Eylem “Hak”tır…

HDP Diyarbakır İl Merkezi merdivenlerindeki eylem devam ediyor. Bu eylem ile ilgili olarak her şeyden ama her şeyden önce söylemiz, savunmamız gereken şeyi başlığa yazdığımı düşünüyorum: “Eylem bir haktır” 

İçeriğini beğenip beğenmemiz, tasvip edip etmemiz, eylemin konusunun bizi ilgilendirip ilgilendirmemesi… teferruattır, aslolan haktır. Hakkın sahibi de protesto gösterisini ya da sivil itaatsizlik eylemini istediği yerde gerçekleştirir.

Bu basit ve sıradan cümle –eylemin her şeyden önce bir sivil hak olduğunun altını çizmek– aynı zamanda solu sağdan ayıran bir mihenk taşıdır. Lafı dolandırmayayım da bir örnek vereyim: Cumartesi Anneleri için Galatasaray Meydanı’nı zindan ederken, HDP önünde eylem yapan annelere arka çıkmak sığdır, sağdır. Her koşulda, barışçıl bir eylemin, protestonun bir sivil hak olduğunu, düşünce ve ifade özgürlüğünün ayrılmaz parçası, mütemmim cüzü olduğunu söylemek ise asıldır, asildir, soldur.

İzninizle kişisel tercihimi belirteyim.  Gönlüm, 28 Nisan’da Ankara Ulus Atatürk Heykeli önünde eylem yapan ve görevli polis amirinin “Süpürün bunları!” diye emir vererek dağıttığı hayvan hakları savunucularının eyleminde olduğu gibi; Ağustos’un son haftasında, Emine Bulut’un katledilmesini presto eden kadınların eyleminde olduğu gibi; devletin “Türk örf ve adetlerine aykırılık” gibi zırva sebeplerle yasaklanan Onur Yürüyüşü’ne katılan LGBT’lerin eylemlerinde olduğu gibi; toplu sözleşme döneminde bir günlük eylem kararı alan sendikam KESK’in bir günlük iş bırakma eyleminde olduğu gibi; yıllardır her cumartesi kayıp yakınlarını arayan Cumartesi Anneleri’nin eylemlerinde olduğu gibi;  2016’nın Ocak’ında “Türkiye Cumhuriyeti; vatandaşlarını Sur’da, Silvan’da, Nusaybin’de, Cizre’de, Silopi’de ve daha pek çok yerde haftalarca süren sokağa çıkma yasakları altında fiilen açlığa ve susuzluğa mahkûm etmekte, yerleşim yerlerine ancak bir savaşta kullanılacak ağır silahlarla saldırarak, yaşam hakkı, özgürlük ve güvenlik hakkı, işkence ve kötü muamele yasağı başta olmak üzere anayasa ve taraf olduğu uluslararası sözleşmeler ile koruma altına alınmış olan hemen tüm hak ve özgürlükleri ihlal etmektedir.” diyen Barış Akademisyeni arkadaşlarımın eylemlerinde olduğu gibi… HDP önünde eylem yapan kadınların da yanında. Sadece örnek olsun diye yazdığım bu 6 eylemden 5’i, devletin istemediği yasakladığı, dağıtmaya, söndürmeye çalıştığı eylemler. Sonuncusu ise, hükümetin, devletin, besleme medyası, bakanları, bindirilmiş gazetecileri ile canı gönülden desteklediği, köpürttüğü bir eylem.  Olsun, devlet beğenmiyor diye, yasaklıyor diye, nasıl ki hayvan hakları savunucularının, kadınların, LGBT’lerin, kamu emekçilerinin, Cumartesi Anneleri’nin, Barış Akademisyenleri’nin yanında olmaktan vazgeçmiyorsam, Süleyman Soylu onları ziyarete gitti, Yavuz Bingöl ve Gülben Ergen onlara destek oldu, A Haber de tüm bunları haber yaptı diye Diyarbakır’daki eylemci kadınlara “tu kaka” demeye gönlüm elvermiyor.

Yukarıda örnek olarak verdiğim her bir eylemde, eylemcilerin tüm söylemlerini benimsemediğimi de belirtmeliyim.  Hayvan hakları savunucuları, kadınlar, LGBT’ler, kamu emekçileri, Cumartesi Anneleri ya da Barış Akademisyenleri fark etmez; tümünde katılmadığım, farklı düşündüğüm noktalar var; kiminde fazla kiminde az, ama var. Tüm bu eylemlere katılan her bir eylemcinin yaşam tarzları ve/ya dünya görüşleriyle birebir uyuştuğumu da söyleyemem. Aynı şey HDP Diyarbakır İl Binasında eylem yapan anneler için de geçerli. Medyadan izleyebildiklerim için ekrandan görebildiğim kadarıyla söyleyebilirim ki, bu eyleme katılan annelerin dünya görüşleriyle çok fazla paylaştığım bir nokta yok. Söylemlerini çelişkili buluyorum. Sırtlarını devlete dayamalarını, HDP’li belediyelere kayyum atanması sonrasında bir anda ortaya çıkıvermelerini de, taleplerini HDP önünde dile getirmelerinin mantığını da anlamakta zorlanıyorum. Ancak eylem haktır. Aslolan da haktır. Eylem bir sivil haktır. Eylem bir yurttaşlık hakkıdır. Ve Selahattin Demirtaş’ın da belirttiği gibi, “Sadece HDP önündeki anneleri değil, eli yüreğinde bekleyen tüm anneleri sevindirecek, ülkeye demokrasiyi ve barışı getirecek girişimlerin önünü” açmak gerekiyor.

 

Mete Kaan KAYNAR

1972 yılında Ankara’da doğan Mete Kaan Kaynar, lisans eğitimini Hacettepe Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü’nde tamamladıktan sonra aynı bölümde yüksek lisans ve doktorasını yaptı. Bir süre Westminster Ünivesitesi’nin Demokrasi Çalışmaları Merkezi’nde misafir araştırmacı olarak çalışan Kaynar, 2009 yılında siyasal hayat ve kurumlar alanında doçentlik unvanı aldı.

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları