Neden mi durmadan Kürtler Kürtler diyorum?


Çünkü gün geçmiyor ki bir mevsimlik işçi, bir inşaat çalışanı, askerliğini yapmakta olan bir er, sorgu bahanesiyle evinden ya da tarlasından alınan bir köylü, yanındakilerle veya telefondaki Türkçe bilmeyen annesiyle anadilinden konuşan bir genç sadece Kürt olduğu için gerek sivil gerekse resmî ırkçılar eliyle linç edilmesin, işkence görmesin ya da en vahşi yöntemlerle öldürülmesin…
Sorun benim durmadan Kürtler Kürtler demem değil, herkesin giderek yükselen Kürt düşmanlığı ve vahşeti karşısında durmadan “Kürtler Kürtler” dememesi!..

Sonsuz zamanlardır sömürge olarak tutulan; her türlü asimilasyon ve soykırım kalkışması uygulanan; kendi bin yıllık coğrafyalarında “Ekmeğimizi yiyorsunuz!” diye aşağılanan; her türlü temel insanî hakları, dilleri, kültürleri yasaklanan; asla eşit vatandaştan sayılmayan; sürekli “Ya sev ya terk et!” diye kafasına vurulan lâkin ne sevmesine ne terk etmesine izin verilen; bununla birlikte askere almaktan da üç kuruş maaşa kanlarını terlerini dökerek inşa ettikleri binalarda oturmaktan da mevsimlik işçi olarak çalıştıkları arazilerde resmen boğaz tokluğuna topladıkları ürünleri yemekten de bir gram utanılmayan o insanları sırf kendi aralarında anadillerinde konuşuyorlar ya da türkü dinliyorlar bahanesiyle öldüresiye dövmek, linç etmek, çekip vurmak; 90’ların zulmünde köyleri tarlaları yakıldıktan sonra ekmek parası uğruna batıdaki illere yerleşip zor güç hayat mücadelesi veren insanları sürgüne zorlamak…

Bu korkunç insanlık suçlarını sayısız kereler yapmak ve görünen o ki hep yapacak olmak!..

Elbette ki durmadan Kürtler Kürtler diyeceğim!

Çünkü Kürtler bu coğrafyada ve hatta bütün dünyada mütemadiyen ötekileştiriliyor, işkence görüyor, sömürülüyor, katlediliyorlar!
Çünkü Kürtlerin üzerinde uygulanan zulüm ve hukuksuzlukta sürekli boyut atlanıyor!

Çünkü insan eliyle işlenen cinayetlerin, faili meçhullerin, olmayan hukuk marifetiyle sergilenen yargısız infazların yanında, sırf onları birçok hukukî sorumluluktan sıyrılarak öldürebilmek için “insansız hava araçları” bile devreye sokuldu yakın geçmişte…

Birçok bölgede köylülere bu araçlarla ateş açıldı; Hakkâri ve Diyarbakır köylerinde uzun süre tıbbî yardım almalarına dahi engel olunan ölü ve yaralı siviller oldu…

Neden mi durmadan Kürtler Kürtler diyorum?

Çünkü ben insanların en doğal haklarının yasaklanmasına, savunmasız insanların katledilmesine, haksızlığa, hukuksuzluğa, eşitsizliğe dayanamıyorum! Var mı daha ötesi!

Neden mi durmadan Kürtler Kürtler diyorum?

Çünkü yurdum insanının bu cinayetlere “Oh!” çekmesi kalbimi acıyla dolduruyor! Daha ne olsun?

Şu anda bütün bu zulümlere maruz kalan insanlar Türk olsalardı, durmadan “Türkler Türkler” derdim; Laz olsalardı, durmadan “Lazlar Lazlar”, Çerkes olsalardı, durmadan “Çerkesler Çerkesler” derdim.

Bu coğrafyada ve hatta dünyada çok uzun bir süredir Kürtler katlediliyor! Ne demeliyim?

Benim bu hassasiyetimi anlayamasa da en azından konuşabileceğim hangi insanla mevzuya girsem, hepsinin ortak söylemi şu oluyor:
– “Tamam, dillerini konuşamadılar; sürekli ekmeğimizi yiyorsunuz diye aşağılandı, yok sayıldı, katledildi, sürüldüler; tamam koskocaman bir halk olmalarına rağmen 21’inci yüzyıl olmuş hâlâ kendi ulus devletlerini kurmalarına izin verilmiyor kabul ediyorum; ama bunun yolu bu değil ki!..”

– “Elbette! Kimse benim kadar şiddet karşıtı olmasın! Ben antimilitarist bir insanım. Bir barış aktivistiyim. Kesinlikle bence de bunun yolu bu olmamalıydı…” diyorum onlara ve arkasından hemen soruyorum:
– “Peki sence bunun yolu ne olmalı? Durumu tersine çevir; bir Türk olarak on yıllar boyunca Kürtler tarafından aşağılanarak, ötekileştirilerek ve zulüm görerek yaşamak zorunda kalanın sen olduğunu düşün; ne yapardın?”

Susuyor.

Kendilerine reel politika zemininde de hiç bir şans bırakılmadığı; partilerine, eş genel başkanları da dahil bütün milletvekillerine ve hatta hiçbir örgüt bağlantısı olmayan sıradan partililerine karşı bile gerçekleştirilen baskılar ve hukuksuzluklar; bütün seçilmişleri tutuklanarak yerlerine atanan yamyam kayyumlar inkâr edilemeyecek şekilde ortada olduğu için bu seçeneği de süremiyor artık ortaya, susuyor.

Ardından ekliyorum:
– “Bunun yolu, senin ve senin gibi milyonlarca Türk’ün seneler boyunca burnunuzun dibinde gerçekleşen bunca adaletsizliğe ve zulme göz yummaması; hiçbir iktidarın Kürt düşmanlığı üzerinden yaptığı oy toplama numaralarına prim vermemesi; herkesin dilinde pelesenk olan ama realitede esamesi okunmayan, “halkların kardeşliği” için gerekeni yapmasıydı belki de, ne dersin? Belki böyle davranmış olsaydınız bugün bütün bu acılar yaşanmıyor olurdu.”
Yine susuyor.

Ben konuşuyorum o susuyor! Ben konuşuyorum o susuyor! Susuyor! Susuyor! Susuyor!… Sonunda ben de susuyorum. Uzunca bir süre susarak önümüze bakıyoruz. Ve sonra yine diyor ki bu sefer duyulur duyulmaz bir sesle:
– “Ama bunun yolu bu değil…”

Ben de bu kez dayanamayıp haykırıyorum:
– “O zaman sen söyle yolunu ne olursun! Bu coğrafyada bazen aynı evden aynı gün hem asker hem gerilla cenazesi çıktığı oldu! Her iki taraftan da gencecik çocuklar hayatını yitirdi! Asla kendi evlatlarını askere göndermeyenlerin yol açtığı bu kirli savaşta sadece yoksullar ölüyor! Sürekli siviller katlediliyor! Doksanlardaki faili meçhuller, sürgünler yetmezmiş gibi, ablukalar esnasında da on binlerce insan yerinden yurdundan oldu yine!… Üç günde bir Türkiye’nin her yerinde gencecik çocuklar hiç yoktan vuruluyor, ailelere insanlık dışı linç saldırılarında bulunuluyor. Acı çığ gibi büyüyor. Yolunu biliyorsan ne olursun sen söyle de bitsin bu kıyamet!”

İkimiz de bir daha konuşmamak üzere susuyoruz bu kez… Biliyoruz ki vicdanı olan hiç kimse, hiçbir halktan böyle yaşamaya devam etmesini bekleyemez. Egemenler ise âdil ve eşitlikçi bir barışçıl çözüm yolunu değil, şiddeti çıkarlarına uygun görmüşler! Ben yine müthiş bir çaresizlik ve keder girdabının içine yuvarlanıyorum; o, kendince kurtarılmış hayatına devam ediyor.

Ben vatansız, milletsiz, sınırsız, bayraksız, cinsiyet ve hatta tür ayrımı dahi yapılmayan; insanın birbiriyle, hayvanla ve doğayla eşitlendiği bambaşka bir dünya düşü kuran bir barış ve yaşam hakkı savunucusu olarak ne bir Kürtseviciyim, ne de benim ekmeğimi suyumu Kürtler veriyor.

Durmadan Kürtler Kürtler diyorum, çünkü Cumhuriyet kuruldu kurulalı bu coğrafyada Kürtler’in, her insanın doğuştan sahip olduğu haklarını kullanmasına izin verilmiyor. Dillerini konuşmaları, anadillerinde eğitim görmeleri, çocuklarına Kürtçe isim koymaları yasaklanıyor. Kendi yazarlarının kitaplarını çeviri düzeyinde Kürtçe bilen nadir insanlar Türkçe’ye çevirmezse okuyamıyorlar. Durmadan “Ekmeğimizi yiyorsunuz!” diye tepelerine vuruluyor. Dağları, taşları, ormanları, tarlaları, köyleri, kentleri yakılıp yıkılıyor; sürekli sürgün, sürekli linç ediliyorlar. O kadar ki katırlarına varana kadar kurşuna dizilip, ölmeyecek kadar yaşamalarının dahi önüne geçilebilmek için her türlü zulmün yapıldığı durumlar oluyor.

Gelip geçen her iktidar için en verimli politika malzemesi olduklarından, kendilerine karşı sürekli nefret pompalanıyor. Irkçılık zehriyle sakat bırakılmış Türk insanına sürekli anne karnındaki bebeğinden, beli bükülmüş yaşlısına kadar bütün Kürtler’in, “başı ezilmesi gereken teröristler” olduğu empoze ediliyor. Kafatasçı katiller onları öldürdüklerinde bir hamam böceğini ezdiklerinde hissettikleri kadar bile üzüntü hissetmiyorlar. Bizzat katil olmayanlar ise ölümlerine oh çekiyorlar.

Batıya göç etmek zorunda kalan gariban inşaat işçileri, bir kişiye beş yüz kişi tarafından saldırıya uğrayarak linç ediliyor. Sokakta anneleriyle telefonda Kürtçe konuştuğu duyulan gençler parçalanıyor. Irkçı faşist külhanbeyleri tarafından çekip infaz ediliyorlar.
Traktörlerinin üzerinde tarlaya giderken, serseri mayın gibi dolaşıp duran insansız hava araçlarıyla vuruluyorlar. Tarlalarında çalışmakta olan 7, 8 çocuk babası yaşlı insanlar yaka paça tutuklanıp, askerî helikopterlerden atılıyorlar.

Katilleri, “terörist” diyemedikleri insanların cinayetlerine yeni bir kılıf buldu. Bu tarz durumlar için yeni bir kavram uydurdular: “İşbirlikçi”… Kanıtsız, delilsiz, yargısız bir şekilde infaz ettikleri sivil insanları kafadan, “işbirlikçi” diye damgalamak suretiyle çıkıyorlar artık işin içinden.

Sanki 21’inci yüzyılda bir hukuk devletinde değil de mağara devrinde yaşıyormuşuz; sanki “işbirlikçilik” iddiası yargılanarak kanıtlanmayı; şayet kanıtlanırsa, o da yasalar çerçevesinde biçilen cezanın verilmesini gerektiren bir olgu değilmiş de insanların sorgusuz sualsiz katledilmesini mazur gösteren bir suçmuş gibi…

Tecavüzcü katillerin üç gün hapis yatıp, bir takım elbise ve iki rekat namaz sayesinde iyi halden salıverildiği bir kirli coğrafyada, traktörünün üzerinde tarlasına giden 13 çocuk babası bir insanı serseri bir insansız hava aracıyla hiç yoktan vurmak ya da 7, 8 çocuk babası yaşlı erkekleri yaka paça tutuklayıp helikopterden atmak ve bu cinayetleri, işkenceleri, o insanlara kafadan “işbirlikçiydi” yaftası takmak suretiyle aklamak!..

Ah! İnsanların nasıl içi yanmıyor, anlayamıyorum!

Yargısız infazda boyut atlandı!

Herkesin güya “herkes için” çığırdığı hak, hukuk, adalet, söz konusu Kürt olunca neden aranmıyor?

İnsan olan bir insan bu gerçeklikler karşısında nasıl durmadan Kürtler Kürtler Kürtler demez?

Vicdan, merhamet nerede?

Dönem itibariyle konjonktürel olarak Kürtlere karşı pozitif ayrımcılık yaptığım doğrudur ve yapmaya da devam edeceğim. Taa ki bütün halklar, hak ve özgürlükler bağlamında birbiriyle eşitlenene kadar.

Ondan sonra mı?

Ondan sonra kendini etnik kimliğiyle ifade etmeye devam eden herkes Kürt de olsa, Türk de olsa eşit uzaklıkta olacak bana…
Çünkü daha önce de sayısız kez söylediğim gibi ben vatansız, milletsiz, sınırsız, bayraksız, cinsiyet ve hatta tür ayrımı dahi yapılmayan; insanın birbiriyle, hayvanla ve doğayla eşitlendiği bambaşka bir dünya düşü kuran bir barış ve yaşam hakkı savunucusuyum.
Daha açık, sade ve net nasıl anlatabilirim?

Daha açık, sade ve net nasıl anlatabilirim ki ısrarla beni asla ait olmadığım bir mecraya çekmeye çabalıyor; sırf Türk, Kürt, Suriyeli, Ermeni, Müslüman, Hristiyan, kim maruz kalırsa kalsın bütün ötekileştirmelere ve hak ihlallerine karşı durduğum için ısrarla “Kürt kuyrukçusu, Ermeni dölü v.s.” şeklinde kendinizce çirkin ithamlarla karalamaya çalışıyorsunuz?

O kadar ayarsızsınız ki bazılarınız, dün de hemcinslerimin baş örtüsü hakkını savunduğum için “iktidar yalakası yobaz” demiştiniz bana…

Ayrıca, Kürt kuyrukçusu olsam ne olur? En fazla, ezilen bir halkın yanında saf tutmuş olurum; ki bu da insan gibi insan olmaktır.
Ermeni dölü olsam ne yazar? Ermeni dölü de tıpkı Türk dölü gibi, masum bir insan yavrusunun çekirdeği değil midir?

Hepimiz insan değil miyiz? Bir Türk’ü bir Kürt’ten ya da bir Ermeni’den üstün kılan nedir?

Beni Türk olmak da Kürt olmak da Ermeni olmak da Tanzanyalı olmak da ilgilendirmiyor.

Beni hiçbir etnik kimlik zerre kadar ilgilendirmiyor!

Beni sadece hak ve özgürlüklerde eşit olmak, adalet ve vicdan ilgilendiriyor.

Yaşamda en net farkında ve emin olduğum gerçek de kadim Kızılderililerin söylediği gibi, “Toprağın insana değil, insanın toprağa ait olduğu…”

Herkes bir gün o toprağa girecek!

An itibariyle durmadan “Kürtler Kürtler” demeyenlere; insanları yargısız, haksız ve zamansız gömenlere yazıklar olsun!

Rabia MİNE