Tersine Akan Nehir Boylarında

Sevgili editörümüze söz verdiğim üzere, şöyle eli yüzü düzgün bir yazı yazmaya kararlıyım. Kararlıyım da önce güneşli havayı fırsat bilip, epey zamandır bahçenin orta yerinde pek elitist takılan leylak ağacının imtiyazlı konumuna son vermem gerekti; baharı beklemeden söküp, parçalayıp çit çalılarının arasına postaladım. Leylak, gül, lavanta, erguvan fark etmez, çit çalılarının intizamını, dirlik ve düzenini bozan her ne varsa, hiçbirinin gözünün yaşına bakmam. Evin ana muhalefeti sayesinde birbirine karışmış her renkten çiçekleri, her türden bitkileriyle adeta LGBTİ karnaval yerine dönmüş bahçeye çeki düzen vermek farz olmuştu zaten.

Cennetmekan komünist Can Yücel’in sevdiğim bir dizesi var; “Ben ki gençliğimde Mozambik’te, Angola’da döğüşmeği kurmuştum/ Çiçekleri geride bırakmaktan korkuyorum kururlar diye”. Benimki de o hesap; kavgayı bahçe, böcek, çiçek seviyesine kadar çıkardım sonunda.

Gün boyu bahçedeki budama, sökme, nakil işleriyle uğraşırken, yazacağım mevzuyu da netleştirmiştim zaten; “Ortadoğu’da Şahsiyet İnşası”. Ne var ki pek havalı ve yazan hakkında da mevzunun ehliymiş dedirtecek bu başlık, yazacağım mütevazi yazıya fazla gelir diye düşünüyorum şimdi.

Birileri günümüzün iktisadi, siyasi, dini, ahlaki meselelerini anlamak geçmişi bilmekle mümkündür demiş mi bilmiyorum ama bu zehirli ve koronalı gündemi geride bırakıp, yazacağım yazı için Fırat ve Nil boylarında gerilere bir yolculuk yapayım diyorum. Güneyden Kuzeye akan Nil nehrinin boylarındaki konumlarını esas alarak, Kuzey yönüne “Akıntıya Karşı”, Güney yönüne ise “Akıntıya Doğru” diyen Mısırlılar, Nil’in tersine akan Fırat nehriyle karşılaştıklarında onu, ‘akıntıya karşıdan akıntıya doğruya’ akan nehir diye tariflemişler. Tersine Akan Nehir başlığı bundan mülhem.

Yolculuğun ilk durağı Mezopotamya’nın Lagaş, Girsu, Nippur üçgeni olsun; bu üçgende bir yerde bundan dört bin yıl kadar önce kimi kimsesi olmayan, sığınacak bir kapı bulmak umuduyla dolaşıp duran bir çocuk, bir yolunu bulup kraliyet sarayına kapağı atıyor ve zamanla sarayda ibrik taşıyıcılığı görevine kadar yükseliyor. İbrikçi deyip geçmeyin, fevkalade mühim bir vazife; Kralın akıl hocası, sırdaşı demek. Saraydaki krizi fırsata çeviren bu mahir delikanlı, kralı kestirme yoldan ebediyete intikal ettirip, kendini Sargon adıyla kral ilan ediveriyor. Ancak o çağlarda da bugün olduğu gibi, krallığını ilan etmek için sadece gücü ele geçirmek yetmiyor, o gücü kullanarak bir meşruiyet, bir kutsiyet de inşa etmek gerekiyor. Doğal olarak Sargon da medyayı (tablet yazıcılarını) kontrolüne alıp, propaganda bakanlığını harekete geçirir ve kutsal kitaplardaki versiyonlarını bildiğimiz hikayesini yazdırmaya başlar:

“Sargon, kudretli kral, Akkad kralı, bu benim! Annem bir Entum idi, babamı tanımadım. Amcamların yurdu dağlarda. Kentim, Fırat’ın kıyılarında. Annem beni gizlice doğurmuş, kamış bir sepete koymuş üstünü ziftle yapıştırıp ırmağa bırakmış, ırmak beni sucu Akki’ye götürmüş. Akki beni sudan alıp oğlu bilip büyütmüş, bahçıvan yapmış. Bahçıvanken tanrıça İştar bana aşık oldu, böylece kral oldum.”

Adamcağızın günahına girdik galiba; meğer saray entrikasıyla değil, tanrıça İştar ona aşık olduğu için kral olmuş muhterem. Başka da yolu yoktu zaten. O zamanlar krallığın geçerli olması için üniversite diploması ibraz etmek şart değil ama İnanna/İştar ile aşk yaşamak şart. Aşk ve bereket tanrıçası İnanna’nın Sümer kralı Dumuzi (Temmuz) ile sevişip ona tanrılık diploması verdiği zamandan beri bu böyle.

Öte yandan, bahçıvanlık veya çobanlık kralların krallığına şan katan meslekler. Dumuzi’nin çoban, Sargon’un bahçıvan olması bundan. Aslında mesele basit; Göbekli Tepe’de başlayan toprak işleme ve hayvan evcilleştirme işi, Sümer ve Akkad’da tüm hayatın belirleyicisi durumunda. Dolayısıyla, çobanlık ve bahçıvanlık önemli toplumsal statüler. Hal böyle olunca, aşk ve bereket tanrıçası İnanna/İştar gidip bir TOKİ müteahhidine veya Yeminli Mali Müşavire aşık olacak değildi elbette.

Sargon’un yazdırdığı bu biyografiden anlıyoruz ki, bizim kral babasını tanımamış, nasıl tanısın ki, doğar doğmaz nehre bırakılmış. Kimse amcanlar kim, kentin hangisi, Akki’ye ne oldu diye soramaz elbet. Tarihteki ilk imparatorluğun kurucusu kudretli Sargon’un söylediklerini ve söylettiklerini sorgulamak, akıl ve insaf terazisine vurmak, kimsenin haddi değil.

Sargon kendine bir baba uydurmamış olsa da doğar doğmaz nehre bırakılmış olmasına rağmen annesinin bir entum olduğundan emin ki, bu kadarını da asgarisinden bir kutsallık inşası için lüzumlu görmüş olmalı. Sümer/Akkad dilindeki Entu/Entum, kelimesi genellikle kutsal fahişe, kült ya da tapınak fahişesi olarak çevrilmişse de çevirinin bu kavramın o zamanlarda ifade ettiği şeyle pek ilgisi yok;

Toprağa atılan tohumların bol ürün, sürülerin bol yavru vermesi için tanrıça ile kralın sevişmesi şart, lakin tanrıça ile kral dakka başı sevişecek değiller ya, başka işleri güçleri de var. Bu sebeple, iktisadi şartlar gereği zorunlu olan bu angaryayı tanrıça ve kralı temsilen icra edecek kadro teşkili gerekir ki bu kadronun baş aktörleri tanrıça İştar’a vekalet eden kutsal Entumlardır. Bunlardan en ünlüsü de Sargon’un bilahare İştar tapınağına Entum tayin edeceği kızı Enheduanna olacaktır. Saçlarını tamamen örten turbanı, ayaklarına kadar inen cilbabı ile resmedilen Enheduanna tarihteki ilk yazar ve şair hatun kişi olarak da bilinir.

Her ne kadar Sargon kızı Enheduanna’yı bu kutsal göreve tanrıça aşkına tayin etmiş gibi görünse de durum farklı. Tapınaklar muazzam gelir kaynağı ve aileden birinin kontrolü gerek. Falcılık, üfürükçülük, kahinlik, cin çıkarma, büyü bozma, badeleme gibi toplumsal hizmetler o zamanlar kralın resmi dininin tapınaklarının tekelinde. Özelleştirme uygulaması da olmadığından kimi tarikatlar, şeyhler, dergahlar o işlere el atamıyor henüz.

Bahsi geçen toplumsal hizmetlerin icrasında, kadının göbekten aşağısı ve şeyhin cinsel organı değil, kuzu ciğeri kullanılıyor o zamanlar. Bu yüzden de Fırat, Dicle boylarında organik beslenen kuzuların ve koçların en besililerinin yolculuğu tapınakların kurban altarlarında son buluyor. Kuzular, koçlar kesiliyor, ciğerleri özenle çıkarılıp okunuyor. “Ben senin ciğerini bilirim” bilgeliğinin geçmişinin de bu ritüele dayanıyor olması muhtemel. Okuma işi bitince de mangalları çoktan hazırlamış bekleyen tapınak ciğercisi, ciğerleri dilimleyip ustalıkla çöp şişlere diziyor. Rivayet odur ki, Urfa, Antep, Diyarbakır’da yediğimiz lezzetli ciğer kebaplarının ustaları Lagaş’lı Girsu’lu, Nippur’lu o ciğercilerin torunları.

Yazı fazla uzadı galiba. Ciğer kebabımızı yiyip, Nil boylarına doğru yola çıkma zamanı da geldi. Nasip olursa oralardan da yazarız bir şeyler.

Sonraki bölüm

M. Şirin ÖZTÜRK