Misafirlik

Suriyeli göçmenler konusu açılır açılmaz, hükümetimizin Suriye’de oynadığı rol, yaptığı yanlışlarla ilgili bir tartışma başlıyor. Söylenmek istenen şey, bir fail olarak Türkiye’nin, bu insani krizden sorumlu olduğu ve doğrudan sebep olduğu insani zararı tazmin etmekle yükümlü  olduğu mu? Pratikte böyle işlemese de, etik açıdan, her doğrudan müsebbip meydana getirdiği insani felaketten sorumlu tutulabilir. Fakat sorumluluk bundan ibaret değil, dolaylı sorumluluktan da söz edilebilir: Bu savaşın yapılmasında, o bölgeye savaşçı taşıyanların, silah satanların, doğal kaynakları kontrol etmeyi hedefleyen şirketlerin, savaşı durdurmak için yeterince çaba harcamayan kurumların ve politikacıların da payı da yok mu? Sebepler ve sonuçların meydana getirdiği karmaşık ağ içerisinde, onlar da, varlıkları veya yokluklarıyla ortaya çıkan durumun oluşmasına katkıda bulunmadılar mı?

Gelelim, dolaylı veya dolaysız olarak sebep olarak gösteremeyeceğimiz, bu savaşın olmasını istemeyen ve desteklemeyen insanlara. Bunlar, savaşa karışan hükümetlerini desteklemeyen masum muhalifler olsun. Bu gruptaki insanların savaştan kaçmak zorunda kalarak ülkelerine sığınan insanlara karşı hiç sorumluluğu yoktur diyebilir miyiz? Doğrudan veya dolaylı olarak faili veya sebebi olmadığımız bir olayın sonuçlarından sorumlu muyuz? Türkiye, Suriye’de çıkan savaşa hiç karışmasaydı bile, savaştan kaçmaya çalışan Suriyelilere sınırlarını açması gerekmez miydi? Tüm insanlar olarak, hepimiz aynı dünyayı paylaştığımız için, doğal ve siyasi felaketleri birlikte göğüslememiz icap etmez mi? Eğer ederse, ülkemizin kapılarını açtığımız insanların statüsü ne olacak?

Göçmenlere misafir gözüyle bakıyoruz. İki türlü misafirlik vardır. Koşullu ve koşulsuz. Koşullu misafirlikte, misafir geldiği yerin koşulları çerçevesinde misafir edilir. Yani, ev sahibinin ona çizdiği sınırlar içerisinde ve belli bir süre için. Bu koşullar baştan itibaren belirlenmiş veya hayatın önceden belirlenemeyecek ve tam olarak öngörülemeyecek gidişatına göre netleştirilmek üzere kısmen belirsiz bırakılmıştır. Ekonomik şartlar kötüleşince, örneğin bir kriz durumunda, misafirlik kısaltılabilir ve hatta sonlandırılabilir. Evde yemek veya yatak yoksa birini misafir etmek de çok zor, hatta imkansız olabilir. Yabancı benim misafirimdir, ancak verili şartlar içerisinde.

İkinci tür misafirlik kayıtsız şartsız, koşulsuz misafirliktir. Bir tanrı misafirine açar gibi, kapınızı bir insana açarsınız ve onun şartlarına göre, onun ihtiyacı olduğu sürece onu misafir edersiniz. ‘Yoruldum, ben de ev sahibi olarak kötü durumdayım, hayatım çok değişti, sen artık git’ diyemezsiniz. Ne sıkıntı varsa beraberce yaşanır; paylaşılır, aşılmaya gayret edilir. Burada misafir olan ile ev sahibi olan arasında ayrım da silinmeye başlar. Ev sahibi misafire koşul koyamaz, zira ev misafirin de evi haline gelmiştir. Ülke artık onun da ülkesi, ev artık onun da evi olmuştur. Onun farklılığına saygı duymaya devam ettiğimiz halde, onu kendimizden ayıramayız. Bu koşulsuz misafirliktir. Eşitlik veya karşılıklılık ummadan, ev sahibinin sebep olmadığı bir halden her koşulda sorumlu olduğu bir ilişkiden söz ediyoruz. Savaşlar, iklim krizi ve yoksulluk yüzünden göçmenler kıtaları geçiyor, bizim topraklarımıza da geliyor.  Bu durum, ulus devlet ile etnik veya dini olarak homojen halk ilişkisini de sonunda ortadan kaldıracak. Bir gün herkes bir iklim felaketinden, bir savaştan kaçmak zorunda kalabilir. Şu soruyu hiç sorduk mu kendimize? Bu insani felaketler yaşanırken ben ne yaptım? Bir göçmenle dost oldum, onun sadece maddi değil, manevi zorluklarında yanında oldum mu? Tek bir göçmenle yüz yüze bir ilişki kurdum mu? Ülkemize gelip hayatını burada yeniden kurmuş olan insanlara mümkün olduğunca dışarıdan, koşullu misafir olarak bakışımızda ahlaki bir yetersizlik olabilir mi?

 

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları