Bir İdeal Olarak, Özgürlükçü, Etik Estetik Toplum


”Kimse bize özgürlüğü öğretmemişti. Sadece özgürlük adına ölmeyi öğretmişlerdi.”
Svetlena Aleksiyeviç 

Teoriler ve doktrinler kaleme alındığı gün ve öncesini bağlayabilir. Tüm zamanları bağlayan bir teori olamaz. Böyle -aksi- bir iddiada bulunanlar aklını derhal dezenfekte etmeli, “fazlalık”larından arınmalıdır. Teorilerin yazıldığı günlerden sonraki rolü gerçeği bir sis perdesiyle gizlemektir. Bir teoriye biat etmekle kör olmak arasında fazla bir fark yoktur. Teoriler fazlasıyla onu kaleme alanlarla özdeş hâle gelirler. Şayet teori devrimsel önermelerde bulunuyorsa, onu ileri süren kişi en “büyük devrimci” ve “önder” oluverir. Önder-devrimci benim için sorunlu bir tanımlama… Zaten önderlik başlı başına problemli bir alan. Oysa bize gerekli olan öndersiz devrimlerdir. Şayet bir devrimden söz edilecekse doğaya bakılmalı, ondan esinlenmelidir. Kuşkusuz bir volkan patlaması, fırtına kopması, şimşek ya da deprem çok bileşenli öndersiz devrimlerdir. Bir mevsimi düşünün mesela; bir iklimin başka bir iklime hazırlanmasını… Böylesi bir devrime sadece bir unsurun önderlik etmesi anlaşılmazdır. Dolayısıyla devrimler, önderlerin/liderlerin icadı olacak bir şey değildir. Şayet böylesi bir vaka vuku bulmuşsa bile o gerçek bir devrim olmaktan uzaktır. Dahası, günün sonunda, bir “devrim” sırtını temsili yozlaşmaya, politik gericiliğe dayamışsa onun gideceği yer diktatörlüktür.

Devrimsel bir hareket gücünü sadece politik önder ya da teoriden değil, yaşamın ürettiği enerjiden ve zamanın ruhundan almalıdır. Burada önderler ya da liderler ancak tali önemde bir unsur olabilirler. Liderlerin birinci derecede, temel bir unsur olarak önem kazandığı hareketler gerçek bir devrim değil, diktatörlük üretir. Tarih şimdiye kadar bunları bize öğretmiş olmalı… Keza politik hareketler tarihinde, teori ve liderin devrimin başarısı ve yaşaması için olmazsa olmaz kabul edilmesi, özgürlük, etik ve estetik kaygıları görünmez kılar. Özgürlüğü*, etiği, estetiği tutumunun birinci koşulu yapmayan hareketler yenilmeliydi. Yenildi de…

Söz konusu ettiğim bu üç yaşam niteliğinin hükümetlerle arasının hiç de iyi olmadığını kaydedelim… En geniş halk kesimlerinin böylesi bir rol ayrışmasında tercihini özgürlükten, etikten, estetikten yana değil, lider ve teoriden yana kullanması manidardır. Bu tutum benim halka olan inancımı önemli ölçüde sarsmıştır. Böylesi bir halkın politik devrimlere yakın/yatkın olduğu açıktır. Ancak söze dahil ettiğim bu üç yaşam niteliğinin, politik devrimlerin vazgeçemediği başlıca üç yaşam niteliği olmadığını biliyoruz. Bu nedenle kendimi politik hareketlere uzak, sosyal hareketlere daha yakın bulmaktayım. Politik-yönetimci-merkezci -hiyerarşik devrimlere uzak, sosyal devrimlere yakın olduğum gibi… Bu öyle bir sosyal hareket (devrime tekabül eden) olmalı ki; özgürlüğü, etiği, estetiği yaşamın rutinini spontane bir ruh haline getirmiş olsun. Söze dahil edip içinde bulunabileceği sosyal hareketin böylesi bir toplumsallık üretmesi şahsen benim hedeflediğim bir şey…

Vasat bir halkı politik bir argüman olarak yüceltip fanatik bir biçimde savunmayı çok anlamlı bulmuyorum. Benim halk savunuculuğum, söze dahil ettiğim üç yaşam niteliğinin kitleleri oluşturan bireyler nezdinde bilinç açıklığıyla ve tüm derinliğiyle kavranmasına bağlıdır. Yoksa hakikati zorlayan, dar ufuklu halk kuyrukçuluğunun ne bir ideolojiye ne de onun hareketine bir katkısı olur. Zira bu temelde oluşturulan örgütler; kariyerizmi, küçük kıskançlıkları, yeni hiyerarşileri teşvik ettiği gibi, bireylerin tüm yaşam enerjisini de sınırlar.

İnsanlara bu kötülüğü yapan iktidar olma arzusudur. İktidarlar, kitlelerin güzel hedeflerini belirsiz bir uzaklığa ertelerler. Bununla da yetinmez, ona tutkun olanları ahlâksızlığın ve yozlaşmanın bataklığına gömerler. İktidar olmak demek, başkasında olmayan bir gücü ona karşı kullanmak demektir. Bu tutum özgürlüğe, etiğe, estetiğe karşı savaşmak demektir. İktidarı kullananların, muhafazakâr, liberal, sosyalist, komünist olmasına bakmaksızın bu böyledir.

İktidar sonuçla ilgilenir; bu nedenle, sonuca varmak için tüm araçlar mubahtır. Ancak şu da bir gerçektir ki, iyi ve güzel hedeflere böylesi rezilce yöntemlerle ulaşılamaz. Şunu açıkça söylemeden geçmeyelim ki, tüm politik tutumlar aynı kumaştan dokunurlar; “yönetmek” o kumaşın en temel ve belirleyici motifidir.

Tabii iktidarlar kitleleri kendilerine bağlamak için demokrasi ilüzyonuna sık sık başvurmaktadırlar. Demokrasinin; rengi, tonu, dozu, çözülmesi istenen soruna ve konjonktüre göre değişmektedir. Ama demokrasi, halkın -bir biçimde- sürekli kaybettiği illüzyonun bir diğer adıdır. Onun siyasal bir olgu olup, sosyal bir sınıfa dayanması, “illüzyon” tanımlamasının bir teoriden çıkarılıp bir gerçeğe dönüştürülmesinin ifadesidir. Dolayısıyla hâkim demokrasi paradigmasının kutsanacak bir yanı yoktur; örgüte, hiyerarşiye, partiye dayanır. Her türlü temsili kurum aracılığıyla halkın temsil yetkisini biriktirip/çalıp, iktidar üretir. Böylesi düzenlerde, nasıl ki sermaye çalınan emekten oluşuyorsa, iktidar da çalınan iradeden oluşur. Bu durum, bireyin, giderek toplumun özgürlüğünün çalınmasından başka nedir ki… Bu yapı; merkezci, devletçi, hiyerarşiktir; politiktir; temsile dayanmalıdır! Ancak özgürlükçüler[1], halkın kendi kendini yönetmesi anlamındaki doğrudan demokrasiye en saf haliyle sahip çıkarlar. Özgürlükçüler, temsili, merkeziyetçi demokrasinin politik yapısına anti-politik tutumla karşı çıkarlar. Söze dahil ettiğimiz anti-politik yapı, onlara küçük mahalle komünleri, konseyler, federasyonlar aracılığıyla ve rotasyona dayalı görevlendirme önerisiyle yanıt verir.

Halihazırdaki durum itibarıyla, askerin, polisin, silahın, savcının, yargıcın, cezanın, cezaevinin olduğu bir sistem ve bu sitemin ürettiği ahlâk-kültüründen özgürlükçü, etik, estetik bir toplum üremesi elbette beklenemez. Zira bu toplum, suçun ahlâk diye yutturulduğu bir toplumdur.

Yaklaşık iki yüzyıldır, toplumların -daha kolay- yöneltebilir olmaları için uluslara bölündüğü bir dünyada yaşamaktayız. Yeryüzündeki insanları yapay olarak birbirinden koparıp ayrı bir ulus-devlet yaratmak aynı zamanda bazı kesimlerin sömürülüp, bazı kesimlerin zenginleşmesi anlamına gelir. Daha sonra, “ulus”laşan toplumların anlamsız rekabeti, savaşların, kıyımların kaynağı olur. Bu nedenle, ulus denen kavramın bir kutsiyeti yoktur. Ulus, ırk, yurt, milliyetçilik, parlamento, bunlar iktidar kavramlarıdır. Asla halkın gerçek çıkarına kavramlar değildir. Etik ve estetik olan, yeryüzü insanlarının birbirinden koparılmasına gerekçe yaratmak değil, sınırlar ötesi kardeşliktir. Ancak özgürlükçüler, bir ulusun içinden çıkıp; kültürel, politik, coğrafi ya da baskı ve şiddet nedeniyle farklı bir ulus-devlet oluşturma taleplerine -ulus-devletlere muhalefetlerine rağmen- saygı duyarlar. Ama şunu da akıldan uzak tutmazlar: tüm uluslar kapitalizmden beslenir, dönüp tekrar onu beslerler. Hiçbir ulus-devlet bu döngünün dışında uzun süre kalamaz.

Savaş ve şiddet ulusların vazgeçemediği araçlardır. Ulusların en güvendiği kurumlar, şiddet tekelini elinde bulunduran ve şiddeti üreten kurumladır. Bürokrasi ve yargı. şiddete meşruluk kazandırmaya çalışırlar. Sırtını şiddete dayamadan var olan bir ulus, henüz ulus olamamıştır. Böylesi şiddet kültürüyle beslenmiş toplumların bireylerinin ruhsal hastalıklara ve bunalımlara düşmesinde şaşılacak bir şey yoktur. Özellikle de devletin şiddetini meşru gören bir ulus hastadır zaten. Hasta olan bir organizmada sağlıklı hücreler bile yaşayamaz. Bu nedenle özgürlükçüler, bu şiddet aygıtının bir parçası olmamak için vicdani ret hakkını savunurlar. Ve tabii ki, etik, estetik bir tutum olarak, bir şiddet ortamıyla yüz yüze geldiklerinde kendi savunma haklarını saklı tutmak şartıyla, pasifist eğilimlere daha yakındırlar. Zira şiddete ve şiddet araçlarına temelden karşıdırlar.

Keza özgürlükçüler, etik tutumlarının bir gereği olarak teknolojiyi de tamamen reddetmezler ama onun doğaya tâbi olmasını savunurlar. İstedikleri, sınırları doğa tarafından çizilmiş bir “gelişme” ve teknolojidir. İnsan merkezli bir uygarlığa karşıdırlar; tüm canlıların yaşam ve mutluluk hakkını savunurlar; canlı türünün köleleştirilmesi ve insana tâbi kılınmasına karşı çıkarlar. Hayvan kıyımını tümüyle reddeden vejetaryen ve veganların özgürlükçülerle içice olmasının nedeni budur. Nükleer santrallere karşı olmanın temelinde yatan da yine canlı doğaya tutku derecesindeki aşklarıdır.

Keza özgürlükçüler, kendi duygu, düşünce ve tutumlarını belirleyen etik, estetik kaygılarının bir sonucu olarak her türlü ayrımcılığa karşıdırlar. Bu temelde, insanlık içindeki en önemli ayrıcalıklardan biri olan cinsiyetçiliğe de karşıdırlar. Kadınlara ve LGTB bireylere uygulanan ayrımcılıkla mücadele varlık nedenlerinin başında gelir. Bu görüşe göre, evlilik, aile ve hatta namus kavramı cinsiyetçilik temelinde yükselir. Aileyi eleştirir ve onun yerine insanların gerçek gönüllü birliğini, özgür aşkı savunur. Bu nedenle geleneksel ahlâk ve kültürle çatışır. Bireysel tercihe saygıyı esas alır. Bir ilişkiyi ahlâki yapan şeyin, o ilişkinin, içten ve aşkla yapılıyor olmasında yattığını ileri sürer. İçtenlik, ve aşk dışındaki hiçbir kısıtlamayla kendini bağlamaz. Kadın ve erkeğin cinsellik temelli bu tür sevgileri ve arzuları sona ermişse, aynı şekilde hiçbir kısıtlamaya maruz kalmadan ayrılabilmelerini savunurlar. Hatta böylesi bir toplumda, insanların özgüvenleri öyle bir noktaya ulaşır ki, birbirlerini haberdar ederek, bir başkasıyla aşk da yaşayabilirler. Özgür aşk, baskı ve kısıtlamaya karşı olduğu gibi, aldatmaya ve yalana da karşıdır. Özgürlükçüler bu nedenle çarpık bir sorumluluk anlayışına sahip olan “ahlâkçıların” saldırısına uğrarlar. Özgürlüğü sorumsuzluk olarak anlamazlar tam tersine, tüm var oluşlara karşı kendilerini etik ve estetik temelli bir sorumlulukla bağlarlar. Özgürlükçülerin belki de en yüksek etik ilkesi budur.

Özgürlükçüler bugünün ve geleceğin insanının yetişmesinde özgür eğitimi savunurlar. Mülkiyetçi sistemin kendi ihtiyacı için kurguladığı zorunlu eğitime karşıdırlar. Geleneksel öğrenci-öğretmen ilişkisini reddederler. Öğretmenler, öğrenenlerin sadece arkadaşı ve yol göstericisidir. Bu eğitim yaklaşımı, öğretenlerin de öğrenenlerden bir şeyler öğrendiği bir işleyişe sahiptir. Özgür, eşitlikçi, rekabetten arınmış, sınavsız, dayanışmaya ağırlık veren bir öğrenim ortamı söz konusudur. Öğretenlerin ve öğrencilerin tüm etik, estetik algılarını yok eden, beyni felce uğratan kör inanç, efsane ve ritüellerin insanlara ne yaptığının çok iyi farkındadırlar. Özgürlükçü dediğimiz bu işleyiş, insana ve bireye saygılı, şefkati esas alan bir öğrenme sürecidir. Böylesi bir eğitim anlayışı kapitalizmin temeline konmuş dinamit gibidir. Bu nedenle hoş karşılanmaz.

Özgürlükçüler, etik, estetik bir toplum idealine ulaşmak için pek çok konuda Marksist tezlere katılırlar. Sınıf tahlilleri ve sömürü mekanizmanın işleyiş prensipleri konusunda benzer düşünceleri savunurlar. Ancak Marksistlerin otoriterliğine, kapitalizmi devlet mekanizmasını kullanarak aşma düşüncelerine, proletarya diktatörlüğüne, ilerlemeciliğe, rekabet düşüncesine karşıdırlar. Ekolojiye, kadına ve kadının doğasına gereken önemin verilmemesini eleştirirler.Unutulmamalıdır ki Marksizm de bir teoridir sonuçta. Eleştiriye açık olduğu oranda kendini yeniden üretebilecektir. Onun, tüm zamanları anlayan bir metin olarak görülmesi öncelikli olarak Marksizme kötülüktür. Bir şeyi eleştiriye kapamak, onu ölüme mahkûm etmekle aynı anlama gelir. Kendi kitlesini körleştirmektir. Ama şunu söylemden geçmeyelim ki, özgürlük fikri bir teori değildir, doğal bir olaydır.

Böylesi doğal bir olayın yol göstericiliğinde yürümeden, özgürlükçü, etik ve estetik bir topluma ulaşmanın başka bir yolunu bilmiyorum.


*Yukarıdaki yazıda anarşizm yerine “özgürlükçülük” kavramının kullandım. Bunun nedeni, farklı farklı anarşist akımların varlığıdır. Bunlardan herhangi birinin sözcüsü gibi görünmekten, içine düşmüş bulunabileceğim bir yanlışlıktan, onları muaf tutmak içindir. Ama tabii ki, söz konusu yazının büyük oranda anarşist tezlerden beslenmiş bir yazı olduğu açıktır.


Bunlarda ilginizi çekebilir...

Yoruma kapalı.