‘Neyi bilebilirim’ ve ‘çöküş senaryoları’

Bu soru, felsefe ve bilimin en değerli sorularındandır. Bilmenin en yüksek biçimleri olan felsefe ve bilimde değil sadece, gündelik hayatta da kişinin kendisine böyle bir soru sorması, sonu gelmez boş sözler, hurafeler, safsatalar ve spekülatif bilgiler üretmesinin önüne geçmesinin en iyi yollarından biridir. Hemen hemen her toplumda, bu soruyu soranların sayısı çok sınırlı olsa da…

Sokrates, Delphoi Tapınağı’nın kâhini onu “en bilge insan” olarak gösterdiğinde, bunun tersini kanıtlamak için bütün Atina’yı arşınlar ve önüne geçeni sorgular. En sonunda, konuştuğu herkesin kendisini bilgili gördüğünü; oysa gerçek anlamda bilmenin, “ne bilmediğini bilmek” olduğunu, bu yüzden de kimsenin aslında “bir şey bilmediğini” anladığını söyler. Kendisini de “bilmediğini bilen” kişi olarak tanımlar; yani “kendini bilen”.

Kinikler Okulu’nun kurucusu ve Sinoplu Diogenes’in hocası olan olan Antisthenes, “en gerekli bilgi hangisidir?” diye sorulduğunda, “Bilmeye değer olmayan şeylerden nasıl kurtulacağınızın bilgisidir” der.

Koronavirüsün istisnasız herkes için bir tehdit olduğu ve virüse yakalanma korkusunun hayatlarımızın her noktasına işlediği şu günlerde, bir bilgi bombardımanı ile karşı karşıya olduğumuz gibi, geleceğe yönelik iyimser ve kötümser senaryolar da birbiri ardına ortaya atılıyor. Kimileri kapitalizmin çökeceğinden söz ediyor; komünizm hayallerimizi yeniden diriltebileceğimizden, eşitlikçi bir dünyanın kurulabileceğinden. Kimileri ise kozmopolitizmin (dünya vatandaşlığı) gelecek için bir alternatif olabileceğini, hatta insanlığın ortak sorunları için yakın gelecekte devletlerarası bir dayanışmanın gerçekleşebileceğini düşünüyor. Dünyalı olduğumuzun daha bir farkına varmak ve devletleri aşan bir dünya barışı kurmak: Ne güzel düşünce değil mi?

Geleceğe ilişkin bazı öngörülerde bulunmak, bir fikir jimnastiği ya da beyin fırtınası yapmak hiç de kötü bir düşünme alışkanlığı değil; ancak bu öngörülerin bizim beklentilerimizden, ideolojik eğilimlerimizden, psikolojik durumumuzdan ve kendimizi başkalarına sunma isteğimizden bağımsız olmadığının ayırdına varabilirsek. Yani kendimizi tanıyarak ve bilerek böyle bir düşünme etkinliğine girebilirsek.

Ayrıca öngörülerimizin, son derece karmaşık ve değişken olan “sosyal” dünyada gerçekleşme ihtimalinin çok düşük olduğunu, bizim geleceği bilebilme gibi bir yetimizin asla olmadığını, sadece bazı “eğilimler”i saptayabileceğimizi ve bunda da yanılma payımızın yüksek olduğunu göz önünde bulundurabilirsek.

Bu bireysel anlamda “neyi bilebilirim?” sorusunu kendimize sormamız ile ilgili. Yani içinde bulunduğumuz bireysel durumu bilince çıkardığımız ölçüde neyi ne kadar bilebileceğimize dair daha net yanıtlar verebiliriz. Aslında böyle bir çaba, geleceğe ilişkin öngörülerde bulunmaktan çok daha değerli.

Gereksinmemiz olan şey, korkularımız kadar duygularımıza ve arzularımıza da teslim olmamak. Bu güçlü bir çabayı gerektirebilir; çünkü insanların doğal ya da insani felaketlerle karşılaştıkları böyle dönemlerde, kendilerini korku ve kaygıdan azade tutmaları hiç de kolay değil.

Bir de bunun toplumsal bir yanı var. Sözgelimi, şu öngörülerden üzerinde durulmayı en fazla hak edenlerden biri olan kapitalizmin “çökeceğine” dair düşünceyi ele alalım. Hatta bu, bazıları için bir öngörü olmaktan çıkmış, neredeyse bir kehanete dönüşmüş durumda. Bir “çöküş” beklentisi, kendisini şu ya da bu şekilde var ediyor şimdilerde.

Oysa, yukarıda sözünü ettiğim bireysel bir öz-bilinç geliştirmeye yönelik çaba toplumsal düzeyde de geçerli olabilir. Tarih, sosyoloji, felsefe, dinler tarihi, psikoloji gibi çeşitli disiplinlerden yararlanırsak eğer, insanlığın kriz anlarında bir “çöküş” düşüncesini geliştirdiğini görmemiz hiç de zor olmaz.

Toplumsal durumumuz hakkında bir bilinç geliştirmek, kolektif bilinçaltımıza uzanarak yapabileceğimiz bir şey. Edebi, mitolojik, dinsel, felsefi miras, bir meşale gibi bize ışık olacaktır.

İnsanlık tarihi boyunca kriz anlarında geliştirilen tepkilerden biri ve belki de en güçlüsü, bir “çöküş” beklentisi ve ardından “beyaz bir sayfa”nın açılacağına dair özlemdir. İnsanlığın kadim düşünsel ve kültürel birikimine bakıldığında, en eski destanlarda, mitolojilerde ya da dinsel ve felsefi metinlerde, “çöküş” ve “yenilenme” özlemlerinin, krizin yıkıcı etkilerine ve dehşet yaratan boyutlarına karşı geliştirilen psikolojik bir mücadele aracı olduğunu görürüz.

Çöküş, genellikle yozlaşma ve çürüme ile ilişkilendirilir. İnsanlığın başına gelen felaket, kendilerinin ya da yöneticilerin, temel adalet ve iyilik ilkelerinden sapmaları, ahlaki olarak yozlaşmalarından kaynaklanır. Kriz, bir çöküşe karşılık düşer. Çöküş ise, eskinin battığı ve yerine daha iyi ve temiz bir dünyanın doğduğu, yeni bir “zaman”ın başlangıcına işaret eder. Günahlara batarak bir “düşüş” içinde olan insanların tufan sonrası ortadan silinmeleri ve Nuh’un gemisine ilişkin anlatıyı hatırlayabiliriz mesela. Çeşitli örnekler için, Yahudi, Hıristiyan ve İslam düşüncesinde, dünyanın sonu ve kıyamet imgelerini barındıran eskatolojiyi incelemek yeterli olabilir.

Elbette burada kefareti ödeyecek olanlar vardır; yani insanların işlediği suçların kefaretini ödeyecek olanlar ya da yeni ve temiz bir düzeni kuracak olanlar: Kurbanlar ya da kurtarıcılar. Bazen çöküşe sebep olanlar, bazen de İsa gibi tamamen masum olanlar.

Tarih içinde sık sık tanık olunan bu tepkiyi, dinsel ve ilkel bilince özgü görüp akıldışı sayıp bir kenara atamayız. Toplumların varoluşsal sorunlarla boğuştuğu ya da düpedüz varoluş mücadelesi verdiği dönemlerde, bu tür inançların iyileştirici ve toplumsal değişimi sağlayıcı etkileri de olur. Bu tür beklentiler ve düşünsel eğilimler, insanların sosyalliğinin bir parçasıdır ve bu sosyallik içinde belli bir işlevi vardır.

Bugün, bilim ve teknolojinin geliştiği ve ussallığın (rasyonalizmin) belirleyici bir örgütlenme ve davranış biçimi haline geldiği modern dünyada, bu tür kutsallık kiplerini tamamen arkamızda bıraktığımızı, aştığımızı söyleyebilir miyiz? İnançlar ve ritüeller, kapitalist ussallığın en gelişmiş olduğu toplumlarda dahi ortadan kalkmamış, modernitenin temel kalıplarıyla uyuşmadığı için bir kenara çekilmiştir. Bizim kolektif bilinçaltımızda sinmiş halde duran bu eğilimler kriz anlarında kıpır kıpır hale gelebiliyor ve “gölge” olmaktan çıkıp yüzünü gösterebiliyor.

İnsan, alışkanlıklarını bir anda değiştiremiyor. Virüse karşı bir yandan bilimsel mücadeleyi seferber ederken öte yandan çöküş ve ardından açılacak olan yeni ve temiz bir sayfa beklentilerimizi şişirip ussallaştırabiliyoruz.

Çöküşü, bir kehanet gibi ortaya atmaktansa, duygularımızın ve düşüncelerimizin zorlu bir sınav verdiği bugünlerde, neyi nasıl düşündüğümüze ilişkin bir bilinç geliştirmek ve neyi bilebildiğimize dair bir sorgulama içinde olmak daha yararımıza olur. Yani kolektif gölgemizin bilincinde olmak…

Eğer kapitalizmle ilgili konuşmak istiyorsak, bu bazı parlak kâhince sözler ile değil, emek gerektiren sosyal bilimsel bir çözümleme ve eğilimlerin tespiti ile mümkün olur.Aslında, kapitalizm çökse hiç fena olmaz. Yine de bir şeylerin çökmesini beklemek yerine, kapitalizmin var olmasına derinden katkı sunan alışkanlıklarımızı değiştirmekle işe başlasak daha iyi olmaz mı? Tüketim alışkanlıklarımız kadar düşünce alışkanlıklarımızı da…

Kaynak: BirGün Pazar

Filiz Zabcı
Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları