Bir Aşırı Şiddet Biçimi Olarak Borçlanma

“[ABD’de] uçak üretim şirketinde çalışan bir teknisyen, aralarında eşi ve çocuğunun da bulunduğu beş kişiyi sopayla katlettikten sonra, intihar etti…. Yakınları, [bir uçak üretim şirketinde çalışan teknisyenin] … son zamanlarda çok borçlandığını ve bunalıma girdiğini belirtiyorlar.” (Hürriyet, 29 Nisan 1998)[1]

Konya Seydişehir’de 500 bin lira borcu olan Ahmet Aydın, eşi ve kızını iple boğup bileğini keserek intihar etti. (Hürriyet, 26 Haziran 2013)[2]

“Tefeciden aldığı borcu ödeyemeyen müteahhit Abdullah Erdem kendisini intihardan vazgeçirmek isteyen polislere 13 el ateş ettikten sonra son kurşunu kafasına sıktı.” (Hürriyet, 11 Temmuz 2012[3]

Artık neredeyse gündelikleşen bu tür haberlere konu olan aşırı şiddet pratikleri, borçlanma karşısında yaşanan bireysel psikolojik yıkımın nasıl aile içi ve cinsiyetçi iktidar ilişkileriyle eklemlendiğinin trajik örnekleridir. Yaşayabilmek için borçlanmak zorunda kalan, borcunu muhtemelen tekrar borçlanarak çevirmeye çalıştıkça daha fazla borç batağına saplanan, bu süreçte kendine güvenini yitiren, çevresiyle ilişkileri giderek bozulan, sonunda borçlarını ödeyemez hale geldiğinde ise çaresizce bizzat borçlanmasının arkasında yatan nedenleri –yani kendisinin ve en yakınlarının yaşamlarını- yok etmeye girişen insanların tanıdık ve kan dondurucu hikayeleri bunlar. Tanıdık, zira günümüz dünyasında borçlanarak yaşamını sürdürmeye çalışmak genel bir varoluş durumu haline gelmiş durumda; kan dondurucu, zira insanın kendisinin ve yakınlarının canına kastetmesinin şiddeti karşısında dehşete düşüyoruz.

Bu tebliğ, Étienne Balibar’ın aşırı şiddetin tanımlanması, deneyimlenmesi ve sonuçları üzerine Şiddet ve Medenilik’te yaptığı tartışmadan yola çıkarak, borçlanmanın aşırı şiddet pratiklerini besleyen bir dinamik olmasının ötesinde, özellikle emekçi sınıfların borçlanması sözkonusu olduğunda kendisinin bir aşırı şiddet pratiğine dönüştüğünü ileri sürecektir. Bu savı desteklemek üzere, sonuçları itibariyle “finansal el koyma” olarak da tanımlanan (Lapavitzas, 2009: 135-6) borçlanma/borçlandırma pratiklerinin, kurbanlarının işbirliğiyle gerçekleştiği, bireyin fiziksel ve moral yıkımının koşullarını hazırladığı, direniş imkanlarını ortadan kaldırdığı ve tüm bu nedenlerle küresel bir önleyici karşı-devrim sürecine katkıda bulunduğu vurgulanacaktır. Borçlanma/borçlandırma ilişkisini aşırı şiddet bağlamında bu şekilde yeniden düşünmek, aşırı şiddetin kapitalist üretim ilişkilerine içkin bir olgu olduğunu ortaya koymanın yanısıra günümüz neoliberal kapitalizmi içinde, “siyaseti mümkün kılma siyaseti olarak medeniliğin” yapısal sınırlarına işaret etmemize de yardımcı olacaktır.

Kapitalist Piyasa Zoru, Para-Sermaye ve Bir Aşırı Şiddet Pratiği Olarak Borçlanma 

Bir aşırı şiddet pratiği olarak borçlanma/borçlandırma, öncelikle kapitalist piyasa zoru ile ilişkisi içinde içinde düşünülmelidir. Liberal kuramlar, piyasayı bireylerin özgür iradeleriyle kurulan ve kendiliğinden ve tarih-ötesi bir gerçekliğe sahip bir imkanlar alanı olarak tanımlarlar. Marksist yaklaşımlar açısından ise, kapitalist piyasa üretici kitlelerin üretim araçlarından devlet ve hakim sınıfların elbirliğiyle ve zor, baskı, şiddet ve kandırma yoluyla kopartıldığı tarihsel bir sürecin bir ürünüdür. Buradaki “tarihsel” ifadesi, hem İngiltere’den başlayarak Avrupa’da feodalizmden kapitalizme geçişin gerçekleştiği ve kabaca 14. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar süren somut bir tarihsel döneme (McNally, 1993: 5-42), hem de üretici kitlelerin üretim araçlarından zor yoluyla kopartılmasının kapitalist üretim ilişkileri içindeki sürekliliğine işaret etmek için kullanılmaktadır. Başka bir ifadeyle, kapitalist piyasa, başta toprak olmak üzere üretim araçlarından faydalanma imkanları zorla ellerinden alınan ve mülksüzleştirilen kitleler, yaşayabilmek için emek güçlerini para/ücret karşılığı meta olarak satışa çıkardıkları anda kurulur ve bu mülksüzlük halini sürekli kılacak siyasi, iktisadi ve toplumsal koşulların yeniden üretilmesiyle varlığını korur (Wood, 2003: 17-18).[4] Yaşayabilmek için emek-güçlerini para karşılığı satmaktan başka çaresi olmayan geniş emekçi kesimler için, kapitalist piyasa tam da bu nedenle bir özgürlük ve imkanlar alanı değil, bir zor ve zorunluluklar alanıdır.

Üretici kitlelerin üretim araçlarından zorla kopartılarak mülksüzleştirildikleri ve yaşamak için emek güçlerini satmaya zorlandıkları bu tarihsel süreç, kapitalist piyasanın açık şiddete başvurulmadan yeniden üretilmesinin, dolayısıyla da “medenileşmesinin” pratik koşullarını sağlar. Zira, bu süreç içinde emek gücünün metalaşması, emeğin kendi gücüne yabancılaşması ve bunun üzerine kurulan sermaye ilişkisinin genelleşmesi sınıflararası tahakküm ilişkilerini “şeyler” arası ilişkilere çevirip normalleştirir ve doğallaştırır. En basit biçimde ifade edecek olursak, emekçinin üretim süreci içinde sermaye sahibine sattığı emek gücü, sermaye döngüsü içinde sermaye ve para biçimini alarak emekçinin karşısına, ondan bağımsız, onun üzerinde iktidar kuran bir güç olarak çıkar. Emek ve sermaye arasındaki sömürü ilişkisinin, metalar arası değişim ilişkisi biçimini alarak normalleştiği bu süreç, kapitalizm öncesi toplumsal üretim ilişkilerinde eş zamanlı gerçekleşen artı-değere el konması anı ile el koyma koşullarını mümkün kılacak şiddet/zor kullanım anının kapitalizmde birbirinden ayrılmasını (Wood, 1995: 30) mümkün kılar. Kapitalizmde artı-değere tarafların özgür iradeleriyle dahil oldukları piyasa koşulları içinde el konulurken, kapitalist piyasanın içinde iş gördüğü hukuksal zemin devlet ve diğer siyasi, kültürel ilişkiler içinde garanti altına alınır. Sermaye-emek ilişkisinin burjuva hukukun çizdiği sınırların dışına çıkması durumunda devreye giren meşru açık şiddet kullanımı tarihsel olarak modern burjuva devlet tarafından düzenlenegelmiştir.  Kapitalizmde iktisadi ve siyasi alanların bu şekilde tarihsel olarak birbirinden ayrılması, piyasanın bir özgürlükler, imkanlar ve eşitlik alanı olarak kurgulanmasının ve sermaye ilişkisinin meşru yeniden üretiminin koşullarını sağlar.

Bonefeld tüm bu medenileşmiş biçimine rağmen, kimi Marksistler tarafından “sermayenin normal birikim” koşulları olarak tanımlanan bu sürece, sermayenin ilksel birikiminde yaşanan şiddetinin içkin olduğunu ileri sürer ve Benjamin’e referansla bunu şöyle ifade eder:

Sermayenin ilksel başlangıcının şiddeti, onun “medenileşmiş” eşitlik, özgürlük, serbestlik ve fayda biçimlerinin kurucu unsurudur. Bu biçimler, “eşitliğin” gerçek içeriğinin mülkiyet eşitsizliğinde eşitlik olduğunu gizlerler. Bunlar, ilk şiddetin tesis ettiği biçimlerdir, şiddetin medenileşmiş normal biçimleridir. (Bonefeld, 2002: 7)

İşsizlik ya da düşük ücretler nedeniyle temel geçim koşullarının garanti altına alınamadığı anlar, piyasa zoruna içkin şiddetin emekçiler açısından açığa çıktığı, görünür olduğu anlardır. Bu baskıyı erteleyerek hafifletmek, idare etmek adına başvurulan kredi ya da borç ilişkileri ise, kapitalist piyasa zorunun emekçi kesimler üzerinde, Balibar’ın tanımladığı şekliyle, “aşırı şiddet” olarak hissedilmesine neden olur. Zira, kapitalist piyasa zoru emekçi kesimler açısından gündelik ve sürekli bir baskı ve varoluş koşulu anlamına gelirken, borçlanma özellikle borç ödeme dönemlerinde, bu baskıyı faili belli açık bir saldırıya dönüştürür.

Borç ilişkisinin emek üzerinde yarattığı aşırı şiddeti daha ayrıntılı tartışmadan önce, kısaca kapitalist üretim ilişkileri içinde kredinin rolüne değinmek gerekmektedir, zira borçlanmanın sadece emekçi kesimler üzerinde değil, sermayedarlar üzerinde de disipline edici bir etkisi bulunmakta; kredi ilişkileri, genel olarak sermayenin toplumsal ilişkilerin bütünü üzerindeki tahakkümünü artırmaktadır.  Kısaca açmak gerekirse, sermaye döngüsü içinde para-sermaye, sermayenin en hareketli biçimine karşılık gelir. Yeri yurdu olmayan para-sermaye, üretken-sermaye açısından sözkonusu olan emekle dişe diş mücadele etme sıkıntısını taşımaz. Sermaye döngüsüne kredi olarak dahil olan biçimi, kredi alan kesimler üzerinde, daha etkin bir emek sömürüsü için baskı oluşturur. Zira, Holloway’in de vurguladığı gibi, kredi “gelecek üzerine bir kumardır” (Holloway, 1995: 17); kredi alan sermayedar gelecekte bunu geri ödeyebilecek düzeyde artı değere el koyacağını, emekçi ise, aldığı kredinin faizini geri ödemesini sağlayacak artı değeri üretip parasal karşılığını alacağını vaadetmektedir. Eğer bu başarılabilirse kumar, sermaye açısından faiz ve kâr elde edilerek kazanılmış olur; emekçi açısından ise, kredi ilişkisi ancak günü kurtaran, ancak bu arada sömürüyü de derinleştiren bir etki yaratır.

Clarke’a göre, kredi genişlemesi sermayeye, birikimin önündeki engelleri kaldırma mücadelesinde zaman ve gevşeme olanağı sağlar ve sermayenin aşırı birikim ve eşitsiz gelişme eğilimini güçlendirir. Kredi genişlemesinin sınırlarına ulaşıldığında, piyasanın geçici canlılığı da sona erecektir. Bu koşullar altında çok önemsiz bir gelişme bile bir krize neden olabilir. Ortaya çıktığında üretken sermayenin değersizleşmesine, üretken kapasitenin yok olmasına ve yedek emek ordusunun olağanüstü büyümesine, dolayısıyla da işsizliğe neden olan kriz, ancak kârlı birikim koşulları yeniden sağlandığında atlatılabilir (Clarke, 1990: 4602). Bu aşırı birikim-kredi-aşırı birikim-kriz döngüsü, sermayenin toplumsal ilişkiler üzerindeki tahakkümünü artırır ve sermaye ilişkisinin toplumsal hayatın giderek her boyutunu kapsayacak şekilde genişlemesine ve derinleşmesine neden olur.

Neoliberalizm, Finansal Serbestleşme ve Borçlanma

Neoliberal dönüşüm sürecinin uzantısı olarak, Kuzey ve Güney ülkelerinde 1980’lerden bu yana farklı içeriklerle, ancak eş zamanlı olarak hayata geçirilen finansal serbestleşme politikaları, kapitalist piyasanın bir zor ve zorunluluklar alanı olarak derinleşen yeniden üretimi için çok elverişli koşullar hazırlamıştır. Devletlerin, şirketlerin, kurumların ve emekçilerin artan oranda ve giderek karmaşıklaşan finansal piyasa enstrümanları yoluyla borçlanmalarını beraberinde getiren bu sürecin neden olduğu finansal, iktisadi ve siyasi krizler, 1990’lar boyunca bir ülkeden diğerine Güney ülkelerini, 2007’den itibaren ise ABD’deki eşik-altı ikincil konut kredileri piyasasında başgösteren finansal çöküşün ardından Kuzey ülkelerini ve dünyayı etkisi altına almıştır.

Finansal serbestleşme süreci ve borçluluk ilişkileri, neoliberal politikaların süreklilik ve yapısallık kazanmasında başından beri kritik bir rol oynamıştır. Neoliberal politikaların Güney ülkelerinde hayata geçirilmesi sürecinde, ilk başlarda daha yoğun ihtiyaç duyulan ve Özal gibi karizmatik liderler, askeri darbeler ya da IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası örgütler eliyle gerçekleştirilen iradi müdahalelere, finans piyasaları devletlerin, kurumların ve bireylerin bütçelerini çevirmelerinde vazgeçilmez hale geldikçe ihtiyaç duyulmamaya başlanmış, bu politikaların hayata geçirilmesi IMF, DB, AB gibi örgütlenmelerin ince ayarlarını gerektirmeye devam etse de, asıl finans piyasaları üzerinden ve kendiliğinden bir süreç içinde dayatılmaya başlamıştır.   

2008 krizinden sonra Marksistler de dahil pek çok görüşten yazar tarafından salt spekülasyon olarak değerlendirilen finansallaşmanın, günümüzde kapitalist üretim ilişkilerinin yeniden üretimi ve toplumsal ilişkilerin sermayenin tahakkümü altına girmesi açısından son derece somut sonuçları olmuştur. Finansallaşma bugün, sermayenin akışkanlığını, hareket kabiliyetini, emek ve devlet dahil siyasi ve toplumsal ilişkiler üzerindeki disiplinini artırmakta, bilgisayar ve bilişim sistemlerinde yeni teknolojileri özendirerek sermaye birikimine katkıda bulunmakta ve bir dünya para sisteminin yokluğunda sermayenin değerini koruma ve risklerini idare etme kaygılarına cevap oluşturmaktadır (Albo vd., 2010: 19, 121; Fine, 2010: 19; Bryan vd., 2009; Radice, taslak). Bu nedenle, finansal piyasalarda yaratılan itibarî sermayenin kumar içeren bir yönü varsa da, bu, toplumsal gerçeklikten tamamen kopuk, saf bir kumar değildir (Albo vd., 2010: 32). Birbirini besleyen pek çok nedenden kaynaklanan ve gerçek süreçlerden beslenen finansallaşmayı Radice (taslak), finansın finans dışı sektörlerden bağımsızlaşması olarak değil, bunlar arasında yeni bir ortak yaşam (symbiosis) kurulması olarak tanımlamaktadır.

Bir Aşırı-Şiddet Pratiği Olarak Emekçilerin Borçlanması

Emekçi kesimlerin artan borçlanması, günümüzde finansallaşmanın en önemli sonuçlarından biridir. Devletin neoliberal dönüşümü içinde refah devleti uygulamalarının gerilemesiyle sağlık, eğitim ve emeklilik harcamaları artan ve reel ücretleri eriyen emekçi kesimler, geçim koşullarını giderek daha fazla borçlanarak sağlama yoluna gitmişler, bu süreç bankaların kredi politikalarıyla da ayrıca desteklenmiştir.  Lapavitsas, 1980’lerden itibaren  finans piyasalarından borçlanma imkanları artan şirketlerin finansman ihtiyaçlarını giderek bankalardan değil bu piyasalardan karşılamaya başladığını, ellerindeki fonları bu nedenle pazarlamakta zorlanan bankaların gözlerini fakir hane halklarının küçük birikimlerine ve işçilerin ücretlerine diktiklerini vurgulamaktadır. Kredileri alanların, kredilerini ödeyemedikleri durumda evlerinin ve fiilen o zamana kadarki tüm birikimlerinin bankalara kalmasını Lapavitsas, finansal el koyma (financial expropriation) olarak tanımlamaktadır. Bankalar, ev fiyatlarındaki dalgalanmalara ve emekçi kesimlerin aldıkları kredileri ödeyememe riskine karşı, bu riskleri teminat kredileri yoluyla satışa sunmaya başladıklarında ise, günümüz krizinin önünü açan kontrolsüz finansallaşmanın önü açılmıştır (Lapavitsas, 2009: 135-6). Türkiye’den örnek verirsek, hanehalkı borçluluğunun hanehalklarının harcanabilir gelirlerine oranı 2003’te yüzde 7.5 iken, bu oran 2007’de yüzde 29.5’a çıkmıştır, aynı yıllar arasında kredi kartı ya da tüketici kredisi borçlarını ödeyemeyenlerin sayısı 5 kat artmıştır (Ergüneş, 2011: 239). Tüketici kredileri ve kredi kartları borçlarının GSMH’ya  oranı 2002’de yüzde 1.8 iken, 2012’de yüzde 18.7’ye fırlamıştır (Karaçimen, 2014: 4).

Balibar, Şiddet ve Medenilik adlı çalışmasında, “aşırı şiddet”in bireyin fiziksel ve moral yıkımının koşullarını hazırladığını, kurbanlarının işbirliğiyle gerçekleştiğini, direniş imkanlarını ortadan kaldırdığını ve tüm bu nedenlerle küresel bir önleyici karşı-devrim sürecine katkıda bulunduğunu ileri sürmektedir. Balibar’ın vurguladığı bu özellikler, borçlanma ilişkisini de bir aşırı şiddet pratiği olarak düşünmemize imkan vermektedir.       Borçlanma ilişkisinin bireylerin fiziksel ve moral yıkımının koşullarını hazırladığı savı, genel ve özel olmak üzere iki farklı düzeyde ele alınabilir. Genel düzeyde düşündüğümüzde, 1990’lardan günümüze neoliberal döneme damgasını vuran finansal krizler, ekonomisi çöküntüye uğrayan tüm ülkelerde özellikle emekçi kesimler üzerinde yıkıcı etkiler yaratmaktadır. 2007-8 krizi öncesi metafor olarak dillendirilen “finansal kitlesel imha silahları olarak türevler”in (Warren Buffet, alıntılayan Nesvetailova, 2004: 62) kriz sırasında ve sonrasında emekçilerin kitlesel olarak mülksüzleştirilmesine, işsiz kalmasına ve fakirleşmesine neden olarak gerçek bir kitlesel imha silahına dönüştüğünü ileri sürmek çok da abartılı olmayacaktır. Borçlanmanın tek tek bireylerde yarattığı yıkıcı etki ise, tebliğin başındaki alıntılarda da vurgulandığı gibi, bireyin doğrudan kendisi ve yakınlarının yaşamını hedef alır hale gelmiştir.[5] UNICEF 2000 tarihli bir raporunda, yapısal uyum programlarının – UNICEF bunu bu şekilde dile getirmese de, dolayısıyla bu programların uygulanmasının bir sonucu olarak ortaya çıkan finansal krizlerin- , Güney ülkelerinde yoksulluğu, işsizliği, artan eşitsizlikleri, stresi ve alkol kullanımını artırarak, toplumsal ve kadına karşı şiddeti beslediğini ileri sürmekte (UNICEF, 2000: 8), bireyin fiziksel ve moral yıkımını hazırlayan bu iki düzeyin nasıl birbirini beslediğini ortaya koymaktadır.

Balibar’ın Bauman’ın Yahudi soykırımının bizzat kurbanlarının da işbirliğiyle, yaşanan aşırı şiddetin sorumluluğunu onlara da yükleyecek şekilde gerçekleştirilmesi savına raferansla yaptığı tartışma da, borçlanma bağlamında yeniden düşünülebilir. Emekçilerin borçlanma yoluyla kendi yıkımlarını gönüllü olarak hazırlamalarının koşullarının, piyasanın kapitalizmde aldığı tarihsel biçim nedeniyle nesnel olarak hazırlandığı tebliğin başında tartışılmıştı. Borçlanma ilişkisi çerçevesinde burada özellikle vurgulanması gereken, son tahlilde sermayenin emekçiler üzerindeki tahakkümünü artıran ve ancak geçici bir rahatlama sağlayan borçlanma pratiklerinin, neoliberal yaklaşımlar tarafından özellikle özendirilmesi, hatta demokratikleşme sürecinin bir parçası olarak sunulmasıdır (Wray, 2011: 15). Türkiye’de, borsanın ilk faaliyete geçtiği ve yatırım yapanlara “mucizevi” getiriler sağladığı 1980’lerin sonunda bu sav, her türlü popüler kültür aracı kullanılarak sıkça dile getirilmişti. İlginç olan, yapısal uyum programlarının yıkıcı etkilerini tespit eden UNICEF raporunda dahi, ev içi şiddetin iktisadi nedenlerinin başında nakde ve krediye ulaşım imkansızlığının gösterilerek, bu demokratikleşme savının yeniden üretilmesidir (UNICEF, 2000: 7). Sonuçta, emekçi kesimleri borçlanma sürecine “kendi işbirlikleriyle” sürükleyen süreç hem kapitalist piyasanın sınıfsal biçimi içinde, hem de neoliberal söylemler eşliğinde şekillenmektedir.       Emekçilerin borçlanması, Balibar’ın tezlerine uygun olarak, direniş imkanlarını ortadan kaldırmakta, dolayısıyla da küresel bir önleyici karşı-devrim sürecine katkıda bulunmaktadır. Zira borçlarını geri ödeyebilme koşulları sermaye birikiminin “istikrarlı” bir şekilde devam etmesini sağlayacak piyasa” koşullarına bağlı olan emekçiler, toplumsal, siyasi ve iktisadi gelişmeleri giderek küresel piyasa aktörlerinin gözünden izlemeye ve yorumlamaya başlamaktadırlar. Radice (taslak) bu durumun emekçileri  “kendi kendilerini sermayeci bir mantıkla sömüren girişimci yurttaşlara” dönüştürdüğünü ileri sürmektedir. Bu yorumu paylaşan Bryan, Martin ve Rafferty (2009: 462-3) ise, finansallaşma  yoluyla emeğin ve sermayenin yeniden üretim süreçlerinin birbirine her zamankinden daha bağımlı hale geldiğini ve sermayenin bu durumun beraberinde getirdiği riskleri finansal cehaleti azaltma projeleri ile idare etmeye çalıştığına dikkat çekmektedirler.

Borçlamaya Karşı Karşı-Şiddet Stratejileri 

Borçlanmanın aşırı şiddet olarak yeniden üretimi, kapitalizmde siyasi alandan ayrı bir gerçeklik olarak kurulan ve iktisadi bir kendiliğindenliği olduğu varsayılan kapitalist piyasa ilişkileri içinde gerçekleşmektedir. Balibar’ın savları üzerinden düşünürsek, borçlanmanın aşırı şiddeti sadece siyaseti imkansız hale getirmemekte, daha da önemlisi bizzat iktisadi ilişkilerin siyasetdışılaştırılmasından gücünü almaktadır. Bu nedenle, borçlanmaya karşı geliştirilebilecek en önemli karşı-şiddet stratejisi, iktisatın siyasileştirilmesi, iktisat-siyaset ayrımının gizlediği sınıfsal tahakküm ilişkilerinin açığa çıkartılmasıdır. 2008 krizine cevaben başta ABD olmak üzere pek çok ülkede, “batmasına izin verilemeyecek kadar büyük” finansal şirketlerin, devlet borçlanmasının palazlanması pahasına kurtarılması, dolayısıyla şirket zararlarının toplumsallaştırılması,  kurtarma stratejilerinin arkasında yatan sınıfsal tercihleri gözönüne serdiği ölçüde, bu konuda işimizi bir miktar kolaylaştırmış görünüyor. Ancak, kapitalizmde iktisat-siyaset ayrımı salt ideolojik bir yanılsama değil, sermaye ilişkisini kuran tarihsel bir pratik olduğundan, borçlanmaya karşı geliştirilecek karşı şiddet stratejilerinin, ideolojik karşı çıkışlarla sınırlı olmayan çok boyutlu kapitalizm karşıtı mücadelelere eklemlenmesi gerekmektedir.

Not: Bu yazı, Sayın Doç. Dr. Pınar Bedirhanoğlu‘nun, 7-10 Mayıs 2014 tarihinde Etienne Balibar’ın Şiddet ve Medenilik başlıklı kitabının yayınlanmasını takiben İstanbul’da düzenlenen bir konferansta sunduğu tebliğidir. Güncelliği nedeniyle yeniden yayımlıyoruz.


References

Albo, Greg, Sam Gindin ve Leo Panitch (2010) In and Out of  Crisis: The Global Financial Meltdown and Left Alternatives, PM Press.

Balibar, Étienne (2009) “Violence and Civility: On the Limits of Political Anthropology”, differences: A Journal of Feminist Cultural Studies, Translated by Stephanie Bundy, 9-34.

Bonefeld, Werner (2002) “History and Social Constitution: Primitive Accumulation is not Primitive”, The Commoner, http://www.commoner.org.uk/debbonefeld01.pdf

Bryan, Dick, Randy Martin ve Mike Rafferty (2009) “Finanacialization and Marx: Giving Labour and Capital a Financial Makeover”, Review of Radical Political Economics, Cilt 41, Sayı 4, 458-472.

Clarke, Simon (1990) “The Marxist Theory of Overaccumulation and Crisis”, Science and Society, Cilt 54, Sayı 4, 442-67.

Ergüneş, Nuray (2012) “Global Integration of Middle-Income Developing Countries in the Era of Financialisation: The Case of Turkey” in Costas Lapavitsas (ed.) Financialisation in Crisis, Historical Materialism Book Series, Leiden, Boston, Brill, 217-242.

Fine, Ben (2010) “Neoliberalism as Financialisation” Alfredo Saad-Filho ve Galip Yalman (der.) Economic Transitions to Neoliberalism in Middle-Income Countries Policy Dilemmas, Crises,  Mass Resistance içinde, Londra, Routledge, 11-23.

Harvey, David (2004) “The ‘New” Imperialism: Accumulation by Dispossession” in Leo Panitch and Colin Leys (eds.) Socialist Register 2004: The New Imperial Challenge, The Merlin Press, London, 63-87.

Holloway, J. (1995) “The Abyss Opens: The Rise and Fall of Keynesianism” in W.Bonefeld and J.Holloway (eds.), Global Capital, National State and the Politics of Money, St.Martin’s Press, 7-33.

Karaçimen, Elif (2014) “Financialisation in Turkey: The Case of Consumer Credit”, Journal of Balkan and Near Eastern Studies (forthcoming).

Lapavitsas, Costas (2009) “Financialised Capitalism: Crisis and Financial Expropriation”, Historical Materialism, Vol.17, No.2, 114-148.

Littwin, Angela K. (2012) “Coerced Debt: The Role of Consumer Credit in Domestic Violence” California Law Review, Vol. 100, pp. 1-74.

McNally, D. (1993) “Origins of Capitalism and the Market” in D.McNally, Against the Market, London and New York, Verso, 5-42.

Radice, Hugo (taslak) “Understanding Neoliberalism: Finance and the Dynamics of Global Capitalism in the Present Crisis”, https://www.sussex.ac.uk/webteam/gateway/ file.php?name=h-radice&site=12.

UNICEF (2000) “Domestic Violence against Women and Girls”, Innocenti Digesti, No.6, http://www.hawaii.edu/hivandaids/Domestic Violence Against Women and Girls.pdf

Wood, Ellen M. (2003) “The Detachment of Economic Power” in E.M.Wood, Empire of Capital, London and New York, Verso, 9-25.

Wood, Ellen M. (1995) “The Separation of the ‘Economic’ and the ‘Political’ in Capitalism” in E.M.Wood, Democracy against Capitalism, Cambridge, Cambridge University Press, 1948.

Wray, L.Randall (2011) “Minsky’s Money Manager Capitalism and the Global Financial Crisis”,  International Journal of Political Economy, Vol.40. No.2, 5-20.


[1]Amerikalının Borç Cinneti”, Hürriyet, 29.4.1998,

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/ShowNew.aspx?id=16398.

[2] “500 bin Liralık Borç Cinneti”, Hürriyet, 26.6.2013, http://www.hurriyet.com.tr/gundem/23587246.asp

[3] “Son Kurşunu Kafasına Sıktı.” Hürriyet, 11.7.2012, http://www.hurriyet.com.tr/ankara/20954861.asp.

[4] İlksel birikimin kapitalizm içinde sürekliliğini vurgulayan diğer bir örnek için bknz. Bonefeld, 2002. Harvey’nin (2004) “mülksüzleştirerek birikim” kavramı aynı bakış açısının bir başka tarihsel yorumu olarak düşünülebilir.

[5] Benzer bir yorum için bknz. Wray, 2011: 15.

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları