Gıda Krizi Kapıda


Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) tarafından hazırlanan “Dünyada Gıda Güvenliği ve Beslenme 2022” raporu, yaz aylarında yayımlandı. Raporu incelerken sırtımın ürperdiğini söylesem, inanın abartmış olmam. Zira, bazı satırları karanlık, distopik bir gelecek resmediyor.

Eldeki en son kanıtlara göre, dünya genelinde sağlıklı beslenmeye gücü yetmeyen insan sayısı 3,1 milyara erişmiş durumda.

Bir kademe daha kötüsüne, açlık çeken insanlara baktığımızda, karşımızdaki tablo daha da kararıyor, insan 21. yüzyılda yaşadığına inanamıyor. Dünya genelinde 828 milyon kişinin açlıktan mustarip. Devletler, tabii ki boş durmuyor ve önlemler almaya çalışıyor. Bu önlemlerle aç insan sayısının düşüş kaydedeceği öngörülse de 2030 yılında halen 670 milyon insanın açlık çekecek olduğu ifade ediliyor. Bu rakam, dünya nüfusunun % 8’i. Korkunç değil mi?

Raporda gıda güvenliğinin sağlanamaması ve yetersiz beslenmenin sebepleri olarak; dünyanın birçok bölgesinde süregelen çatışma ortamı, aşırı iklim olayları, ekonomik şoklar ve artan eşitsizlik sıralanıyor.

Bu noktada durup, yukarıda saydığımız sebepler üzerine şöyle bir düşünelim. Herhangi birisinde, kısa vadede bir iyileşme ya da düzelme gözlemlenmesi sizce mümkün mü? Yanıtlarınızı tahmin edebiliyorum. Bence de değil…

Ancak sorun, çözüm bekliyor. Çözümün de hem politik hem ekonomik yönleri bulunuyor. Politik yönleri ayrı bir yazı için bir kenara bırakıyor, konunun ekonomik yönüne, yani yapılması gereken yatırımlara odaklanmak istiyorum. Dünyanın giderek dev boyutlara ulaşan sorunlarının her birinin yatırım gereksinimi ortaya koyması, geleceğe ilişkin büyüme beklentilerinin önemli ölçüde aşağı yönlü revize edilmesi, hatta resesyon beklentilerinin artıyor olması şüphesiz kamunun gıda güvenliği yatırımlarına ayırabileceği mali kaynağı sınırlı hale getiriyor. Bu yüzden, kamu yanında özel sermayenin de bu alanda aktif olması ve teknolojik gelişmeleri yönlendirici rol üstlenerek yatırımlar yapması büyük öneme sahip olacak gibi gözüküyor.

Daha önceki yazılarımda, distopik bir gelecekten ziyade ütopik bir geleceğe inanmak eğiliminde olduğumu söylemiştim. Gıda güvenliği konusunda da bu görüşümü koruduğumu ifade etmeliyim. Dünyadaki gelişmeleri gözlemlediğimizde, gıda krizinin farkında olan ve çözümüne kafa yoran özel sektör girişimlerinin mesafe almaya başladığını görebiliyoruz ki, bu durum andığımız karanlık tabloda kısmi aydınlanmalara sebebiyet veriyor. Söz konusu girişimlerin bir kısmı alışılagelmiş tarım uygulamalarında farklı bir yaklaşım ortaya koyarken bir kısmı farklı doğal kaynaklara konsantre oluyor. Bir bölümünün ise tamamen devrimsel nitelikte olduğunu söylemek mümkün.

Sizlere birkaç örnek vermek istiyorum.

– Hong Kong’da, şehir içinde kurulu bir çiftlik, balık ve mavi ışık kullanarak dikey tarım yapıyor. Üretim sisteminde balık tankları, yapraklı yeşil otlar ve sebzelerle dolu rafların altına yerleştiriliyor. Bitkiler, tanklarda yaşayan sazanlar için suyu filtreliyor, satılamayan kusurlu sebzeler balıklar için yem oluyor, balıkların atıklarıysa bitkilere doğal gübre sağlıyor. Böylelikle döngüsel bir ekonomi yaratılmış oluyor. Dahası, yetiştirilen sağlıklı yiyecekler uzun yollar katedilerek şehre getirilmediğinden, karbon salımı da azaltılıyor.

– Dünyada çiftçilerin ürettiği tüm gıdanın yaklaşık üçte biri tüketilemiyor. Gıda kaybı; perakende satış ve tüketici seviyelerinde olabildiği gibi, mahsullerin tarlada kalması sonucu da olabiliyor. Hasat edilmeyen meyve ve sebzelerin tüketiciye ulaştırılabilmesi için ilginç bir girişim, Kaliforniya’da hayat bulmuş. Climate Candy isimli girişim, yerel çiftliklerle anlaşarak elma, balkabağı, havuç, çilek ve tatlı patates gibi mahsulü alıp düşük şekerli, glutensiz ve vegan yumuşak şekerlemelere dönüştürüyor. Besin ihtiyacınızı bir yumuşak şekerlemeyle gidermek garip gibi gözükse de, içeriği sağlıklıysa neden olmasın?

– İnsanoğlunu alternatif kaynaklarla besleyebilmek, uzun zamandır üzerinde kafa yorulan bir fikir. Bu alandaki araştırmalar da hız kesmiyor. Alternatif olarak görülen kaynaklardan birisi deniz yosunları. Besin profilleri yeşil, kahverengi ve kırmızı çeşitleri arasında biraz farklılık gösterse de, deniz yosunları B, C, E ve K vitaminleri, omega-3 yağ asitleri, protein, amino asitler, polifenoller açısından zengin. Ayrıca, kara bazlı bitkilere göre normalden 10 kat daha fazla mineral içeriyor. Bu temel mineraller arasında demir, kalsiyum ve iyot da bulunuyor.

– Devrimsel nitelikte sayabileceğimiz gelişmelerin başında, laboratuvar ortamında sentetik et üretilmesi geliyor. Bu alanda faaliyet gösteren girişimler, ardı ardına onaylar almaya ve ürünlerini tüketicilerin kullanımına hazır hale getirmeye başladı. Hollandalı biyoteknoloji şirketi Meatable (ilk ürünü sentetik domuz sosisi) ve Kaliforniya merkezli startup Upside Foods (onaya sunduğu ürünü tavuk eti) bu şirketlere örnek olarak gösterilebilir. Bu şirketlerin eforları sayesinde canlılara zarar vermeden, et hücreleri yapay olarak çoğaltılarak gıda temin edilebiliyor. Süreçler henüz maliyetli. Ancak ölçek ekonomisinden faydalanılabilecek hale gelindiğinde ve verimlilikler artırıldığında fiyatların erişilebilir hale gelmesi işten değil.

– Sıra dışı bir başka çözümü de Belçika’da görebiliyoruz. Organik gıda perakendecisi Bio-Planet , gün sonunda satılmamış olan ekmek somunlarını yerel bir mantar üreticisine yönlendiriyor. Mantar üreticisi, atık ekmeği talaşla karıştırıyor, gerekli üretim ortamını yaratacak olan mineralleri ekleyerek ekmek üzerinde mantarlar yetiştiriyor. Dört ila on iki hafta sonra mantarları hasat ediyor ve Bio-Planet’in mağazalarında satışa sunuyor. Böylelikle hem atıklar azalıyor hem de tüketilebilir bir tarım ürünü elde ediliyor.

Ütopik bir geleceğe inanma eğilimim, insanoğlunun yukarıda sadece birkaç tanesine yer verdiğim “zorda kalınca oldukça yaratıcı çözümler üretebilme” yeteneğine dayanıyor.

Yazıyı bitirmeden önce, (her ne kadar bir teknolojik gelişme vs. içermese de) Avusturya’da başlanan bir uygulamaya da değinelim. Ülkenin başkenti Viyana’da sahipsiz mezarlıklar kiralanarak sebze – meyve yetiştiriliyor. Uygulama, ailelerin temel bazı gıda ihtiyaçlarını karşılamalarına imkan sağlarken terk edilen mezarların temiz tutulması ve ölen kişilerin unutulmaması gibi ilave faydalar da yaratıyor. Mezar kiralamak için yoğun bir talep bulunduğu ifade ediliyor.

Yukarıda saydığımız türden düşünceler ve girişimler, gıda krizinin çözümünün bir parçası olabilir mi? Neden olmasın? Böylesi büyük sorunların bir tek büyük çözüm yerine bütünleşik birçok küçük çözümü olabildiğini sıklıkla gözlemleyebiliyoruz.

Bir sonraki yazıda görüşene kadar, sağlıcakla kalın.

Özgün ÇINAR