Bu dalganın önüne set çekmeye kalkmayın

Siz bu yazıyı okurken Türkiye büyük olasılıkla İmamoğlu ve Yıldırım ile yapılan programı konuşuyor olacak. Küçükkaya ne sordu ne sormadı, adaylar nasıl bir performans sergiledi, bu ortak yayın işinden kim kârlı çıktı üzerine yorumlar yapılacak. Birileri bakın “demokrasi” diyecek kimileri ise çıkan sonuçtan hayal kırıklığına uğrayacak. Hâlbuki 23 Haziran seçimlerine giderken tartışılması gereken artık İstanbul değil tek adam rejiminin geleceği…

16 Nisan referandumundan bu yana AKP-MHP karşısında duran direnci test ediyor; onu parçalamak, etkisizleştirmek için her yönteme başvuruyor. Ancak bırakın muhalefet cephesini eritmeyi her geçen gün kendisi zemin kaybediyor. 23 Haziran seçimleri bu anlamda belki de son test olacak. İktidar bloku devletin tüm imkânlarını kullanmasına rağmen İstanbul’da şayet bir kez daha yenilirse bu tek adam rejiminin sonunu hazırlayacak.

4 Eylül’deki Sivas Kongresini bahane ederek seçimden 1 hafta önce İstanbul’da kahvaltı veren Sivas Valisi’nin ve belediye başkanının ya da seçim kampanyasına katılan Buca kaymakamının hissettiği endişe İstanbul’da İmamoğlu’nun kazanması değildir tek başına. Onlar bu rejimin sarsılmasından korkmaktadır. Bu korku 7 Haziran 2015 akşamı AKP’nin sandıktan tek başına çıkamadığında iktidar cephesinde oluşan panikten yüz bin kat daha fazladır.

Memleketin dört bir yanındaki vali, kaymakam ve diğer mülki amirlerin İstanbul seçimleri için seferber edilmesi, Kızılay başkanının dahi Binali Yıldırım için oy avcılığına çıkması, kamu bankalarının seçim öncesinde yandaş medyaya ilan yoluyla para akıtması şüphesiz parti-devlet tartışmalarının bir parçasıdır. AKP’nin militanı ile devletin bürokratı olma arasındaki açı büyük ölçüde kapanmıştır. Bu gerçeklik “parti-devletin valisi olsa bile…” diye cümleye başlayıp “saygı” talep edenlerin, “devlet bizim devletimiz, vali bizim valimiz” diyenlerin ne denli vahim bir hata içinde olduklarının göstergesidir. Zira parti-devletinde partili olmayan herkes potansiyel düşmandır.
Kayyum İBB başkanının kanatları altında belediye önünde gerçekleştirilen “İmamoğlu protestosu” da Ordu’daki VİP ablukası başta olmak üzere mülki amirlerin dahil olduğu propagandif işler gibi bir acizlik ifadesidir. İBB çalışanlarının tümünü toplumun en az yarısının tercihine saygı duymayan partizanlar olarak gösteren bu mizansen hem gerçeklikten uzaktır hem de iktidarın bu kepazeliklerden medet umacak kadar zayıfladığının kanıtıdır.

Vapur iskelesinden inen İstanbulluyu zorla AKP standına sevk etmek, insanların evine neredeyse zorla girip propaganda yapmaya çalışmak ya da üniversite sınavı öncesinde iktidarın yanlış politikaları nedeniyle geleceğinden kaygı duyan gençlere “Binali Yıldırım seti” dağıtmak aynı aymazlığın, aynı çaresizliğin uzantısıdır. Sempati uyandırmak yerine tepkiyi arttırmaktadır. Bu tepki artık yurttaşların cesaretle dışavurduğu bir eylemlilik biçimine bürünmektedir. Üstelik Türkiye genelinde hesabı sorulacakların listesi de kabarmaktadır. O listede Çorlu tren faciasında hayatını yitirenlerin ailelerinin Anayasa Mahkemesi önünde itilip kakılması da vardır, 26.500 liraya ithal ağaç alınması da, Suruç belediyesinin mallarının kayyım tarafından diyanete ve emniyete devredilmesi de… Bunu bilen AKP, muhalefeti tehdit etmek ve rant kaynaklarını “güvenli sulara” taşımak dışında bir yöntem de geliştirememektedir.

Şimdi AKP-MHP karşısında en geniş ittifak kurulmuşken ne yapmalı, ne yapmamalı? Bu cevabın iki muhatabı var. Bunlardan biri “düzen içi” muhalefet. Düzen içi muhalefet, Adalet Yürüyüşü’nde ve 24 Haziran öncesinde İnce’nin mitinglerinde toplumsal tabanda oluşan heyecandan ürkmüş ve onu dizginlemek istemişti. Adalet mitinginin arkası gelmemiş, İnce “adam kazandı” diyerek çekilmişti. Şimdi yine bir heyecan dalgası var, bu dalga kendi özgün karakterine sahip. Onu “kaba” sokmaya çalışmak AKP-MHP’ye hayat öpücüğü vermekle eşdeğer. Düzen içi muhalefetin yapması gereken iç iletişim kanallarını açık tutmak ve dalganın önüne set çekmemek. Ya “düzen dışı” muhalefet? Onun misyonu ise öncülük tartışması yapmak değil, bu ittifakın ideolojik-politik ileri ucu olabilmenin yollarını bulmak. Toplumsal muhalefet dalgasının kazanımlarına el konmasına mani olmak, bunun için tutarlı bir program ve örgütlenme modeli sunmak…

Güven Gürkan ÖZTAN

İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunudur. 2009 senesinde Türkiye’de Çocukluğun Politik İnşası isimli doktora tezi ile Sosyal Bilimler Enstitüsü bünyesine doktora yapmıştır. Bu tez çalışması, İ. Bilgi Üniversitesi yayınlarında (2011) aynı isimli ile kitaplaşmıştır. Makaleleri Toplum ve Bilim, Doğu-Batı, Dipnot, Düşünen Siyaset,Eğitim-Bilim-Toplum gibi dergilerde yayınlanmıştır.

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları