Üç harfliler, gıda ve yoksulluk üzerine


Türkiye’de ilginç bir gündem var yine. Erdoğan kriz içindeki ekonominin ve insanları çaresiz bırakan enflasyonun tüm sorumluluğunu işçi sınıfının en düşük gelirlilerine hitap eden zincir marketlere yüklemeye çalışıyor gibi görünürken, bu zincir marketlerin sermayesinin hangi tarikatlara veya ailelere ait olduğu ve onların iktidarla olan mesaileri veya şimdiki mesafeleri genişçe konuşur hale gelmiş. Kriz en bilindik ve geçerli tanımıyla, yönetenlerin yönetemez hale geldiği, yönetilenlerin de müesses nizama olan güvenlerinin yıkıldığı hali işaret ediyor. Ancak bir farkla, bugün krizlerin ve en genel anlamıyla ekonomik şiddetin, ya da daha bugünü anlatan bir tabirle ekonomik yıkımın, toplumsal bir çöküş ve kurumsal bir çürümeyle birlikte nasıl işlediğine tanık oluyoruz. Sadece Bugün mü? Sadece Türkiye’de mi?

Zincir marketlerdeki gıda maddelerinin fiyatları, sağlık açısından kalitesi kocaman bir tartışma konusu. Fiyatların düşük tutulmasını sağlayan hanelerdeki özellikle çocukların gündelik besin ihtiyacını, şimdi size bir aileden bahsedeceğim.

Okuduğum bir makalede* verilen isimleriyle 4 kişiden oluşan Z ailesi, ikinci dünya savaşı sonrası Kiel liman kentinde yaşıyor. Hane dört kişiden ibaret, 1924 doğumlu koca, belediyenin gaz fabrikasında motor tesisatçısı olarak çalışıyor. Kendisinden bir yaş büyük eşi ise ev hanımı. İki küçük çocukla birlikte tek bir odada yaşıyorlardı ve aylık 8 DM (o zaman para birimi: Deutsche Mark) kira ödüyorlardı. Evde mutfak ya da banyo olup olmadığı bilinmiyor ama bahçenin olmadığı yer almış. Dolayısıyla bazı gıda ürünlerini yetiştirme imkanları olmadığı için, hanenin geliri sadece Bay Z’nin maaşına bağlıdır ve bahsi geçen 1945-1950 döneminde bu kazanç çoğu zaman yetersizdir. Bay ve Bayan Z sık sık ya ailelerinden ya da bankalardan borç para almak zorunda kalırlar.

Şimdilik hikayenin oldukça tanıdık olduğu açık. Savaş sonrası Avrupa’nın pek çok ülkesinde işçi sınıfı hanelerinin durumu birbirine benzer bir açlık sınavında. 1950 sonrası ise ABD’nin savaşların ardından ve savaşlarla oluşturduğu büyük birikimi, Marshall Planı aracılığıyla savaştan yıkılmış bölgelerin ABD sanayinin ihtiyaçlarıyla uyumlu sanayileşmesine ve kentleşmesine ayrılması, hem kentlerin fiziksel ve sosyo ekonomik görünümünü değiştirirken, hem de kişilerin gıda ile kurduğu bağı da baştan yaratıyor. Elbette burada Marshall Planının bir uzantısı olan propaganda broşürlerinin de Amerikan hayat tarzını modernleşmede ulaşılması gereken hedef olarak gösteren medya ve eğitim araçlarının da bu kültürel hegemonyanın yaratılmasında çok ciddi rolü var. Elbette Kielli ailenin durumu, seçtikleri gıdalar, ne zaman borçla geçinmeyi bırakabildikleri ve ne zaman yeniden borçlanmaya başladıkları sosyo-ekonomik ve politik döngülerle sıkı sıkıya ilişkili olduğu makalede çok hoş bir dille anlatılmış.

Hanenin değişen gıda tüketiminin, önce hazır ve konserve gıdalara doğru kaynası, daha sonra ürünlerin isimlerinin markalarıyla tanımlanmaya başlaması, daha sonra da küresel gıda endüstrisinin göçü merkeze alan ürün çeşitlendirmesini izleyerek değiştiğini; mutfak teknolojilerinin evin yeniden dönüşmesine neden olduğunu görebiliyoruz. Ayrıca kadınların ev dışında ücretli işlerde çalışmalarıyla pratik yemeklerin nasıl moda haline geldiğini veya kadınların yeniden nüfusun çoğalmasında asli fonksiyon aldıkları militarizm kokan “kutsal annelik” görevlerine geri çağrıldıkları dönemlerdeki anne eli değen yemeklere yapılan vurguların artması gibi son derece ilginç salınımlar da dikkat çekiyor bu alanda. Konserve yiyecekler, küreselleşen gıda sanayinin önce askerlerin asli beslenme maddesi olan konservelerin savaş sonrasında, hanelere sunması ve yaygın dağıtımının yapılmasından ibaret örneğin. Belki yaşı bana yakın olanlardan bazıları, okullarda süt yerine dağıtılan süt tozunu hatırlayacaktır, bezer bir örnek olarak.

Üç harfliler gibi mütedeyyinlere hitap eden benzetmeyle, ucuz gıda ürünleri satan zincir marketlere ekonomik krizin suçlarını yüklemeye çaktığı konuşmalarını izledikçe, savaş ekonomisinden “refah” ekonomisine geçen Z ailesinin yaşamı gözümün önüne geldi. Halbuki bireysel başarısızlıklarımız ve yanlış tercihlerimiz yüzünden açlık ve sefalet çektiğimizi, borçlandığımızı veya işsiz kaldığımızı ifade eden (neo)liberal ana akım düşünürlerin, bugün iktidar bloğu karşısında muhalefet bloğununda kurtarıcısı gibi ortaya çıkmalarının içimi karartmasından olsa gerek bunlar.

Oysa ki bugün tüm toplumsal çürüme karşısında, demokrasiyi savunmaktan başka; mafyöz ekonomik ağların bizlerden çaldığı geleceğimiz ve yıkıma uğrattığı yaşam alanlarımızı geri kazanmak için nispeten bir sosyal cumhuriyeti savunmaktan başka çaremiz yok. Giderek daha da çaresizliğin içinde öfkelenen yığınların öfkelerini umuda çevirmekten başka yol yok…


*Wildt, M. (2001) Promise of More. The Rhetoric of (Food) Consumption in a Society Searching for Itself: West Germany in the 1950s, in: Peter Scholliers (ed.), Food, Drink and Identity. Cooking, Eating and Drinking in Europe Since the Middle Ages, Berg Publishers: Oxford/New York, S. 63-80.

Nevra AKDEMİR
Latest posts by Nevra AKDEMİR (see all)