Bir gazetenin kararması, bir ülkenin değil bir çağın meselesidir. Washington Post’ta yaşanan kitlesel işten çıkarmalar, yüzeyde bir medya şirketinin ekonomik krizi gibi sunulsa da, derininde tanıdık bir siyasal sürecin işaretlerini taşıyor: Otoriterleşme, her yerde olduğu gibi yine basından başlıyor.
Washington Post, Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde “Demokrasi Karanlıkta Ölür” sloganını benimsediğinde, bu ifade kimi çevrelerce abartılı bulunmuştu. Oysa bugün, gazetenin çalışanlarının yaklaşık yüzde 30’unun işten çıkarılmasıyla gelinen nokta, bu sloganın bir uyarı değil, neredeyse bir kehanet olduğunu gösteriyor. Işıkları kapatan yalnızca son editör değil; kamusal denetimin, eleştirel aklın ve hakikatin kurumsal taşıyıcıları da birer birer devre dışı bırakılıyor.
Bu tablo, Türkiye’de, Macaristan’da, Rusya’da, Hindistan’da ve benzeri otoriterleşme süreçlerinden geçmiş ülkelerde fazlasıyla tanıdık. Önce medya “piyasa gerçekleri”, “verimlilik” ve “yeniden yapılanma” gerekçeleriyle budanır; ardından eleştirel sesler marjinalleştirilir; en sonunda ise iktidarın çizdiği dar çerçeve “normal” kabul edilir. ABD’nin bu patikaya bu denli hızlı girmesi, meselenin artık yalnızca çevresel değil, yapısal olduğunu gösteriyor.
Siyasi Baskı, Ticari Karar Kılığında
Washington Post’taki tasfiye dalgası, Trump’ın medyaya karşı yürüttüğü açık savaşın ardından geldi. Bu savaş; doğrudan sansürden çok, siyasi baskı, pahalı dava süreçleri, kamu yayıncılığına yönelik kesintiler ve özellikle kadın gazetecileri hedef alan itibarsızlaştırma kampanyalarıyla yürütüldü. Türkiye’de yıllardır gördüğümüz bu model, ABD’de farklı bir ambalajla sahneye konuluyor: Hukuk devleti görünümü korunurken, basın fiilen işlevsizleştiriliyor.
Jeff Bezos’un sahiplik döneminde alınan kararlar bu sürecin kilit halkasını oluşturuyor. 2023’te gazeteyi “yeniden kârlı” hale getirme iddiasıyla William Lewis’in yayıncı olarak atanması, aslında Washington Post’un kamusal misyonundan ticari ve siyasal uyum arayışına savrulmasının simgesiydi. Seçimlere günler kala Kamala Harris’e destek verilmesinin engellenmesi, ardından gazetenin görüş yazılarının “kişisel özgürlükler ve serbest piyasa” ile sınırlandırılması, editoryal bağımsızlığın fiilen askıya alındığını ortaya koydu.
Bu tablo, Türkiye’de ana akım medyanın “yandaşlık” ve “suskunluk” arasında sıkıştırıldığı dönemi hatırlatıyor. Patronaj yapısı değişir, editoryal çizgi “denge” adı altında törpülenir ve sonunda haber odası sessizleşir.
Uluslararası Haberciliğin Tasfiyesi: Dünyadan Koparılan Kamuoyu
Washington Post’un Ukrayna, Ortadoğu ve Avrupa bürolarındaki kesintiler, meselenin yalnızca iç politikayla sınırlı olmadığını gösteriyor. Savaşın ortasında Ukrayna bürosunun kapatılması, Kudüs’teki varlığın sona erdirilmesi ve Berlin büro şefinin aylar içinde görevden alınması, ABD kamuoyunun dünyaya dair doğrudan ve eleştirel bilgi kanallarının kesilmesi anlamına geliyor.
Otoriterleşme tam da burada derinleşiyor: Yurttaş yalnızca içeride değil, dışarıda olup bitenden de koparılıyor. Türkiye’de dış haberciliğin yıllar içinde nasıl sembolik düzeye indirildiği hatırlandığında, Washington Post’ta yaşananlar bir istisna değil, geç kalmış bir örnek olarak okunabilir.
Bir Gazetenin Değil, Bir Kamusal Alanın Çöküşü
Gazetenin eski genel yayın yönetmeni Marty Baron’un bu süreci “kendi kendini yok eden bir marka” olarak tanımlaması, sorunun büyüklüğünü özetliyor. Eski Beyaz Saray muhabiri Ashley Parker’ın “Washington Post’un öldürülmesi” ifadesi ise mecazi değil, siyasal bir tespit niteliği taşıyor.
Çünkü Washington Post’un zayıflaması, yalnızca bir medya kuruluşunun küçülmesi değil; demokrasinin kendisini denetleme kapasitesinin daralması anlamına geliyor. Basın, otoriterleşen her rejimde ilk hedef olur; çünkü hafızayı tutar, iktidarı görünür kılar ve sessizliği bozar. Işıklar bu yüzden önce haber merkezlerinde söndürülür.
Bugün Washington Post’ta yaşananlar, Türkiye’nin ve benzeri rejimlerin çoktan tecrübe ettiği bir sürecin ABD’deki yankısıdır. Fark şu ki, bu kez “demokrasinin merkezi” sayılan bir ülkede yaşanıyor. Bu da bize şunu gösteriyor: Otoriterleşme artık coğrafya tanımıyor; yalnızca direnişle durdurulabiliyor.











