir siyasi geleceğinden, o parti içerisinden tekrar milletvekili aday adayı olabilme şansından bahsetmek neredeyse imkânsızdır

Takvim 14 Mayis minBu “de facto” durum, parti içerisindeki hamilik ilişkilerinin de doğrudan belirleyicisidir. Partinin, cumhurbaşkanı olarak seçtiği (eski) genel başkanı, artık, bir sonraki seçimde milletvekili aday adaylarını belirleme yetkisine sahip olamayacaktır. Hatta, parti kongresi üzerindeki etkisi de o kadar sallantılıdır ki, cumhurbaşkanı olduğunda partisi üzerinde hâlâ denetimi tesis edebilmek için genel başkanlığa seçtirerek partisini emanet ettiği yeni genel başkanın bile bir sonraki kongrede tekrar genel başkan seçilme; o kişi genel başkan seçilse bile, eskisi gibi, mevcut cumhurbaşkanının (eski genel başkanın) iradesi doğrultusunda o partiyi idare edeceğine dair bir garanti dahi yoktur.

Yukarıda çizmeye çalıştığım tabloya dair reel politik örnek mi istiyorsunuz: 1950 sonrası Celal Bayar’a bakın, 1980’lerin sonundaki Turgut Özal’ına bakın, 1990 başlarındaki Demirel’e bakın ve ne ilginçtir ki, onlara benzememek için o kadar uğraşmasına rağmen bizzat Erdoğan’a bakın.

Erdoğan’ın Tüm Gücü AKP’den Doğar

Tam da burada, ikinci önermemi hatırlatmanın, tekrar yazmanın zamanıdır: “Tayyip Erdoğan’ın bugün siyasal sistem üzerinde sahip olduğu tüm gücü sadece ve sadece AKP içerisindeki gücüne bağlıdır; ondan kaynaklanır ondan türer ve ancak onunla devam edebilecektir.”

Cumhurbaşkanı olmasının siyasal yapının tamamı üzerinde Tayyip Erdoğan’a muazzam bir güç verdiğini tartışmaya gerek dahi yok. Ancak akılda tutulması gereken –ve Erdoğan’ın da aklından hiç çıkartmadığını düşündüğüm- nokta da burasıdır: Erdoğan’ın kendisi de gücünün kaynağının Cumhurbaşkanlığı makamı olmadığının, Cumhurbaşkanı olarak sahip olduğu gücün kaynağının AKP içerisindeki gücü olduğunun farkındadır. Yukarıda da tartışmaya çalıştım. Cumhurbaşkanlığı görevi, o kişiye, eski genel başkanı olduğu, sevildiği ve takdir edildiği partisi içerisinde olağanüstü bir saygınlık verecektir; veriyor da. Tartışmaya ne gerek var ki? Tayyip Erdoğan AKP teşkilatı içerisindeki en saygın, en sevilen… kişidir. Ancak siyaset biliminde “saygınlık” ve “güç” farklı şeylerdir. Birbirlerini besleyebilirler de ancak birbirlerinden doğmazlar. Güç ayrı şeydir, saygınlık ayrı. Tayyip Erdoğan’ın “formel” olarak da olsa “AKP Genel Başkanlığı”ndan, AKP üyeliğinden ayrılmış olması onun formel iktidarını neredeyse sıfırlamıştır. Tek başına (daha doğrusu eski usul bir) Cumhurbaşkanı olarak sadece saygınlığı vardır. Erdoğan’ın bir cumhurbaşkanı olarak AKP üzerindeki “gücü”, “iktidarı” onun CHP üzerindeki “gücü”, “iktidar”ından ne azdır ne de fazla. Sadece bir cumhurbaşkanı olarak gücü çok da fazla değildir; hele hele o cumhurbaşkanı, iktidardaki parti ile tam anlamıyla uyumlu değilse gücü düşünüldüğünden çok ama çok daha azdır. Erdoğan da bu sistem değişmediği sürece, sonunun, örneğin, Turgut Özal, Süleyman Demirel ya da kendi partisinin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül gibi olacağının farkındadır. Her biri kendi camialarının saygın isimleriydi; ama hiçbiri başbakanlık dönemlerindeki “güç”lerini devam ettiremediler ve saygın ve sınırlı güce sahip birer Cumhurbaşkanı olarak siyasal yaşamlarını noktaladılar. Erdoğan, kendisini de bekleyen bu siyasî akıbeti net bir şekilde görebildi. Başkanlık sistemi adı altında ortaya konan idarî revizyonun bu gidişi durdurabilecek tek çözüm olduğunun da farkına varabildi; CHS tartışmaları da buradan yol aldı.

Sadece Reistokrasi -Güncellenmiş Milli Şef Sistemi- Erdoğan’ın AKP’de Kaybettiği Gücü Ona Verebilecektir

CHS’nin eski sistemden neredeyse tek farkı, Tayyip Erdoğan’ın bir “partili cumhurbaşkanı” olmasıdır. Küçük bir ayrıntıdır demeyin; oldukça önemlidir. İki noktayı birbirine karıştırmamak gerekiyor. “partili cumhurbaşkanı” tartışması, siyasî olarak kendisini bir partiye, dünya görüşüne yakın gören bir cumhurbaşkanının olması ya da olmaması tartışması değildir; aksine bir partinin genel başkanı olan ya da olmayan bir cumhurbaşkanı tartışmasıdır. Tayyip Erdoğan “Farklı Cumhurbaşkanı” “Cumhur’un Başkanı” “Taraflı Cumhurbaşkanı” gibi ifadelerle iki hususu birbirine karıştırırdı; hâlâ da karıştırıyor. “Karıştırmak” dediysem, Erdoğan’ın bunu yanlışlıkla yaptığını hiç düşünmedim; aksine bilinçli olarak yapılan bir karıştırmadan bahsediyorum. Erdoğan “Taraflıyım!” derken siyasi taraflılığı ima ederdi; ancak istediği şey bu değil, resmî olarak partisinin başında olacağı, böylece yasama organını ve parti teşkilatını eskisi gibi “gücü” altına alabileceği bir CHS sistemiydi; istediğini aldı da.  Unutmamak gerekiyor ki, eski sistemin “cumhurbaşkanının tarafsızlığı”ndan beklediği de bu, daha doğrusu bugünkünün tersiydi. Yoksa kimse cumhurbaşkanlarından, seçildikleri günün sabahı, tüm siyasî tercih ve geçmişlerini geride bırakmalarını, siyasî kimliklerinden soyunmalarını arzu etmiyordu. Herkes, Bayar’ın DP’li, Özal’ın ANAP’lı, Demirel’in DYP’li Gül’ün AKP’li olduğunu biliyordu ve bundan da büyük bir rahatsızlık duymuyordu. İşte Erdoğan’ın CHS’de burada anlam kazanıyor. Erdoğan Cumhurbaşkanlığı ile AKP Genel Başkanlığı şapkalarını aynı kafada birleştirmeyi başardı. Onu Reistokrasi yapan da Milli Şef sistemine benzeten de bu yönü oldu.

Şu hususun altını bir kez daha çizmek gerekiyor ki reistokrasiye, güncellenmiş millî şef sistemine geçişin, Türk sağının tamamı için entelektüel bir intihar anlamına gelmektedir. Türkiye sağı için böylesi bir sisteme “evet” demek, 1946’dan bu yana savunduğu tüm değerleri, özellikle de Türkiye sağının, erken Cumhuriyet ile ilgili her türlü eleştirisini toprağa gömmesini gerektirecekti; öyle de oldu. Türk sağı 70 yıla yakındır savunduğu, yukarıda birkaç örnekle izah etmeye çalıştığım bu siyasal mevziden, Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın “…bizim yaptığımız Atatürk Anayasalarına dönmektir. 1921-1924 anayasalarına, partili cumhurbaşkanlığına dönmektir. Siz Atatürk’ün anayasasına karşı çıkıyorsunuz.” (NTV 09.01.2017) mevziine çekilmek zorunda kaldı. Çekilinen mevzi, parti genel başkanlığı ve cumhurbaşkanlığı yetkilerini elinin tersiyle iten Celal Bayar’ın mevziinden (ki bu Bayar için bir Tüzük değişikliğiyle halledilebilecek kadar basit bir mevzuydu), tüm entelektüel birikimini çöpe atarak parti genel başkanlığını eline almaya çalışan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın mevzi oldu. Türk sağı bu mevziiye çekilirken safrasındaki tüm entelektüel iddialarından vazgeçmeye de razı olmak zorunda kaldı: O kadar ki, bu yeni entelektüel sağ mevzi, Meclis’te tartışılan Anayasa değişikliğini Atatürk’ün anayasalarına dönüş olarak sunabilecek -böylece CHP muhalefetinin önünü kesebileceğini düşünecek- entelektüel bir “derinliği”(!) de içerisinde taşıyordu. CHP’yi sıkıştırabileceği düşünülen, Anayasa değişikliği tartışmalarının bir rejim değişikliği değil de bizzat Atatürk’ün anayasalarına dönüş olduğunu ima edecek bir siyasal söylem artık Türk sağı için yeter de artardı bile!

Mete Kaan KAYNAR