Neoliberalizm Çıkmazı

Her türlü otorite ve hiyerarşi sorgulanmalı ve bunların meşruiyeti ispatlanmalıdır… Meşruiyetini ispatlayamayan her türlü otorite gayrimeşrudur ve devrilmelidir.

Noam Chomsky

Noam Chomsky’nin bu sözü, hiç şüphesiz ki içinde bulunduğumuz küresel ekonomilerde “merkez” ülke dediğimiz emperyalist ülkelerce dayatılan “neoliberalizm”in sorunsuz sürdürülebilmesi için yeni sömürge tipi “çevre” ülkelerinde “otoriter” rejimlerin gereksiniminin kaçınılmaz olduğunu vurgulamaktadır. Küresel ekonomide Türkiye “çevre” ülke konumundadır, dolayısıyla neoliberalizmin sorunsuz sürdürülebilmesi için otoriter bir rejimin ikamesi gerekiyordu. Mevcut otokrat yönetim biçimi, tek adam rejimine dayanan “otoriteryanizm”i açıklamaktadır. Burjuva demokrasisi ihdas edilmiş ülkelerde bu yönetim biçimine rastlanmaz. Örneğin Fransa’da “yarı başkanlık” rejimine dayanan “neoliberal” kapitalist sistemin hakim olduğu bir ülkedir. Ama Türkiye’deki gibi tek adam rejimine dayanmamaktadır. “Sarı Yeleklilerin” aylardır süregelen gösterileri bizim gibi ülkelerde pek görülmez. Çünkü Fransa, küresel ekonomide Türkiye gibi “çevre” ülke değildir. Fransa ve diğer batı kapitalist ülkeler “merkez” ülke konumundadır. “Çevre” ülkeler, az gelişmiş, bütçesi sürekli açık veren, ekonomisine ve siyasetine başka ülkelerce yön verilen IMF hegemonyasına giren “yeni sömürge” tipi dediğimiz ülkelerdir. Bu baskı rejimi gittikçe sıklaşır ve otoriteryanizm, otokrasi monarşizm, cunta yönetimi, totalitarizm, diktatörlük, despotizm ve her türlü baskı yönetimi ve adını ne koyarsanız koyun bunun kapı aralığı günümüzde faşizmdir. Yeni sömürge tipi ülkelerde bu olgu Plütokrasi, diğer bir ifadeyle “oligarşi” rejimini kaçınılmaz kılar.

Neoliberalizm,” yeni liberalizm” anlamındadır. Klasik liberalizmden ayrılır. Ekonominin devlet işlerinden tamamen ayrılmasını, piyasayı özel teşebbüsün, şirketlerin yönetmesine dayanan bir ekonomik yönetim biçimi, düşünce akımı ve uygulama biçimidir. Bu uygulama “Kapitalist” sistemin içinde yer alır. Temel kavram itibariyle “liberalizm”e dayanır. Diğer bir deyişle, devletin, piyasadan ve ekonomiden elini eteğini çekmesi durumudur. Bu akım 1938’lerde  Amerikalı yazar Walter Lippmann’ın ve diğer liberal yazarların tavsiyesiyle düşünülmeye başlanmıştır. Lippmann, aynı zamanda “soğuk savaş” kavramını türetenlerden biridir. Bu ideolojinin kökeni klasik liberalizm teorisinden ve 1944 tarihli Bretton Woods anlaşmasından almaktadır. Birleşmiş Milletler Para ve Finans Konferansı ardından imzalanan bu anlaşma II. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında uluslararası ticaretin yeniden başlamasını amaçlamaktaydı.

