Dünyanın farklı coğrafyalarında ideolojik aidiyetlerden kopuk, anlam yitimine yaslanan ve toplumsal çözülmenin semptomu olarak ortaya çıkan yeni bir şiddet biçimi, yalnızca güvenlik meselesi değil; yabancılaşma, yalnızlaşma ve parçalanmış toplumsal dokunun derinleşen krizinin işareti olarak okunuyor.
Anlamsızlığın Siyaseti
Son yıllarda farklı ülkelerde meydana gelen saldırılar, klasik politik ya da dinsel motivasyon kalıplarına sığmayan yeni bir şiddet biçiminin görünür hâle geldiğine işaret ediyor. Fail profilleri, alışılmış ideolojik etiketlere—sağ, sol, dinî ya da etnik—yerleşmekte zorlanıyor; buna karşın geride bırakılan metinler, kayıtlar ve çevrimiçi izler, insanlığa yönelik bütüncül bir nefret ve “düzenin çökmesi” arzusunu ortak bir payda hâline getiriyor.
Bu tablo, şiddetin yalnızca belirli bir siyasal hedefe yönelen araçsal bir pratik olmaktan çıkarak, varoluşsal bir boşluk hissinin dışavurumu hâline geldiğini düşündürüyor. Başka bir ifadeyle, burada hedef belirli bir düşman değil; bizzat “toplum”un kendisi.
Yalnız Failden Dijital Kalabalığa
Geçmişte bireysel öfke çoğu zaman izole kalırken, bugün dijital ağlar bu öfkeyi dolaşıma sokan ve çoğaltan bir ekosistem işlevi görüyor. İnternet, teknik bilgiye erişimi kolaylaştırdığı kadar, benzer duygular etrafında kümelenen gevşek ama etkili topluluklar yaratıyor. Bu topluluklar çoğu zaman ideolojik bir programdan ziyade ortak bir tiksinti, umutsuzluk ve dışlanmışlık hissi etrafında şekilleniyor.
Böylece şiddet, örgütlü hiyerarşik yapılardan ziyade dağınık, taklit yoluyla yayılan ve sembolik görünürlük arayan bireysel eylemlere dönüşüyor. Bir saldırının ardından gelen “taklit zinciri”, şiddetin yalnızca fiziksel değil, kültürel olarak da bulaşıcı bir forma büründüğünü gösteriyor.
Yabancılaşmanın Derinleşen Katmanları
Bu yeni şiddet biçimini anlamak için yalnızca bireysel psikolojiye bakmak yetersiz kalıyor. Ortaya çıkan tablo, üretim ilişkilerinden gündelik yaşam pratiklerine kadar uzanan geniş bir yabancılaşma alanına işaret ediyor. İnsanların kendi emeklerine, bedenlerine, ilişkilerine ve gelecek tahayyüllerine karşı giderek daha az söz sahibi hissettikleri bir dünyada, anlam kaybı yalnızca felsefi bir sorun değil, maddi bir deneyim hâline geliyor.
Toplumsal bağların çözülmesi, güvencesizlik, rekabetin süreklileşmesi ve başarı-başarısızlık ikiliği üzerinden kurulan değer rejimi, bazı bireylerde varoluşun kendisine yönelen bir öfke üretiyor. Bu öfke, belirli bir sınıfa, gruba ya da kuruma yönelmek yerine, tüm toplumsal düzeni hedef alan amorf bir yıkıcılığa dönüşebiliyor.
Şiddetin Gösteriye Dönüşmesi
Günümüz saldırılarının önemli bir kısmı, yalnızca zarar verme amacı taşımıyor; aynı zamanda görünür olma, hatırlanma ve iz bırakma arzusuyla da besleniyor. Şiddet eylemi, bir “mesaj”tan çok bir “sahne”ye dönüşüyor. Fail, kendisini tarihe kazımak isteyen trajik bir figür gibi konumlandırırken, medya dolaşımı bu arzuyu istemeden de olsa büyütebiliyor.
Bu durum, şiddetin araçsal mantığından koparak bir tür performatif varoluş biçimine evrildiğini gösteriyor: “Neden?” sorusunun yerini giderek “Nasıl görünür oldu?” sorusu alıyor.
Küresel Krizin Psikososyal Haritası
Araştırmacılar ve güvenlik birimleri, bu eğilimi tanımlamak için yeni kavramlar üretmeye çalışsa da, ortaya çıkan olgunun sınırları hâlâ muğlak. Kimi vakalarda ırkçı ya da aşırılıkçı söylemlerle kesişmeler görülürken, bazı saldırılarda belirli bir ideolojik omurga dahi bulunmuyor. Ortak payda, topluma karşı bütünsel bir düşmanlık ve “çöküş” fikrinin romantize edilmesi.
Bu tablo, artan kutuplaşma, sertleşen siyasal dil ve sürekli kriz hâliyle beslenen bir atmosferde, özellikle genç kuşakların geleceğe dair anlam üretme kapasitesinin aşınmasıyla birlikte okunuyor. Şiddetin kaynağı tekil bireyler değil; bireyi bu noktaya sürükleyen çok katmanlı bir toplumsal iklim.
Anlamın Yerine Boşluk Geçtiğinde
Bugün karşı karşıya olunan tehlike, yalnızca yeni bir aşırılık türü değil; anlamın yerini boşluğun, dayanışmanın yerini rekabetin, kolektif geleceğin yerini bireysel hayatta kalma refleksinin aldığı bir dünyada şiddetin “anlamsız ama cazip” bir çıkış yolu olarak belirginleşmesi.
Bu nedenle mesele, sadece güvenlik politikalarıyla çözülebilecek bir tehditten ziyade, toplumsal bağların yeniden kurulması, eşitsizliklerin derinleşmesini önleyecek yapısal dönüşümler ve ortak yaşam fikrinin yeniden inşasıyla ilişkili daha geniş bir kriz alanına işaret ediyor. Aksi hâlde “mesajı olmayan” saldırılar, aslında en sert mesajı vermeye devam edecek: Toplum çözülürken şiddet yalnızlaşmaz, çoğalır.
Kaynak: Peter Whoriskey, “Killers without a cause: The rise in nihilistic violent extremism”, The Washington Post, 8 Şubat 2026.













