Devletin soyut bedeni


Bir ülkenin yöneticilerinin konuşmalarında nasıl bir dil kullandıkları o ülkenin siyasi kültürü hakkında bilgi verebilir. Aynı zamanda siyasi liderlerin ya da genel olarak siyasetçilerin sözcük seçimi, onların nasıl bir siyasi yaklaşıma sahip olduklarının bir göstergesidir.

Sözgelimi, eğer bir yönetici “benim vatandaşım”, “benim bakanım” gibi sözcükler kullanarak yurttaşları ve kurumları kendine ait gibi gösteriyorsa ya da düpedüz böyle görüyorsa, onun, demokratik hukuk devleti düşüncesine uzak olduğunu düşünebiliriz kolaylıkla. Beslendiği siyasi kültür de kişisel, duygusal ve cemaatçi bağların belirleyici olduğu “geleneksel” bir kültürdür.

Oysa bırakalım demokratik devleti, “modern” devlet dahi kişisel bağlardan sıyrılmış bir yapıdır. Modern devlet, “kamusal” bir otoritedir. Bu anlamda kamusallık, yönetimin kişisellikten uzaklaşmasını ifade eder. Devletin yönetiminde bulunan kişiler ile devletin kurumları özdeş değildir. Bunu biz siyasi söz dağarcığımızda yer alan iki sözcük ile çok güzel anlatırız: “Hükümet” ile “devlet”. Hükümetler geçicidir, devlet ise kurumsal olduğu için kalıcıdır. Devletin varlığı, bir hükümetin, bir “kişi”nin ya da bir “parti”nin varlığına ve geleceğine bağlı değildir.

Bunu devletin modern egemenlik kavramının ilk geliştiği ülkelerden biri olan Fransa’da kısaca şöyle ifade etmişlerdi: “Kral Öldü, Yaşasın Kral”. Krallar gelir geçer, ama bu devletin geçici olduğu anlamına gelmez. Devlet artık kamusal bir varlık, “soyut bir beden” olarak “kralın bedeni”nden farklıdır. Kralın (yöneticinin) fiziksel bedeni ile devletin soyut bedeni arasında bir ayrım yapmak, modern egemenlik anlayışı için bir mihenk noktası olur.

Geleneksel toplumlarda bu türden bir ayrım söz konusu değildir. Yöneticinin “saray”ı devletin ta kendisidir. Kral ya da sultan, yönetim yetkisini ve kamu gücünü elinde tutar. Kamusal otorite ve saray arasında bir fark görülmediği için, sarayın şaşaasını artırmak yöneticinin gücünü göstermek için bir fırsat olarak değerlendirilir. Avrupa’da mutlakıyetçiliğin yükseldiği on yedinci yüzyılda devlet ile hükümdarın özdeşliğini ifade eden bir örnek, XIV. Louis’ye atfedilen “Devlet benim” sözüdür.

Geleneksel otorite ya da geleneksel devlet biçimlerinde, kişisel ve duygusal bağların devlet yönetiminde ağırlıklı bir yeri vardır. Devlete ait görevlerin dağıtımı sarayın kontrolünde ve hükümdarın iradesi ile şekillenir. Unvanlar, mevkiler çoğu zaman hükümdara yakınlık derecesi ölçüt alınarak dağıtılır.

Modern devlet ise gayri şahsi ve formel bir nitelik edinir. Görev dağıtımı kişisel ilişkilere ve duygusal bağlara, ailevi yakınlıklara bağlı olmaktan çıkar. Geleneksel devletten farklı olarak, yeni bir kurumsallaşma ve otorite tipi ortaya çıkar. Bu yeni otorite tipini Weber “yasal-akılcı otorite (hukuki-rasyonel otorite) olarak adlandırır.

Yasal-akılcı otoritenin yerleşmesi, belirleyici hale gelmesi bir çırpıda gerçekleşmez. Kapitalist üretim ilişkilerinin, sermaye birikiminin ve ücretli emeğin ortaya çıkışı, üstelik burjuva sınıfının ekonomik ve siyasal gereksinmeleri, rasyonel bir işleyiş ve davranış tarzını zorunlu hale getirir. Bilimsel ve teknolojik değişim, geleneksel kültürün sadakate, itaate, duygusallığa ve ailevi ilişkilere dayanan özelliklerini parçalar atar. Marx’ın yazdığı gibi “katı olan her şeyin buharlaştığı” yeni bir çağdır bu ve artık insan kendisini yeni bir aynada görmeye başlar; kendisine ait yeni bir imge kurar.

Akılcılığın temel davranış kodu olduğu ve şeylerin işleyişlerinin özünü oluşturduğu yeni bir ilişkiler ağı gelişmektedir. “Akılcı insan” imgesi, bu yeni ilişkiler ağının içine yerleşir, yasa yapımından ekonomik ilişkilere kadar yeni bir kültürün kristalize olmuş temsiline dönüşür.

Modernlik veya akılcılık ile ilgili imgeleri ve kavrayışları ne kadar tartışırsak tartışalım, modern ve geleneksel arasındaki ayrımın katı ve bıçak gibi kesilmiş tarihsel bir öncelik sonralık şeklinde anlaşılamayacağını ne kadar düşünürsek düşünelim, sonuç itibariyle yeni ilişkiler vardır ve gerek devlet gerekse devletin meşruluğu yeni kolonlar etrafında inşa edilmektedir.

Artık “bürokrasi” vardır mesela… Bürokrasi, devletin kamusal, gayrişahsî, soyut bedeni için ideal bir örnektir. Tarihsel gelişimi açısından baktığımızda, “saray”ın artık siyasal öneminin yitirmeye başladığı, devleti niteleyen şeyin kralın şahsı değil, askeri ve idari mekanizmaların olduğu bir geçişi ifade eder.

Yönetim örgütü, saraydaki hükümdar ve onun kişisel danışmanları ve bakanlarından oluşmaz artık. Avrupa’da her ülke için genel bir tarih vermek zordur, ama bir genelleme yapılacak olursa on sekizinci yüzyıldan itibaren krallar çok daha geniş kurumsal yapılar aracılığıyla yönetimlerini sürdürmeye başlarlar. Yeni bir idari sistem oluşturulur ve bir “kamu hukuku” geliştirilir.

Devletin mali-parasal işlerini yürüten ayrı bir idari sistem oluşur. Yeni yönetim biçimi, hukuk kurallarının egemenliği altında belirlenen ve çalışan bürokratik örgütlere dayanır. Resmi (gayri şahsi) işler kesintisiz bir biçimde ve önceden açıklanmış kurallara göre ifa edilir.

Yeni yönetim sistemindeki görevliler, doğrudan saraydan aldıkları emir ya da hükümdardan aldıkları yetki ile değil, belli kurallar bütününün yönlendirmesi ve denetimi altında çalışırlar. Yasalar, devletin gücünü belli işlevlere dağıtır; bu işlevleri yerine getirecek kurumları belirler; bu kurumların hak ve yetkilerini çizer; kurumlarda hangi niteliklere haiz olan kişilerin çalışabileceklerini gösterir. Yani mevkilerin dağıtımı da “kişisel” olmaktan çıkar “liyakat” esası üzerinde gerçekleşir.

Resmi iş ve özel hayat, resmi gelir ve özel gelir kesin olarak birbirinden ayrılmıştır. Mevkiler, onu dolduranlar tarafından özel mülk edinme anlamında sahip olunamaz, satılıp miras bırakılamaz; bu, on sekizinci yüzyıldaki monarklar (örneğin Prusya’da Büyük Friedrich) için de geçerlidir. Bu gelişme öylesine, rastlantısal bir biçimde ortaya çıkmış değildir, kapitalist düzenin üzerine oturduğu bilim ve teknoloji ile akılcılığın gereksindiği yeni bir yönetim örgütlenmesi modelidir.

Kuşkusuz burada sözü edilen modern devlet içinde cisimleşen bir bürokrasidir. Yoksa en eski devlet örneklerinde, örneğin Sümerlerde dahi bürokrasinin ilk biçimlerinden söz edilir. Bir de Rusya, Çin, Osmanlı Devleti gibi merkezi yapının güçlü olduğu devletlerde yarı bürokratik mekanizmaların Avrupa’ya kıyasla daha erken tarihlerde varlık gösterdiğini görebiliyoruz. Özellikle vergilerin toplanması, devlet gelir-giderlerinin kontrol altında tutulması, geniş orduların beslenmesi gibi ihtiyaçlar merkezi bir mali sistemin varlığını gerektirmiştir. Yine biliyoruz ki, kapitalist genişlemenin bu ülkeleri etkisi altına almasıyla eski merkezi yapılar derin bir krize girmiş ve birer birer çözülmüşlerdir. Bu ülkelerde kapitalist ilişkilerin yerleşmeye başlaması, “modern” bürokratik aygıta duyulan gereksinimi açığa çıkarmıştır.

Türkiye’de cumhuriyet tarihini aşan ve Osmanlı İmparatorluğu’na kadar geriye giden modernleşme serüveni, devletin bir kamu erki niteliğinde örgütlenmesi için yeterli zamanı ve koşulları sağlamıştır. II. Mahmut döneminden başlayarak kurulan Harbiye, Tıbbiye ve Mülkiye bu sürecin sembolik eğitim kurumlarıdır. Osmanlı’nın son dönemlerinden başlayarak cumhuriyet tarihi boyunca devam eden süreç, bütün eksiklerine kırık döküklerine rağmen kurumsallaşmış bir devlet örgütlenmesini yaratmıştır.

Şimdi ne Osmanlı nostaljisi adına ne de kişisel iktidar özlemleri için eskiye doğru bir gidiş söz konusu olabilir. Aslında bir sistem dahi olmayan “cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi”nin etrafında örülen kişiselleşmiş iktidar tipi, modern devlet biçiminin başat olduğu bir dünyada, iyi veya kötü olmasının ötesinde, sırf tarihsel gerçeklikle ve zamanın gerekleriyle uyuşmadığından dolayı uygulanamaz durumda değil midir?

Filiz Zabcı