Klasik liberalizmde insanlar toplumda doğal olarak bazı haklara sahipti. Yani koruması altındaydı. Fiyat yükselişleri, ekonomik krizler devletin müdahalesini gerektiriyordu. Bu müdahalelerin kişi lehine olması itibariyle şirketlerin, kartellerin ve finansal sermayenin zaman zaman bazı hareket alanını daraltabiliyordu. Buna “Keynesçi” ekonomi modeli de diyebiliriz. Neoliberalizm ise, devletin bu müdahalesini tamamen kaldırmaktadır. Tıpkı Marks’ın dediği gibi, “Kapitalist üretimin en büyük engeli, sermayenin ta kendisidir.” Bu uygulama “merkez” ülkelerin başını çeken ABD’nin Marshall planı çerçevesinde ülkelerin ekonomik ve politik işlerine karışarak darbeler çağını başlatmıştır. 1970’lerde meydana gelen petrol krizleri, Keynesçi ekonomiyi zora sokmuştu. 1950’lerde sözü edilen Neoliberalizm dar bir alanda yeni yeni uygulanmaya başlarken, bir yandan Sovyetlerin dünyayı saran sosyalizm korkusu, öte yandan yoğunlaşan işçi hareketleri 1970’leri başlangıç yılı olarak kabul edersek, IMF ve Dünya Bankası, başta Latin Amerika hükümetleri olmak üzere diğer üçüncü dünya ülkeleri üzerinde ciddi bir baskı gücünün varlığını hissettirmeye başladı. 1973-1974 OPEC petrol krizi sonrasında petrol fiyatlarının beklenmedik düzeyde yükselmesi, neoliberalist saldırıların başlamasında bir bahaneydi. Latin Amerika’da peş peşe gelen darbeler, neoliberalizm dayatmaları, bir avuç çıkarcı, talancı ABD menşeli şirketler uğruna Güney Amerika’yı huzursuzluğa, yoksulluğa ve sefalete sürüklenen koca kıta kan gölüne ve kaosun içine sürüklenmişti ve ne yazık ki hala ABD terörü bu ülkeler üzerindeki katliamcı gücü ve korkusu devam etmektedir.

ABD emperyalizminin II. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında 3. Dünya ülkelerinin uyanamaması ve Sosyalist sistemin ihdas edilmemesi sonucu kısır döngü içinde bulunan 1950’lerin neoliberalizmi ile 1970-1980 arasındaki neoliberalist saldırılarının ayyuka çıktığı tarihlerde ve günümüzde devam eden kirli ve katliamcı yüzünün saklanmasına bile ihtiyaç duyulmamıştır. Arjantin’de 1932’den başlayarak 1983’e kadar devam eden 5 darbe; Bolivya’da 1939 tarihinden başlayarak 1982 yılına kadar peş peşe yapılan 15 darbe; Peru’da 9; Venezuela 7;  Guatemala, Uruguay 4; Brezilya, Şili, Küba, Honduras, Meksika, Kosta Rika, Paraguay’da 3;  Küba, El Salvador, Dominik Cumhuriyeti, Paraguay 2; Kolombiya, Panama, Surinam’daki askeri darbeler sonucunda yapılan katliamların baş müsebbibi ABD emperyalizmidir. Yalnız Güney Amerika ile münhasır değil, Afrika’da Cezayir, Mısır, Benin, Burkina Faso, Burundi, Orta Afrika Cumhuriyeti, Çad, Komarlar, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Fildişi Sahili, Mısır, Ekvator Ginesi, Etopya, Gambiya, Gana, Gine ve Gine-Bissau, Lesotho, Liberya, Libya, Madagaskar, Mali, Moritanya, Nijer, Nijerya, Ruanda, Sao Tome ve Principe, Sierra Leone, Somali, Sudan Tongo ve Uganda’daki masumların katili de ABD emperyalizmi başta olmak üzere İngiltere, Belçika, Fransa ve benzeri emperyalist ülke burjuvazisi ve hükümetidir. Bunların dışında Güney ve Güneydoğu Asya, Pasifik ülkeleri, Ortadoğu ülkelerini cehenneme çeviren ve sonrasında neoliberalizmi inşa etmeye çalışan yine bir avuç insanlıktan uzak, asalak, insanlık utancını meslek haline getiren uluslararası finans kapitalistleri ile tekelci, kartelci burjuvazidir.

Neoliberalizmin ekonomideki büyüme iddiasına gelince; Neoliberalizm ekonomide büyüme demektir, denilmektedir. Ancak bu büyüme halka yansımamaktadır. Bir avuç uluslararası burjuvazi bu büyümeden en büyük payı alır, yerli burjuvazi de ancak kemik artıkları ile yetinir. Halka yansıyan bir durum söz konusu değildir. Dünyanın her yerinde aynı koşullar devam etmektedir. Büyüme ve zenginleşmeye rağmen, yoksulluk ve sefaletin çığ gibi büyümesine engel olunamamaktadır. Bu büyümede küresel oligarşi hızla zenginleşirken, büyük halk yığınları hızla yoksullaşmaktadır. Bununla birlikte sayın Fikret Başkaya’nın deyimiyle doğal çevre tahribatı da aynı oranda büyümektedir. Bir avuç asalak burjuvazi uğruna toplumsal ve ekolojik tahribatın büyümesine göz yumulmaktadır. Burada devletin görevi sömürücü kapitalist üretime müdahale etmekten kaçınmasıdır. Devletin görevi, meydana gelen bu büyük tahribatı büyük yığınların omuzlarına bindirmektir. Bu salt Türkiye ile sınırlı değil, tüm “çevre ülke” dediğimiz yeni sömürge tipi ülkelerde görülen bir olgudur. Neoliberalizmin kapitalist üretim tarzına dayandığını biliyoruz. Bu sistem ücretli emek sömürüsüne dayanır. İşsizlik, yoksulluk ve sefaletin önüne geçilecek türü popülist söylemler tamamıyla gerçek dışıdır. “Merkez ülkeler” arasında kapitalist yarış son hızla devam etmektedir. Amaç kârdır. Daha çok yarış, daha çok kâr… Bu yarışa devam etmenin koşulu hem fazla üretim hem de rekabet edilebilir güç kazanmaktır. Kapitalist, halk sağlığını düşünmez. Onun tek amacı kârı büyütmektir. Çevre kirliliği, ekolojik tahribat, dünyanın ısınması, sel baskınları, buzların erimesi, dünyanın yörüngesindeki sapmalar umurlarında değildir. Onun mantığı kör mantıktır. Türkiye’deki Ergene Havzasının kirlenmesi, cıva oranlarının yükseldiği sebze ve tahıl üretimleri, Kocaeli Dilovası, Antalya, Ege Menderes havzasında kanserojen bitki üretimi yapılmış, ya da Arjantin’de Patagonya ısınmış, Güney Kutbu buzulları erimiş, umurunda değildir.

Türkiye bu tuzağa 24 Ocak 1980 Süleyman Demirel iktidarı döneminde girdi. Başbakanlık Müsteşarı Turgut Özal bu karar öncesinde ekonominin başına getirildi. IMF başkanı Jacques de Larosière bir aydan beri Ankara’da beklemişti. Bir yandan askeri baskılar, öte yandan IMF dayatması sonucu bu kararlar sanki bir zafermiş gibi başbakan Demirel tarafından kamuoyuna duyuruldu.12 Eylül askeri cuntası bu kararı pekiştirmişti.

IMF ve Dünya Bankası Türkiye için para musluğunu bu kararlarla açmaya başladı. Ancak bazı koşulları vardı. Bunlar özetle IMF ve Dünya Bankası’nın olmazsa olmaz koşullarıydı. IMF’nin koşulları, ücretlerin düşürülmesi, kredi hacminin genişlemesi, Kamu İktisadi Teşebbüslerine yapılan sübvansiyonların kaldırılması, dış borç yönetimi politikasına uyulması, cari harcamaların azaltılması idi. Dünya bankası ise şu koşulları önü sürmüştü: Özelleştirmeye hız verilecekti, Faizler serbest bırakılacaktı. Bütçe reformu bir an önce gerçekleştirilecekti, ithalatta fiyatlar için yeni ayarlamalar yapılacaktı, ihracat özendirilecekti, kamu harcamaları belli disiplin içinde yürütülecekti, tarımsal destekler durdurulacaktı. Bu istenen koşullar belli bir plan dahilinde özellikte Kenan Evren Cuntası ve sonrasındaki Turgut Özal hükümetince yerine getirilmeye çalışıldı. AKP iktidarı döneminde özelleştirmeler dinginsiz bir şekilde hız kazandı. Kamu İktisadi Teşebbüslerinin büyük kısmı satıldı, çoğunlukla yabancı şirketlere. [1]

Bu modelin gerçekçi olmadığı 17.09.2018 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde Ergin Yıldızoğlu’nun istatistiğine baktığımız zaman anlıyoruz. Amerikan Merkez Bankası’nın 2008 krizi sonrası piyasalara enjekte edilen yaklaşık 15 trilyon doların akıbetini sorgulamış. Wikipedia’nın yayınladığı verilere göre, 2008’de 1125 milyarderin sayısı 2018’de 2754’e, servetlerinin toplamı ise 4,4 trilyon dolardan 9,2 trilyona ulaşmış. Yani bu paranın önemli bir kısmı zenginlerin kasasına akmış. Credit Suisse’in yayımladığı Küresel Servet Raporu’na göre, 2010 yılında, toplam hane halkının gelir piramidinin en üstünde yer alan yüzde 8, yani 154 trilyon dolarla, toplam servetin yüzde 79.7’sine sahip. 2017 yılında yüzde 8,6’ya çıkan üst gelir grubunun serveti 239 trilyon dolarla yüzde 85.6’ya yükselmiş. Serveti 10 bin doların altında olan en alt dilimdeki hane halkı oranı 2010’da toplam hane halkının yüzde 68,.4’ünü oluştururken, 2017’de yüzde 70’e yükselmiş. 2010’da 8,2 trilyon dolarla toplam servetin yüzde 4,2’sine sahip görünen bu kesimin 2017 yılı itibariyle servetten aldıkları pay, 7,6 trilyon ile ve yüzde 2,7’e gerilemiş. 2008’den 2018’e geçen 10 yılda, ekonomiyi kurtarmak adına, toplumun “kaymak tabakasına” servet transfer edilirken, krizden sonra en zenginler daha zengin, en yoksullar ise daha da yoksullaşmış durumdadır. [2]

Sonuç olarak diyebiliriz ki: Arap Baharı adı altında Ortadoğu’yu cehenneme çeviren, etik değerleri tanımayan, insan haklarını, kadın haklarını, hayvan haklarını hiçe sayan, ekolojik değerleri tahrip eden, sanat-kültür değerlerini yerle bir eden, aile mefhumunu yok eden, talancı ve haydut bir düzeni ön planda tutan, büyük yığınları açlık, sefalet ve perişanlığa sevk eden, kişi başına düşen milli gelirin gerilemesine neden olan, sınıflar arasındaki gelir adaletsizliğini artıran ve birçok sosyal probleme yol açan, basın ve yayın kuruluşlarının tarafsızlığını yok eden, ard arda yolsuzluk skandalları ile anılan, ülke gelirini yoksuldan alıp zengine veren, burjuva demokrasisini tasfiye eden, küstah bir sistem olan neoliberalizm başta IMF ve Dünya Bankası olmak üzere 3-5 çapulcu ve soyguncu uğruna dünyayı esir aldı. Esaretin baş mimarı da Türkiye’de Turgut Özal’dır. ABD’de Ronald Reagan, İngiltere’de Margaret Thatcher, Almanya’da Helmut Kohl, Fransa’da François Mitterrand, Şili’de Pinochet, Avustralya’da Malcolm Fraser, Mısır’da Hüsnü Mübarek, Yeni Zelanda’da David Lange ve diğerleri döneminde (tablo uzayıp gider) küresel bir ekonomi olarak uygulanmaya başladı. Yeni dünya düzeni olarak adlandırılan neoliberalizm, halk deyimiyle çıkmaz sokaktır, küresel bir fiyaskodur. 2016 tarihli IMF’den itiraf gibi bir makale yayınlandı ve “2008 krizi gösteriyor ki bu uygulama büyüme değil, eşitsizliği artırıyor,” yorumu yapılmıştı.

Neoliberalizmden kurtulmanın ve defetmenin tek yolu SOL’un yükselmesidir. Diğer tüm seçenekler kötünün iyisi olmaktan bile uzaktır.

mazharsaruhan48@gmail.com


[1] AKP iktidarı döneminde 15 yılda özelleştirilen KİT’lerden 58 milyar, 400 milyon dolarlık tahsilat yapılmıştır. Bunlar: Paşabahçe Cam Sanayii, Ereğli Demir Çelik İşletmeleri, İskenderun Demir Çelik, ASELSAN, ETİ Holding, HAVELSAN, TÜPRAŞ, PETKİM, BURSAGAZ, ESGAZ, EÜAS Ahlat Akarsu Santralleri, TEDAŞ, Ünye Çimento, Gübre Sanayileri, TEKEL Alkollü İçkiler AŞ, İstanbul Sigara Fabrikası, Kıbrıs Türk Tütün, Seydişehir Eti Alüminyum, Mazıdağı Fosfat Tesisleri, Hekimhan Demir Madeni, Güney Ege Linyit İşletmesi, Ayvalık Tuz İşletmesi, Çankırı Kaya Tuzlası, Et Balık Samsun Soğuk Hava, SÜMER Holding, Yeşilova Halı, Yün İplik Fabrikaları, Manisa Pamuklu Mensucat, Beykoz Deri ve Kundura, Manisa Et-Tavuk Kombinası, IOYABANK, Kütahya Şeker Fabrikası, Türkiye Sanayi Kalkınma Bankası, Yapı Kredi Bankası hisseleri, Sabiha Gökçen Havalimanı, SEKA, THY-USAŞ, Türk Telekom, AYCELL, Araç Muayene İstasyonu, RAY Sigorta AŞ, Başak Sigorta AŞ, SÜTAŞ Malatya, TCDD Mersin Limanı, İskenderun Limanı, Büyük Efes Oteli, SEKA Fabrika ve Tesisleri, İstanbul İmar LTD, Ortadoğu Teknopark AŞ, Başkent Doğalgaz Dağıtım, Koç Holding Hisseleri, THY Lojmanları, Trakya Cam ve Anadolu Cam, KTHY Hisseleri, ÇELBOR, KAKSAN, Oymapınar Barajı, Antalya Limanı, GERKONSAN, DİTAŞ, TÜMOSAN, Ortadoğu Teknopark AŞ, Sakarya Traktör İşletmesi, HEKTAŞ AŞ, Büyük Ankara Oteli, Büyük Tarabya Oteli, Kızılay Emek İşhanı, Kuşadası Tatil Köyü, İstanbul Hilton Oteli Hisseleri, Çelik Palas Oteli, Erciyes Sosyal Tesisleri, Ataköy Otelcilik AŞ, Ataköy Marina, Kuşadası Tatil Köyü, Yeditepe Beynelmilel, Otelcilik hisseleri, MEYBUZ AŞ, ARÇELİK Hisseleri, APİLSAN Askeri Pil Sanayii, TKİ’ye ait 79528, 73021 no.lu maden ruhsatları, Cam ve Çimento Sanayii, Soda Sanayi ve Metal, BUMAS, ERYAĞ, İstanbul İmar LTD ŞTİ, SÜTAŞ Hisseleri, Tercan İşletme Makineleri, Gemlik, Samsun, İstanbul ve Kütahya Gübre Fabrikaları, Alkollü İçki Sanayii, Adana, Tokat, Bitlis, Malatya, Samsun-Ballıca Sigara Fabrikaları, Ambalaj Fabrikası, Ankara Tekel Başmüdürlük Binası (İkiz Kuleler), Bodrum Tekel Tesisleri ve taşınmazları, Gemlik Suni İplik Müessesesi taşınmazları, İstanbul Tekel Tütün Mamulleri, İnegöl Kibrit Fabrikası, Kastamonu Tekel Jüt İpliği Fabrikası Makine ve Teçhizatı, TEKA, Sigara Sanayii İşletmesi’ne ait puro marka ve varlıklar, İzmir Yaprak Tütün İşletmesi Makine ve teçhizatı, Çamaltı Tuz İşletmesi, Tuzluca Tuzlası, Yavşan Tuzlası, Kağızman Tuzlası, Kaldırım Tuzlası, Kayacık Tuzlası, Kristal Tuz Rafine, Sekili Tuzlası, Adıyaman, Bakırköy, Diyarbakır, Malatya, Sarıkamış