30 Ağustos: Toprak ve Hürriyet İçin Ölebilmek Kabiliyeti

Kurtuluş Savaşı Destanı’nda[1] Nazım Hikmet 30 Ağustos’u tamda bu kelimelerle tanımlıyor: “Vatan uğrunda, yani, toprak ve hürriyet için ölebilmek kabiliyetleriyle Birinci ve İkinci ordular baskına hazırdılar.”

Büyük Taarruz olarak anılan ve 9 Eylül 1922’de  İzmir Kavşağı’ndan sonra Anadolu Direnişi’ni Mudanya’ya oradan da Lozan’a taşıyacağını sonradan öğreneceğimiz olaylar silsilesi, aslında  neredeyse tamı tamına bir yıl önce Sakarya Taarruzu ile başlar. Zaten 30 Kasım 1918’de başlayan Milli Mücadele içerisinde bir kırılma noktası varsa o da 22 Ağustos 1921’de başlayıp 13 Eylül’de -Büyük Taarruz’dan bir yıl önce- sona eren Sakarya Savaşı’dır. Boşuna, Mustafa Kemal Büyük Taarruzu değil, öncesindeki Sakarya Taarruzu’nu Melhame-i Kübra diye anmaz. Gerçekten de  bir ölüm kalım savaşı, bir Armageddon, bir Melhame-i Kübra olan  Sakarya Savaşı ve orada elde edilen başarıdır. Demem o ki, hazır Troya’ya da çok uzak değiliz, Sakarya Savaşı, Aşil’in (Akhilleus) zayıf noktasının öğrenildiği savaş ise Büyük Taarruz,  Paris’in Aşil’i topuğundan vurduğu savaştır. İşte  bu savaşla Yunan orduları Eskişehir Afyon hattının gerisine itelenebildiler, en önemlisi de Ankara psikolojik üstünlüğü yavaş yavaş ele geçirmeye başladı.

Sakarya Taarruzu’ndan sonra, Yunan Başkomutanı Papulas, kuvvetlerini Sakarya Nehri’nin batısına çekmek, Sakarya’yı Türk Ordusu ile kendi birlikleri arasında doğal bir hat olarak kullanmak zorunda kaldı. Yunan orduları İngiliz yardımıyla tahkim edilmeye çalışıldı ve Yunan Ordusu, Sakarya’dan güneye bir sur gibi dizilmeye başlandı.  Amerikan arşivlerinde Büyük Taarruz ile ilgili dokümanları araştırdıkları makalelerinde Hikmet Öksüz ve İsmail Köse[2], Yunanlıların kuzeydeki birliklerini Mudanya’dan Afyonkarahisar’a, güney kısımdakileri  ise İzmir’e doğru yaydıklarını ve yaklaşık 650 km. uzunluğunda bir hat oluşturulduğunu belirtmektedirler. Mevcut cephane ile 65 km’lik bir hat oluşturabilen Anadolu Kuvvetleri’nin, teknik açıdan gayet üstün Yunan birliklerinin bu demir surunu delip geçebilmesi hemen hemen imkânsız görünmektedir.

Yunan güçleri Afyonkarahisar-Dumlupınar arasına kuvvetli bir ordu yerleştirdiler. Bir başka ordu gücünü de  Eskişehir’e konuşlandırdılar. Selman Yaşar[3] orduların durumunu şöyle özetliyor: “Sağ kanadını, Menderes dolaylarında bulundurduğu kuvvetlerle, sol kanadını da İznik Gölü’nün kuzey ve güneyindeki kuvvetleriyle koruyordu. Yunan cephesi, Marmara’dan Menderes’e kadar uzanmaktaydı. Yunan ordusunun toplamı üç kolordu ve bazı müstakil birliklerle üç tümenden meydana gelmekteydi. Türk ordusu ise kuvvetlerini iki ordu şeklinde düzenlemişti.” Ankara’nın elinde 18 tümen,  bir süvari kolordusu (3 tümeni vardı) bulunmaktaydı. Ankara ve işgal orduları karşılaştıklarında asker ve tüfek sayısı yaklaşık olarak birbirine yakındılar. Cephane ve teknik malzeme bakımından Yunanlılar daha üstün durumdaydı. Süvari kuvvetleri açısından Anadolu’nun avantajı vardı: Köse ve Öksüz’den yararlanarak  1922’nin Ağustos’unda kapışacak güçlerin kemmiyetini şöyle özetleyebiliriz: Sakarya’nın batısında güçlü bir savunma hattı oluşturan Yunan Ordusu 180.000 asker, 88.000 tüfek, 3.000 makineli tüfek/ mitralyöz ve 300 toptan oluşuyordu. Son yüzyılı savaşlarla geçirmiş ve Büyük Harp yorgunu Türk askerinin hemen yarısı zaferden ve gelecekten ümidini keserek firar edip köyüne dönmüştü. Bu nedenle Türk Ordusu, 92.000 asker, 48.000 tüfek, 819 makineli tüfek/mitralyöz ve 145 toptan oluşuyordu. İki ordu arasındaki asimetrik güç farkı Sakarya Savaşı sonrasında biraz daha artmıştı

Salman ise Türk ordusunun plânının, ana kuvvetlerini düşman cephesinin bir kanadında ve mümkün olduğu kadar dış kanadında toplayarak, bir imha muharebesi gerçekleştirmek olduğunu belirtir. Bunun için, “Türk ordusunun ana kuvvetlerini Yunanlıların Afyonkarahisar yakınlarında bulunan sağ kanat grubu güneyinde ve Akarçay ile Dumlupınar hizasına toplaması gerekiyordu. Yunanlıların en hassas ve önemli noktası burasıydı. Çabuk ve kesin sonuç almak, düşmanı bu kanadından vurmakla mümkündü.”

Büyük Taarruz öncesi, sadece kara kuvvetleri açısından değil, hava kuvvetleri açısından da hazırlıklar son hız devam eder. Yine Selçuk’tan yararlanarak belirtmek gerekirse: “Kara kuvvetlerinin taarruz hazırlıklarına paralel olarak hava kuvvetleri de olanaklar ölçüsünde taarruz hazırlıklarına başlamıştır. Hazırlıkların amacı, hava birliklerini örgütlenme, eğitim ve ikmal bakımlarından güçlendirerek, taarruz sırasında kendilerine verilen görevleri başarabilecek düzeye çıkarmaktı. Bu amaçla, Milli Savunma Bakanlığı, elde mevcut ve tamire ihtiyaç duyulan 13 uçağın onarılarak, Kütahya-Eskişehir Muharebeleri sırasında lağvedilmiş olan 1.Uçak Bölüğü’nün yeniden teşkil edilmesine ve geri kalan uçakların da, Konya’daki Hava Kuvvetleri Genel Müdürlüğü emrinde bırakılmasına karar vermiştir. Fransızlarla yapılan Ankara Antlaşması sonucunda, Adana’da teslim alınan 10 uçaktan uçuşa hazır olan dört uçakla 1.Uçak Bölüğü oluşturulmuş ve 21 Mayıs 1922 tarihinde Akşehir’e gönderilmiştir. Böylece Batı Cephesi Uçak Bölüğü, iki bölüğe yükseltilmiştir.”

26 Ağustos tarihinde başlatılan Büyük Taarruz’dan bir gün sonra 8. Tümen saat 17:30’da Afyonkarahisar’a girdi. Ankara’nın 27 Ağustos 1922 tarihli resmî tebliğinde Afyonkarahisar’ın Türk ordusu tarafından ele geçirildiği haber edilmekteydi. Afyonkarahisar’ın ele geçirilmesi, Mustafa Kemal Paşa’nın, Meclis’e çektiği bir telgrafla Ankara’ya bildirildi. Mustafa Kemal telgrafında, iki günden beri kesintisiz devam eden muharebe sonrasında Afyonkarahisar’daki Yunan mevzilerinin düşürüldüğünü ve Afyonkarahisar’ın ele geçirildiğini belirtmekteydi. Yunanlılardan ağır ve hafif top, askeri mühimmat ve her cinsten askeri ganimet ile beraber esirlerin ele geçirildiği bildirilmekteydi.

Uğur Üçüncü Türk Kamuoyunda Büyük Taarruz başlıklı doktora tezinde Anadolu basınının Afyonkarahisar’ın kurtuluşunu, Ankara’nın resmî tebliği vasıtasıyla kamuoyuyla paylaştığını belirtir. Hâkimiyet-i Milliye, Babalık, Satvet-i Milliyye, Varlık gazeteleri, Afyonkarahisar’ın ele geçirilişini haber eden 27 Ağustos tarihli tebliği hemen ertesi günkü nüshalarıyla kamuoyuna aktırırlar. Diyarbakır’da Ziya Gökalp Bey tarafından çıkarılmakta olan Küçük Mecmûa dergisi de resmi tebliği 28 Ağustos tarihli sayısında, “Ajansın Müjdesi” başlığıyla Diyarbakır halkına duyurdu. İstikbâl ve Yeni Adana gazeteleri ise 29 Ağustos tarihinde Afyonkarahisar’ın kurtuluşunu haber veriyorlardı

Yukarıda da belirtmeye çalıştığım gibi Büyük Taarruz öncesindeki Sakarya Taarruzu düşünülmeden anlaşılamayacağı gibi, 26 Ağustos’ta başlayan harekâtın 30 Ağustos’ta bittiğini düşünmek de yanlış olur. 26’sında başlayan savaş, 9 Eylül’de İzmir’de de noktalanmaz. Ordular Çanakkale üzerinden İstanbul’a gitmek üzere yola koyulacak, bu iklimde Mudanya’da ateşkes imzalanacak (11 Ekim), Lozan’a (24 Temmuz 1923)  ve Cumhuriyet’e (29 Ekim) giden kapı buradan aralanacaktır.

Yunanlılar ise 8 Eylülde şehri tahliye etmeye başlayacaklardır. Yunan Hükümeti şehrin yönetimini İtilaf kuvvetlerinin konsoloslarına teslim ederler. Konsoloslar ise şehri Türk kuvvetlerine teslim etmek üzere hazırlıklara girişirler. Fransız Edugarkine kruvazöründen 9 Eylül’de Ankara ve Türk Hükümetinin idaresindeki bütün telsiz istasyonlarına bir telgraf gönderilerek, İzmir’in teslim edileceği ifade edilir:  Üçüncü’nün doktora tezinden yararlanarak bu telgrafı ve Mustafa Kemal’in bu telgrafa cevabını da aktarmak istiyorum:

İzmir Ceneral Konsolosları, şehrin teslimini müzâkere etmek üzere en yakın Türk Kumandanıyla görüşmek üzere bir mahall-i mülâkat irâesini taleb ederler. 9 Eylül İzmir Ceneral Konsolosları

Mustafa Kemal Konsolosların bu telgrafına aynı gün şu cevabı verir: “Telgrafnâmenizi aldım. Mümessillerinizi İzmir-Turgutlu-Kasaba şosesiyle Kasabaya gönderiniz. Bir yanlışlığa mahal kalmamak üzere otomobillerde beyaz bayrak bulundurmak muvaffık-ı ihtiyâttır. 9 Eylül Türk Orduları Başkumandanı”

Sonra.
Sonra, 9 Eylülde İzmir’e girdik
ve Kayserili bir nefer
yanan şehrin kızıltısı içinden gelip
öfkeden, sevinçten, ümitten ağlıya ağlıya,
Güneyden Kuzeye,
Doğudan Batıya,
Türk halkıyla beraber
seyretti İzmir rıhtımından Akdeniz’i.

Ve biz de burda bitirdik destanımızı.
Biliyoruz ki lâyığınca olmadı bu kitap,
Türk halkı bağışlasın bizi,
onlar ki toprakta karınca,
suda balık,
havada kuş kadar
çokturlar;
korkak,
cesur,
câhil,
hakîm
ve çocukturlar
ve kahreden
yaratan ki onlardır,
kitabımızda yalnız onların mâcereları vardır

Keyifli Pazarlar

 


[1] Nazım Hikmet’in 1939-1941 yılları arasında cezaevinde yazdığı eser, 1965’de Yön dergisi  yayınları tarafından Kurtuluş Savaşı Destanı başlığıyla yayınlanır. Kütüphanemdeki -babamdan kalan- nüshada bu nüshadır. Daha sonra kitap Kuvayı Milliye Destanı başlığıyla yayınla gelmeye başlar. Hâlâ da bu isim kullanılır. Bahsettiğin ifadeler Destan’ın Sekizinci Bab’ında “26 Ağustos Gecesinde Saatlar İki Otuzdan Beş Otuza Kadar Ve İzmir Rıhtımından Akdeniz’e Bakan Nefer” üst başlığıyla anılan kısımda geçmektedir.

[2] ÖKSÜZ, Hikmet- İsmail KÖSE. “Amerikan Arşiv Vesikalarında Büyük Taarruz” Türkiyat Mecmuası, C. 27/2, 2017:207-238.

[3] YAŞAR, Selman. “Büyük Taarruz’da Türk Havacıları” Uşak Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi C 1, S. 2, 2008: 77 – 85.

 

Mete Kaan KAYNAR
Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları