back to top
Ana Sayfa Haber Transfer Siyaseti, Güç Toplamak Değil, Güç Üretememektir

Transfer Siyaseti, Güç Toplamak Değil, Güç Üretememektir

Siyasette güç çoğu kez yanlış yerden okunur. Listeler kabarır, vitrine yeni adlar dizilir; belediye başkanları, milletvekilleri, parti değiştiren yüzler… İktidar, bu çoğalmayı kudret sanma eğilimindedir. Oysa siyasal belleğimiz defalarca şunu gösterdi: Güç, devşirerek değil, üreterek kurulur. Başkasından alınanla değil, içeriden doğanla kalıcı olur.

Bugün en büyük yanılgılardan biri, kimi belediye başkanlarını ya da milletvekillerini siyaset dışı yol ve yöntemlerle kendi safına katmayı bir üstünlük işareti saymaktır. Oysa bu, tam tersine, gücün inceldiği bir eşiğe gelindiğinin belirtisidir. Güçlü olan çağırmaz; güçlü olan çağrılır. Güç, baskıyla değil, çekimle büyür. Bir siyasal merkez kendi toplumsal dayanağını genişletemiyor, kendi kadrolarını yetiştiremiyor, kendi sözüyle yeni bir onay üretemiyorsa, dışarıdan aktarmayla ayakta kalmaya çalışır. Bu ise büyüme değil, çözülmeyi erteleme çabasıdır.

Siyaset, kendi başına havada asılı bir alan değildir; geçim düzeniyle, emekle, gündelik hayatın ağırlığıyla iç içedir. Bir iktidarın gerçek gücü, yalnızca devlet aygıtını elinde tutmasından değil, bu tutuşun toplum nezdinde ne ölçüde yerinde ve haklı bulunduğundan doğar. Geniş kesimlerin onayı daraldıkça, sertlik artar. Sertlik arttıkça sözün tonu keskinleşir, alan daralır ve iktidar, içeride üretemediğini dışarıdan devşirmeye yönelir.

Bu noktada “transfer” siyaseti sahneye çıkar. Partiler arası geçişler kişisel tercih gibi sunulur; oysa çoğu zaman riskin yeniden paylaştırılmasıdır söz konusu olan. Dosyalar, soruşturmalar, ekonomik sıkıştırma, yalnızlaştırma ve yarınsızlık korkusu… Bunların çoğu yüksek sesle söylenmez ama hissedilir. Hissedilen her baskı, bağlılığın artık bir inanç değil, bir mecburiyet haline geldiğini gösterir. Bu da gücün değil, onay üretme yetisinin aşındığını anlatır.

Gerçek siyasal güç, organik bağlardan doğar. Aynı mahallelerin, aynı emek süreçlerinin, aynı mücadele deneyimlerinin içinden çıkan kadrolar yalnızca görev paylaşmaz; ortak bir bellek ve ortak bir gelecek tasavvuru taşır. Dışarıdan eklenen adlar ise çoğu zaman bellek getirmez, geçici bir iş görür. Bu yüzden bu tür kazanımlar kısa vadede gösteri malzemesi olur, uzun vadede yapının iç gerilimini büyütür. Çünkü ortak bir düşünce ve hayat zeminiyle kaynaşmayan her parça, bütünün dengesini bozar.

Kadro devşirmeyi güç gösterisi diye sunmak, merkezin zayıfladığının dolaylı bir itirafıdır. Merkez üretkense çevre kendiliğinden ona akar. Akış kesildiyse sorun çevrede değil merkezde aranmalıdır. Kadro yetiştiremeyen, umut çoğaltamayan, yarına dair inandırıcı bir yön çizemeyen bir siyasal yapı, rakiplerinden parça toplayarak ayakta kalmaya çalışır. Görünürde hareket vardır, ama yeni bir değer doğmaz.

Nicelik ile nitelik arasındaki ayrım burada belirginleşir. Sayının artması, ağırlığın artması demek değildir. İçi boşalan bir yapı, ne kadar kalabalıklaşırsa kalabalıklaşsın daha kırılgan hale gelir. Çünkü onu bir arada tutan şey artık ortak inanç değil, ortak mecburiyettir. Mecburiyet ise ilk fırsatta çözülür.

Siyaset sahnesindeki her geçiş, yalnızca bir isim değişikliği değildir; aynı zamanda düzenin ruh hâline dair bir işarettir. Rakiplerinden kopardığı figürlerle övünen bir iktidar, aslında şunu söylemiş olur: “Kendi gücümü artık içeriden üretemiyorum.” Bu, yüksek sesle dillendirilmese de pratikte tekrar tekrar görünür.

Sonuçta siyaset, ödünç alınanlarla değil, üretilenlerle kurulur. Güç, makamların toplamı değildir; o makamları yerinde kılan toplumsal onayın sürekliliğidir. Onay zayıfladıkça transfer artar. Transfer arttıkça gürültü çoğalır. Ama gürültü, gücün değil, boşluğun sesidir. Ve tarih şunu fısıldar: Boşluk, ne kadar kalabalık olursa olsun, eninde sonunda kendi ağırlığı altında çöker.