ve diğer illerdeki SÜMER HOLDİNGLER, Sarıkamış Ayakkabı İşletmesi (Sümer Holding) İşletmeye ait Çanakkale Sentetik Deri İşletmesi, Akdeniz İşletmesinin Makine ve Teçhizatları, Merunos İşletmeleri Makine ve Teçhizatları ŞEKER FABRİKALARI içinde yer Alan Adapazarı, Amasya Fabrikaları, Et ve Balık Üretim AŞ, Mersin Soğuk Hava Depoları, 11 Mağaza ve 23 Büro, SANTRALLER içinde yer alan, Akyazı, Anamur, Bayburt, Berdan, Besni, Bozkır, Bozüyük Bozyazı, Bünyan, Büyükkızoğlu, Cerrah, Çağ, Çamardı, Çemişgezek, Değirmendere, Derinçay, Dere, Dereköy, Derme, Durucasu, Engil, Erciş, Erkenek, Ermenek, Esendal, Finike, Girlevik, Göksu, Hendek, Hoşap, İvriz, Karaçay, Karaköy, Kayadibi, Kayaköy, Kernek, Kısık ve Kiti, Kovada I, Kovada II, Koyulhisar, Kuzuculu, Malazgirt, Otluca, Pınarbaşı, Sızır, Silifke, Sönmez, Suuçtu, Telek, Uludere, Visera (Işıklar), Zile Akarsu santralleri, Hamitabat Elektrik Üretim, Çatalağzı Termik Santrali, Kangal Termik Santrali, Kemerköy Termik Santrali, Kemerköy liman Sahası, Oraneli Termik Santrali, Seyitömer Termik Santrali, Soma Termik Santrali, Yatağan Termik Santrali, Yeniköy Termik Santrali, ELEKTRİK DAĞITIM ŞİRKETLERİNE AİT EÜAŞ, Akdeniz Elektrik Dağıtım, ARAS Elektrik Dağıtım, Başkent Elektrik Dağıtım, Boğaziçi Elektrik Dağıtım, Çeamlıbey Elektrik Dağıtım, Çoruh elektrik Dağıtım, Dicle Elektrik Dağıtım, Fırat Elektrik Dağıtım, Gediz Elektrik Dağıtım, İstanbul Anadolu Yakası Elektrik Dağıtım, Meram elektrik Dağıtım, Osmangazi Elektrik Dağıtım, Sakarya Elektrik Dağıtım, Toroslar Elektrik Dağıtım, Trakya Elektrik Dağıtım, Uludağ Elektrik Dağıtım, Vangölü Elektrik Dağıtım, Yeşilırmak Elektrik Dağıtım, BANKALAR: İş Bankası bazı hisseleri ile Halk Bankası Hisseleri. ETİ HOLDİNG: Mazıdağ Fosfat, Divriği Demir Madeni, Alüminyum Madeni, Bursa Linyitleri İşletmesi, ETİ Bakır, ETİ Elektro Metalurji, ETİ Gümüş, ETİ Krom, Çayeli Bakır İşletmeleri, Karadeniz Bakır İşletmesi, Samsun İşletmesi, Murgul İşletmesi, Giresun’da 2 maden ruhsatı, Murgul Hidroelektrik Santralleri, Samsun’daki taşınmazlar ve 1 maden ruhsatı. TERSANE, LİMAN ve GEMİLER: Taşucu Tersane Alanı, Afyon, Aksu, Balıkesir, Kastamonu Akkuş, Çaycuma ve Karacasu İşletmeleri, Ankara Alım Satım Müdürlüğü Binası, Ardanuç İşletmesi varlıkları, YİBİTAŞ orba İşletmesi, İskenderun Limanı, Derince Limanı, Taşucu Limanı, İskenderun İSDEMİR Limanı, Ereğli ERDEMİR Limanı. TDİ İŞLETMELERİ: Türkiye Denizcilik İşletmesi‘ne ait 9 gemi, Çeşme Limanı, Trabzon Limanı, Deniz Nakliyatı TAŞ, 3 tanker, Dikili Limanı, Fenerbahçe-Kalamış Yat Limanı, Kuşadası Limanı, Ankara Feribotu, Samsun Feribotu, Karadeniz Gemisi; Nakliye İnşaat Turizm İhracat Pazarlama AŞ, Salıpazarı Liman Sahası, Turan Emeksiz Yolcu Gemisi, Yakıt II Gemisi. KAPATILAN İŞLETMELER: SSK Eczaneleri (Tasfiye edildi), Köy Hizmetleri (tasfiye edildi), REYTEK. HİSSELERİ DEVREDİLEN İŞLETMELER: PTT. KAMUNUN ELİNDE KALAN ŞİRKETLER: TRT, Türksat Uydu Haberleşme Kablo TV ve İşletme AŞ, İstanbul Olimpiyat Oyunları Hazırlık ve Düzenleme Kurulu, Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumu (TKİ), TKİ Ege Linyitleri İşletmesi, TKİ  Ege Linyitleri İşletmesi, TKİ Garp Linyitleri İşletmesi, TTK Armutçuk İşletmesi TTK Amasya Taşkömürü İşletmesi, TTK Kozlu İşletmesi, TTK Üzülmez İşletmesi, TTK Karadon İşletmesi, Türkiye Elektrik İletim AŞ, Türkiye Elektrik Dağıtım AŞ, Elektrik Üretim AŞ Yeniköy-Yatağan Elektrik Üretim ve Ticaret AŞ, Kemerköy Elektrik Üretim ve Tic. AŞ, Soma Elektrik Üretim ve Ticaret AŞ, Türkiye Elektromekanik Sanayi Genel Müdürlüğü, Ankara Doğal Elektrik Üretim ve Tic. AŞ, TCDD, Türkiye Vagon Sanayii AŞ, Türkiye Lokomotif ve Motor Sanayii AŞ (TÜLOMSAŞ), Türkiye Elektrik Dağıtım AŞ (TEDAŞ), Türkiye Denizcilik İşletmeleri AŞ (TDİ), Devlet Hava Meydanları İşletmesi (MHMİ), Kıyı Emniyet Genel Müdürlüğü (KEGM), Türkiye Petrolleri A.O (TPAO), Türkiye Petrolleri Petrol Dağıtım AŞ, Boru Hatları ile Petrol Taşıma AŞ (BOTAŞ), TÜBİTAK Marmara Teknokent AŞ, Toplu Konut İdaresi (TOKİ), Vakıf İnşaat Restorasyon ve Ticaret AŞ, ÇAY-KUR, TMO, AOÇ, TTK Gayrimenkul AŞ, Doğusan Boru Sanayi ve Ticaret AŞ, Tarım İşletmeleri (TİGEM), Milli Piyango, Devlet Malzeme Ofisi (DMO), Ziraat Yatırım Menkul Değerler AŞ, Ziraat Portföy Yönetim AŞ, Ziraat Finansal Kiralama AŞ,  Ziraat Sigorta AŞ, Ziraat Hayat ve Emeklilik AŞ, Ziraat Teknoloji AŞ, Ziraat Katılım Bankası AŞ, Türkiye Halk Bankası AŞ, Halk Sigorta AŞ,  Halk Hayat ve Emeklilik AŞ, Halk Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı AŞ, Halk Yatırım Menkul Değerler, Halk Finansal Kiralama AŞ, Halk Portföy Yönetim AŞ, Halk Faktoring AŞ, Bileşim Alternatif Dağıtım Kanalları ve Ödeme Sistemleri AŞ, Türkiye İhracat Kredi Bankası, İller Bankası AŞ, Türkiye Kalkınma Bankası AŞ, Tasfiye Halinde Kalkınma Yatırım Menkul Değerler AŞ, Arıcak Turizm ve Ticaret AŞ, Türkiye Emlak Bankası AŞ (Ziraat Bankasına devir), Eti Maden İşletmeleri, Makine ve Kimya  Endüstrisi Kurumu (MKE) T.H. Karadeniz Bakır İşletmeleri AŞ, Devletin ortak olduğu ya da hisselerinin bir kısmını elinde tuttuğu kurumları da gösteriyor. (Bu bilgiler Havuz Medyasından Milli Gazete’nin 17 Eylül 2018 tarihli Ekonomi sayfasından alınmıştır. Son 16 yılda 278 devlet kurumundan 207’si özelleştirilmiştir. Diğer geriye kalanlar da Neoliberalizm gereği adım adım özelleştirilecektir.)

[2] Küreselleşme ve neoliberal tablo (Sinan Araman, Evrensel.net 7 Ekim 2018)

Bunları da beğenebilirsin