Afganistan Gerçekleri

Mehmet Polat


Afganistan gerçeği binlerce kilometre uzakta olsa da bilgisi kuyunun dibinde değil, elimizin altında. Aklımızı burjuva ideolojilerine teslim etmedikçe ulaşmamız zor olmayacaktır. Sonuçta fikirler yalnızca konuları hakkında bilgi vermiyor, farkında olarak ya da olmayarak, dile getirildikleri koşullarla ilgili ipuçları da taşıyor. Afganistan hakkında bilgi edindikçe fikirler arası yaklaşım farklarını, hangi konumdan ifade edildiklerini, kime karşı ve kimden yana olduklarını görmemiz kolaylaşıyor. Bu yazıda Afganistan’a, orayı konu edinenlerin gerçekleri içinden bakmaya çalışıyoruz.  Şu örnekle başlamak uygun görünüyor:

Laikçilik taraftarları bir süredir Afganistan Merkez Bankası Başkanlığına atanan Hacı Muhammed İdris’le, medrese dışında öğrenim görmediği ve ekonomi eğitimi almadığı için “ekonomiyi bu mu yönetecek” diye dalga geçiyor. İşin tuhaf yanı, acınacak hallerine bakmayan reformist solcular da buna katılıyor. Böylece dünyayı nasıl gördükleri ve anladıklarının somut örneğini veriyorlar.

Küba devrimi sonrası belinde silahıyla merkez bankasını yöneten ve maliye bakanlığı yapan Che Guevara da, gerçi tıp doktoruydu ama sonuç olarak ekonomi eğitimi almamıştı. Şimdi “aynı şey değil, o Marksistti” diye itiraz edilebilir. Zaten sorun da buradan kaynaklanıyor. Marks emek-değer teorisini ortaya koyup değerin kaynağını açıklayana kadar ekonomi politik bir bilim dalı değil, ideolojiden ibaretti. Çünkü bütün tezleri karşılığı ödenmemiş emeği gizleyerek, sömürüyü olağanlaştırmaya hizmet ediyordu. Nitekim bugün okullarda okutulan ekonomi dersleri her ne kadar matematik ve istatistik bilgileriyle şişirilse de hâlâ bir ideolojidir. Bu derslerde birer asalak olan bankacı, bürokrat, borsacı, fabrikatör, büyük toprak sahibi, spekülatör ve burjuva aydınlarının sömürüden nasıl pay alacağı öğretilir. Mezunları maazallah bir ülke ekonomisinin başına geçse yoksulları soymak ve burjuvaziye hizmetten ötesini düşünmez. (Tersini yapmaya kalkışanın kaderi Varufakis’inkinden daha iyi olmaz.[1]) Nitekim balyaladığı paraları döke saça kaçan Afganistan eski devlet başkanı Eşref Gani de Dünya Bankası uzmanı ve önceki hükümette maliye bakanlığı yapmış biriydi.[2] Türkiye’de yıllardır uygulanan ekonomi politikalarını planlayan Turgut Özal ve Kemal Derviş de benzer biçimde Dünya Bankası’ndan gelme, ekonomi uzmanı, iyi eğitimli kişilerdi. Peki, laikçiler ve peşlerinden giden reformist solcular bunları bilmeden mi konuşuyor?

Elbette biliyorlar ama “dindar” burjuvazinin karşısına “laik” burjuvazinin sözcüleri olarak çıktıklarından olayları “din-bilim” ikilemi içinde ele almak işlerine geliyor. Bu yüzden yalnızca ekonomiyi değil, toplumun tamamını görünüş, eğitim ve davranışları batılılar gibi olanlar yönetsin istiyorlar. Burjuvazinin ayrıcalıklı konumundan yana tavır alıp yöneticiliği “yüksek bilim” gerektiren zor bir meslek gibi gösteriyorlar. Reformist solcular ise aşamalı devrim anlayışı çerçevesinde Aydınlanmacılığı Marksizm’in ve liberalizmi sosyalizmin bir alt basamağı gibi gördüklerinden, laikçileri izliyorlar. Afganistan’la ilgili değerlendirmelerde dile getirilen bu tür fikirlerin ideolojik girdisini oluşturan bazı düşünce kalıpları üzerinde kısaca duralım.

Din

Taliban’ın iktidara gelişi Afganistan tarihi çerçevesinde değil, Türkiye’deki laikçi-dinci kutuplaşması çerçevesinde ve siyasi gerçeğin devrimci dönüşümünden uzak bir biçimde ele alınıyor. Bu eleştirilmesi gereken bir ideolojik bakış açısıdır.

Din, tanrı inancına dayalı düşünce ve davranışlardan oluşur. İnanç, geçerliliği tartışılamayan bir düşünce biçimidir. Yalnızca dine ait değildir, varlığı kanıtlanamadığı halde sonsuzluğa, geleceğin daha iyi (ya da kötü) olacağına, olanaklar tükense bile bir işi yapmaya devam etmenin sonuç vereceği gibi şeylere de inanırız. Bu yüzden dinin gerçeğini inancın özelliklerinde değil, taşıyıcılarının toplumsal varoluş koşullarında aramamız gerekir. Çünkü dinsel söylemler değişmese bile yorumu sarayda ya da kulübede yaşayana göre değişir. Toplumsal yaşamın somut çelişkileri dini sürekli aşındırıp kendine uymaya zorlar. Dolayısıyla din yalnızca inanç vaaz etmekle yetinemez, herkesi kendine hizmet eder halde tutmak için, günlük yaşamda yapılması gerekenleri açıklayan bir dünya görüşü işlevi de yerine getirir. Bu amaçla zorunlu, serbest ve yasak davranışların yanı sıra ödül ve cezaları içeren uzun bir listeyi sürekli hatırlatır. Bunlara uyulmasını sağlamak için, kendi hiyerarşisi ve işbölümü olan bir din görevlileri ordusu istihdam eder. Dua karın doyurmayacağına göre, ordunun somut gereksinimlerinin karşılanması da din çerçevesinde çözülmesi gereken bir sorundur. Din, bu doğrultuda, görevlileri hem kendi içinde ve hem de toplumla ilişkileri çerçevesinde; birincisi gereksinimlerin karşılanacağı ve ikincisi ibadetin düzenli olarak süreceği biçimde bir araya getiren, bir ideoloji rolü oynar. Böylece hiyerarşinin tepesindekiyle dibindeki ortak amaçlar doğrultusunda, belli sınırlar içinde ve aynı kimlik altında bir araya gelerek, toplumsal roller üstlenebilecek öznelere dönüşürler. Tarikat, cemaat, mezhep gibi topluluklar bunların ifadeleridirler. Söylemlerinin din üzerine olması hiçbir şeyi değiştirmez, varoluş biçimleri herhangi bir topluluktan farksızdır. Ekonomik bir dayanak ve siyasi amaç arasında hareket eden, ideolojilerin biçimlendirdiği bir topluluktan ibarettirler.

İdeolojiler bir gerçeklik içinde, özneler tarafından aktarılarak yeni özneler oluşturulması yoluyla yayılıyor. Burada unutulmaması gereken ideolojilerin yalnızca düşünceler üzerinden aktarılmadığı, davranışlar ve somut örneklerin de işleyişin bir parçası olduğudur. Zaten ideoloji birleştirici rolünü, bireylerin bu örnekleri karşılıklı olarak birbirlerinde görmeleri ya da görebilecekleri yerlerde topluca bulunmaları sırasında oynuyor. Çünkü ideolojiler bilincimizi bilim gibi bilgi vererek değil, davranışlarımızı yönlendirerek etkiliyor. Örneğin belirsizlikler dünyasında bir cemaate katılmak, gevşek toplumsal yapı karşısında bireyin güç ve güvence hissetmesini sağlıyor. Karşılığında cemaat de bunu hissettirmek için herkesin görebileceği bazı davranışlarda bulunuyor.

İnanç ideolojik bir düşünce biçimidir ama kitleleri bir araya getiren dinsel ideolojiler inançtan ibaret değildir, birçok maddî öğe ve bunlara ilişkin söylemlerden oluşur. Bu yüzden çoğu Aydınlanmacının sandığının tersine dine bağlılık  “cehalet, cennet hayali” gibi soyut nedenlerle değil, yaşanılan zorlukları azaltmak misali somut çıkarlarla ilintilidir. Din de diğer ideolojiler gibi üretim ilişkileri temelinde, sınıf mücadelesi koşullarında, ideolojik aygıt rolü oynayan mezhep, medrese, tarikat ibadethane gibi kurumlar aracılığıyla ve inananların benimsemesiyle yayılıyor. İdeolojik aygıtın tartışma ve yorumlara yer vermesi, inancın benimsenmesini kolaylaştırıyor. Afganistan’da olan da budur.

Laikçilik

Laikçiler Taliban’ın kılık kıyafetine, kadınlara davranışına ve söylemlerine bakarak “gerici” olduğunu saptıyor. Bu, gerçeği yansıtır gibi görünen aldatıcı bir fikirdir. Çünkü konuyu Afganistan tarihi ve toplum gerçeği yerine ‘dinin özünün inanç olduğu, inancın tartışılmazlığı yüzünden değişmediği ve Taliban’ın yüzyıllardır tekrarlanan dinsel söylemlerin gereklerini yerine getirdiği’ gibi varsayımlara dayanır. Böyle bir akıl yürütmenin iki nedenden geçersiz olduğunu söyleyebiliriz:

İlkin dini somut varoluş koşullarının değil, inançtan kaynaklı olarak kendi kendinin belirlediği ileri sürülüyor. Bu özcü bir anlayıştır. İkincisi, bu bakış açısı tarihselci bir yaklaşım olması nedeniyle de yanıltıcıdır. Şöyle açıklayabiliriz; toplumda belirleyici olan gerçek yaşamın yeniden üretimi olduğuna ve toplumsal olgular bu çerçevede değiştiğine göre, eğer bazı şeyler değişmiyorsa bunu da yine yaşanan değişimin özel bir biçimi olarak anlamak gerekir. Değişim mutlaktır ve bir olgunun sürekliliğini anlamak için nasıl yeniden üretildiğine bakılmalıdır. Dolayısıyla din benzeri kimi olgular bazı yanlarıyla eskiden beri aynı görünseler de bunun açıklaması dünden bugüne doğru gelerek değil, bugün temel alınarak yapılmalıdır.[3] Bugünü anlayan dünü de anlar. Dini tarihselci bir yaklaşımla ele almak, somut durumdaki başka olguları anlamayı da zorlaştırır.

Dinsel ideolojiyi inanca eşitlemenin ilginç bir yanı var: Laikçiler dinin özünün inanca dayandığı için değişmeyeceğini söylerken tıpkı selefiler gibi akıl yürütüyorlar. Çünkü selefiler de dinin inanç olduğunu ve değiştirilmemesi gerektiğini düşündükleri için başlangıç metinlerini dogmatik biçimde savunuyorlar. Ancak katılıkları yüzünden yaygın kabul görmüyorlar. Selefiler ve laikçilerin bu tutumu aynı paranın farklı yüzlerini oluşturur gibidir.

İlericilik, gericilik ve bir burjuva ideolojisi olarak Aydınlanmacılık

Toplumsal bir olguyu eğer tarihsel gelişmeye uygunsa “ilerici”, değilse “gerici” sıfatıyla anıyoruz. Tarih, üretici güçler-üretim ilişkileri çelişkisi doğrultusunda ilerler. Bazen geri dönüşlü ve inişli çıkışlı seyir izlese de ilerleme kuraldır. Çünkü insanlar da tüm canlılar gibi hep daha az enerji harcayarak ve daha kolay yaşamaya çalışıyor. Bu da üretici güçleri düzenli biçimde geliştirmelerinin nesnel temelini oluşturuyor. Taliban bu temeldeki faaliyetlerini emperyalizmin çizdiği sınırlar içinde sürdürdüğü için gericidir. Ve bu ifade  “Taliban’ı CIA, Pakistan istihbaratı kurdu” misali anlaşılmamalıdır; kapitalizmin organik yapısı içinde sermayeyi ve Afganistan orta sınıflarını temsil eden güçler arası bir ilişkidir. Ayrıca bir örgütü kim kurmuş olursa olsun, milyonlarca insanın hareket halinde olduğu bir olguyu toplumun işleyiş yasalarının bilgisi içinde ele almalıyız.

Çağımızda gericilik=emperyalizmdir. Tarihsel ilerleme sürecinde üretici güçlerin gelişiminin üretim ilişkilerini değiştirmesi kaçınılmazdır. “Üretim ilişkileri” olarak yapılan tanım, üretici güçlerin dışındaki bir durumu ifade etmez; bunlar aynı zamanda üretici güçlerin gelişme biçimleridirler.[4] Dolayısıyla üretici güçler, yeni üretim araçları (mekân, alet, bilgi, sermaye, hammadde) geliştirilmesi sonucu atılım yaptığı zaman, daha az ürün elde etmeye olanak veren eski üretim araçlarının kullanımı doğal olarak azalır. Eski üretim aracı sahiplerinin bazıları değişime ayak uydurarak reformcu davranır ve ellerindeki araçları yenilerken, bazıları tutucu davranıp gelişmeye karşı koyarlar. Tarihsel gelişmenin yol açtığı bu tür sorunlar, egemen sınıf içinde çalkantılara yol açar. Siyasi iktidar, sınıfın genel çıkarları adına tarihsel gelişmeyle birlikte egemenler arası çelişkileri de yönetmekle yükümlüdür. Dünyada üretim araçları özel mülkiyet altında, kapitalistler arası kıyasıya rekabet yaşanıyor ve yapısal kriz nedeniyle kâr oranlarının gözetilmesi gerekiyorken; siyasi iktidarlar tarihsel gelişimi keyiflerine göre yönetemezler. Bugün üretici güçlerin özgürce gelişmesi kapitalizmin mezar kazıcılarına yaradığı için yalnızca finans oligarşisinin çıkarlarına uygun değişimlere izin veriliyor. Kapitalist ülkelerde bu doğrultuda neler yapılması gerektiği G7, Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası, IMF vb. küresel sermayenin öncü örgütleri tarafından kararlaştırılarak duyuruluyor. Bunları kabul edip destekleyen bütün toplumsal yapılar görünüşlerine ve söylemlerine bakılmaksızın, nesnel olarak gericidirler.

Ama laikçiler bir burjuva ideolojisi olan Aydınlanmacılık doğrultusunda gericiliğin hâlâ Fransız Devrimi’ndeki gibi feodalizmden kaynaklandığını düşündüklerinden dini feodal bir kalıntı olarak görür ve bu nedenle gerici olarak nitelendirirler. Aydınlanmacılık kısaca, genel olarak dine karşı, genel olarak bilimden yana olmak demektir. Gerekçesi inancın tartışılmazlığı nedeniyle dinin tutucu ve baskıcı olması, buna karşılık bilimsel bilgilerin doğruluğu her zaman tartışılabildiği için yeniliklere açık, özgürlükçü olmasıdır.

Ne var ki Aydınlanmacılar şunu unutur: Gerçek hayatta din, bilim ya da başka herhangi bir şey “genel olarak” var olmaz; bu ancak soyutlama düzeyinde mümkündür. Gerçek hayatta soyut din ve bilimle değil, her zaman belli kişilerin taşıdığı din, bilim vb. düşüncelerle ve bunların üretildiği kurumlar, uygulandığı alanlar, bu sırada yapılan davranış biçimleriyle karşılaşırız. Bu nedenle bilimden yana olmak, gerçekten bilimi savunmak anlamına gelmez; bu yalnızca “bilimsever” bir ideolojiyi dile getirmektir. Çünkü bir tane bilim değil, evrenin farklı hareketlerinin yasalarını konu edinen çeşitli bilimler vardır.[5] Bilimsel bilgiler ancak teorik düzeyde, buna uygun ortamlarda, bilimsel tezler karşılaştırılarak tartışılır ve savunulur. Herkesin bilgiye eşit ve özgürce ulaşamadığı ya da bunun için istek göstermediği ortamlarda bilim-din tartışması açmak ancak din ideolojisini körükler.

Bilim elbette zorla yasaklanabilir ve buna karşı mücadele edilmelidir. Ama durdurulamayacağı da bilinmelidir. Bilim, doğanın bir parçası olarak yaşarken karşılaştığımız sorunlara yine doğanın işleyiş yasalarını inceleyerek çözümler üretir. Dindarlar da aynı doğanın içinde yaşadıkları sürece, bilimin çözümlerini er geç kabul ederler. Sonuç olarak din-bilim ikiliğinin iki yanında da ideoloji vardır. Somut koşullardaki bir dinci-laikçi çatışması eğer cehalet yüzünden değilse, bu ideolojiler altında birleşenlerin ekonomik ve siyasi çelişkilerinin sonucudur. Burjuvazi bu çatışmayı körükleyerek ezilenleri bölmeyi amaçlar.

Emperyalizmin tarihsel gelişmeyi engellemesi

Bilindiği üzere din üstyapıya ait ve emperyalizmin üretici güçlerin gelişimine yol verdiği ölçüde, tarihsel bakımdan değişmesi kaçınılmaz. Sorun, emperyalizmin ne ölçüde yol vereceğinde. Finans oligarşisi, kapitalizmin kriz dinamiğini arttırdığı gerekçesiyle tarihsel gelişimin önünü tıkıyor. Siyasi iktidarları satın alarak, işbirliğine zorlayarak, karşı çıkanları yok etmeye çalışarak ve bu amaçla küresel ölçekte ideolojik hegemonya kurarak, toplumların üstyapılarını denetim altına alıp tarihsel gelişmeyi çıkarlarına göre yönlendirmek istiyor. Amacına uygun düşen tüm siyasi güçlerle ortak hareket ediyor. İşbirlikçilerinin, bölgeleri dışına taşıp küresel dengeleri kendi başlarına etkilemelerine izin vermiyor. Bu yüzden IŞİD ve El Kaide gibi küresel amaçlar güdenleri düşman ilan ederken, ülkesiyle sınırlı kalan Taliban gibilere iyimser gözle bakıyor. Siyasal değişimlerin tarihsel gelişmeyi yansıtması gerektiğini düşünenler bu durumu anlamakta zorlanıyor ve gerici bir yapının, ABD gibi modern bir devletle ilişkisini açıklayamıyorlar. Bunun sonucu, emperyalizmi olduğundan daha güçlü gösteren komplo teorileri üretiyor ve adı geçen dinci yapıları ABD’nin yaratıp dünyayı yönetmek için kullandığını öne sürüyorlar.

Kapitalistler karşılığı ödenmemiş emeğe el koyabildiği sürece sömürünün kaynağının ücretli emek mi, köylülük mü, köle emeği mi olduğu ya da elde edilen değerin üretimden mi yoksa yağma ve haraçtan mı geldiği önemli değildir. Sömürüye olanak tanıyan bir üstyapı kurumuna toplum rıza gösteriyorsa, niteliği ne olursa olsun emperyalizm tarafından korunur ve desteklenir. Bu gibi nedenlerle ilericiliği-gericiliği saptamak için üstyapı öğelerine değil, maddî yaşamın somut koşullarda nasıl yeniden üretildiğine bakmalıyız. Bu çerçevede kimi zaman tarihsel bakımdan gerici olanın siyasi bakımdan ilerici rol oynadığını ya da tersini görmemiz mümkün olur. Kaldı ki emperyalizm kendisiyle tutarlı olması beklenecek bir özne değildir, tekel ve rekabetin iç içe geçtiği bir dünya düzenidir.[6] Bir emperyalist gücün yaptığını diğeri bozarak, küresel kapitalist hiyerarşinin alt basamaklarındaki siyasi iktidarlara ya da emperyalizm karşıtlarına çeşitli fırsatlar sunabilir.

Taliban’ın dayanağı

Sünni İslam’ın biri Mısır (El Ezher), diğeri Hint Alt Kıtası (Aligarh ve Deoband) olmak üzere iki önemli kaynağı var.  Afganistan’da dinin gelişiminde geleneksel olarak Hint Alt Kıtası, yakın dönemde ise Mısır etkisi görülüyor. Afganistan özelinde dinin toplumsal varoluş koşullarını son 200 yılda geçen İngiliz sömürgeciliğine karşı mücadeleler, Ekim Devrimi’nin Orta Asya’daki etkisi, Pakistan-Hindistan ayrışması, Soğuk Savaş, Sovyet işgali, ABD-NATO işgali, ülkede hiç eksilmeyen iktidar çatışmalarının belirlediği söylenebilir.

Toplumsal yaşamda Müslümanlığa özel önem verilmesi, 1857’de İngiliz sömürgeciliğinin simgesi olan “Doğu Hindistan Şirketine” karşı ayaklanmanın yenilmesinden sonra başlıyor. Müslüman-Hindu işbirliğiyle gerçekleşen ayaklanma eziliyor ve Müslümanlar bundan bazı dersler çıkartıyorlar. Bir bölümü sömürgecilerle uyum içinde yaşayıp uzlaşmacı davranmayı savunurken, bazıları yaraları sarıp mücadeleye devam etmeyi düşünüyor. İki eğilimin karışımı olarak, dinin ve batının ilminin iyi öğrenilmesi gerektiği sonucuna varıyorlar. Çünkü İngilizlerin 19. yüzyıldan itibaren yaygınlaştırdıkları modern okullar karşısında, 11. yüzyıldan beri din eğitimi veren medreseler gerilemiştir. Ayrıca İngilizler Müslümanlar arasında yaygın olan Farsça ve Urducayı yasaklamış, birlikte ayaklandıkları Hindularla yakınlaşmalarını engellemişlerdir. Böylece Müslümanlar kolay ezilebilecek cahil bir kitleye dönüşürler. Bu süreçte sömürgecilerle uyumlu yaşamaktan yana olan Seyyid Ahmed Han öncülüğünde Aligarh hareketi başlar. Buna uygun olarak bilim ağırlıklı din eğitimi verilen okullar açılır. Ahmed Han bilimde eğitim dilinin İngilizce, dinde Arapça olmasını savunur.[7] Bu çabalarından dolayı da kendisine Kraliçe tarafından “Sir” unvanı verilir. Ancak İngilizlerle bir arada yaşamaya karşı olanlar hareketten ayrılır ve din eğitiminin ağır bastığı kendi medreselerini kurarlar. Yeni Delhi yakınlarındaki Deoband kasabasında 1867’de,  “Dar’ul Ulum’i İslâmi” adlı bu medrese, yaygın olarak kurulduğu yerin adıyla anılır. Hindistan’ın çeşitli yerlerinde şubeler açar ve zamanla bugünkü Pakistan-Afganistan sınırında yoğunlaşır. Nedeni, İngilizlerin 1893’te “Durand Hattı”nı Afganistan yönetimine kabul ettirerek Peştun halkını ikiye bölmesine duyulan tepkilerdir. Peştunlar, İngilizlere karşı olan Deoband geleneğini benimser ve gençlerini bu medreselere gönderirler.

Deoband geleneği Hanefi fıkhına bağlıdır.[8] Hanefilik, diğerlerine göre daha esnek bir mezheptir. Ancak çatışmaların hiç eksilmediği bir bölgede savaşçılıklarıyla tanınan Peştunlar için bu yeterli olmaz ve medresede öğrendikleri dinsel ideolojiyi katı gelenekleriyle yoğurarak gereksinimlerine uygun hale getirirler. Müslümanlığın her ne kadar “kavmiyetçiliğe” kapalı olduğu söylense de, Hint Alt Kıtasında sömürgeciliğe karşı mücadelelerde milliyetçilik ve dindarlık yan yana gelirler. Bu süreçte “Müslümanların birliğini” savunanlarla “Müslüman devlet” kurma fikrinden yana olanlar ayrışır ve bir tür “Müslüman milliyetçiliği” doğar. Hindu-Müslüman yakınlığını bozan bu tutum İngilizlerin işine gelir ve Müslüman bir devlet kurulmasını desteklerler. Ve II. Emperyalist savaş sonrası Pakistan kurulur. Taliban’ın bugün milliyetçilik ve dini sentezleyen Müslümanlık yorumlarıyla Pakistan resmî ideolojisi arasında bu bakımdan paralellik vardır. [9] Bu din ideolojisine, Afganistan’ın Sovyet işgali altında olduğu yıllarda mücahitlere para yardımı yapan Suudilerin Vahhabi etkisi eklenir. [10] Böylece Deoband geleneğinden farklı ekoller çıkar.  Gulbettin Hikmetyar’ın lideri olduğu Hizbi İslami, Müslüman Kardeşler etkisindedir. Vahhabi etkisiyle selefilere yakınlaşan ve IŞİD, El Kaide gibi örgütlerle ilişkili gruplar bunlardan ayrışır. Taliban’ın El Kaide ile yakın, Hikmetyar’la mesafeli oluşunun bunun gibi ideolojik-siyasi nedenleri vardır. Ve elbette Deoband’tan çıkan herkes savaşçı değildir, ancak Taliban’ın kökleri bu medresedir.

Çeşitli kaynaklar, 1990’larda El Kaide’nin Taliban’a biat ettiğini ifade ediyor. [11] Nitekim 11 Eylül saldırısı sonrası Afganistan’da iktidarda olan Taliban’ın Usame Bin Ladin’i ABD’ye teslim etmeyişi de buna bağlanıyor. Öte yandan Taliban, şiddet araçlarını IŞİD’le aynı düzeyde kullanabildiği söylenen Hakkanî grubuyla birlikte çalışıyor. Lideri Siraceddin Hakkani, geçici kabinenin İçişleri Bakanıdır. Yanı sıra Türkmen, Tacik, Özbek birçok küçük ve yerel grup Taliban çatısı altında yer alıyor ve bu durum, etnik bölünmelere karşı şimdilik etkili bir panzehir oluşturuyor. Taliban’ın iktidarı IŞİD dışında, İran ve Hizbullah dâhil olmak üzere dünyadaki hemen tüm İslamcı gruplar tarafından destekleniyor.

Ekonomiyle ilgili bazı düşünce kalıpları

Tekelci medya Afganistan’dan bahsederken “yolsuzluk, yoksulluk, açlık, uyuşturucu” sözcüklerini dilinden düşürmüyor ve ülkeyi büyük bir ekonomik yıkımın beklediğini vurguluyor. Yıllardır merkezi devlet düzeninden yoksun bir ülkede gerekli verilerin nasıl toplandığını açıklamadan, yorumlarına “kişi başına milli gelir, GSYİH,  dış ticaret” vb. istatistik bilgileri ekleyerek inandırıcılık kazandırmaya çalışıyor. Anlatımlar genellikle “zengin maden yataklarını işletecek akıllı bir yönetim çıkarsa ülkenin kaderi değişir” sonucuna bağlanıyor. Elbette Taliban’dan böyle bir basiret göstermesi beklenmiyor.

Bir toplumun ekonomik yapısını barındırdığı zenginlikler ve bunları yönetenler değil, üretim ilişkileri oluşturur.[12] Marks’ın da belirttiği üzere üretim ilişkileri, insanların varlıklarının toplumsal üretiminde aralarında kurdukları “zorunlu” ve “kendi iradelerine bağlı olmayan” ilişkilerdir. Buradaki “zorunlu” sözcüğünden anlaşılması gereken “yaşamak için beslenmek zorunda olmak” misali biyolojik bir zorunluluk değildir, toplumsal ilişkiler çerçevesindeki bir zorunluluktur. Yani insanlar işlerini yitirip aç kaldılar diye hemen hırsızlık yapmaya, paralı asker olmaya ya da eroin üretmeye başlamazlar; öncelikle alışılmış yaşam biçimini sürdürmenin yollarına bakar, olmuyorsa bile bundan fazla uzaklaşmadan değişiklikler yapmaya çalışırlar. Bu yüzden “kendi iradelerine bağlı olmayan” üretim ilişkilerine girmeleri ifadesi de “bilinçsiz” ya da “başkalarının aklına göre” davranmaları gibi değil; girdikleri üretim ilişkilerine uygun davranmayı eğitim yoluyla öğrenmek zorunda oldukları biçiminde anlaşılmalıdır. Geçimin tarıma dayalı olduğu bir yerde ansızın sanayi üretimine sıçrayamazsınız. Eldeki üretim araçları dururken olmayan üretim araçlarını kullanmayı öğrenmek boşunadır. Bu çerçevede insanlar üretici güçlerin gelişmişlik düzeyine bağlı olarak yapmak zorunda oldukları işleri öğrenir ve bildikleri işleri yapmaya yönelirler.

Doğduğumuz andan başlayarak kişisel yaşamımızı sürdürebilecek ve aynı zamanda toplumsal yaşamın yeniden üretimine katkıda bulunacak biçimde eğitiliyoruz. Böylece yapmak zorunda kalabileceğimiz davranışları ve bunların sınırları içinde bulunabileceğimiz tercihleri önceden öğreniyoruz. Bazı temel bilgiler değişmemek kaydıyla bilincimiz yeniden üretilerek var oluyor. Üretim ilişkilerinin toplumsal bilinci belirleyişi, her birimizin üretim ilişkilerine uygun davranmayı sürekli yeniden öğrenmesiyle paralellik taşıyor. Ama bu, üretim ilişkileriyle ilintili bilinç biçimlerinin kendiliğinden zihinlerimize yansıması anlamına gelmiyor. Çünkü üretim ilişkileri bize bir bilinç üretip vermiyor, biz irademiz dışında bu ilişkilere girerken zaten dil, inanç, gelenek, okul vb. aracılığıyla gündelik yaşamda karşılaştığımız olguları tanımamıza yeterli bilinci çoktan almış alıyoruz. Sürmekte olan bir hayatın içine doğduğumuzdan,  bireyin ve toplumun yeniden üretimi için gereken bilgiler, bu bilgilerin uygulanışından bağımsız olarak zaten var. Eğer böyle olmasa ve gerekli bilgiler sürekli olarak yaşanan somut durumdan çıkartılmak zorunda kalınsaydı; bireyler iradelerinden bağımsız olarak girdikleri üretim ilişkileri karşısında şaşkınlığa düşer, hayati bilgiler kuşaktan kuşağa aktarılamaz ve el yordamıyla ilerlemek gerekeceği için toplumlar dağılır giderdi. Tarih bu biçimde dağılıp giden toplumların yanı sıra, buna direnerek her koşulda varlığını sürdürmeye çalışanların örnekleriyle dolu. Üretim ilişkileri ve bunlar üzerinde yükselen bilinç biçimlerinin ayrı süreçler olarak işlemesi bu çerçevede önemli ve gerekli. Böylece insanların yapmak zorunda kalacakları işler konusunda önceden bilgi edinmeleri mümkün oluyor. Bu işleyiş düzeni toplumsal yapıya istikrar kazandırırken, kolayca değişmesine karşı da direnç oluşturuyor. Öyle ki savaş, afet, salgın, devrim gibi önemli kırılma anlarında bile toplumsal değişim kolay gerçekleşmiyor. Marks’ın Önsöz’de geçen cümlesini bu doğrultuda yorumlamak gerekiyor: “İçerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce, bir toplumsal oluşum asla yok olmaz; yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri, bu ilişkilerin maddi varlık koşulları, eski toplumun bağrında çiçek açmadan, asla gelip yerlerini almazlar.”[13]

Siyaset pratiği ve bunu uygulayacak siyasi güç, bu noktada önem kazanıyor. Afganistan’da yaklaşık son 100 yıldır geleneksel toplumsal yapıyı değiştirmek amacıyla yapılan sosyalist ve kapitalist siyasi müdahalelerin, toplumların işleyiş yasalarını dikkate almadıklarını söyleyebiliriz.

Afganistan bir köylü toplumudur

Afganistan’da sayım yapılmadığı için nüfus bilgileri yaklaşık olarak veriliyor. AB kaynaklı “Afganistan Güvenlik Durumu Raporunda”, farklı gözlemlerle de desteklenen şu bilgiler aktarılmış: “Afganistan Ulusal İstatistik ve Bilgi Kurumu’na (NSIA) göre 2020-2021’de nüfusun yaklaşık %71’inin (23,4 milyon) kırsal alanlarda, 24,4’ünün (8 milyon) ise kentsel alanlarda yaşadığı öngörülmektedir. Resmî tahminlere göre nüfusun %4,6’sı (1,5 milyon) göçebe yaşam tarzına sahiptir. NSIA’ya göre, kentsel alanlar kırsaldan kente göç nedeniyle daha yüksek bir nüfus artışına sahne olmaktadır.”[14]

Savaş en çok çocukları vurdu.

Aynı raporda belirtildiğine göre (s.45) nüfusun yüzde 48’i 15 yaş altında ve Afganistan, dünyada bu oranın en yüksek olduğu dört ülkeden biri. Kadın ve erkek oranının eşit olduğu tahmin ediliyor. Kentler arası karayolu ulaşımı var. Taliban öncesinde Kabil, Herat, Kandahar, Mezar ı Şerif’ten iç ve dış hat; Ferah, Helmend, Nimruz ve Uruzgan’dan iç hat uçuşları yapılıyordu. Kırsal kesimde kışın yollar kapandığı için ulaşım aksıyor. Nüfus dağılımından da anlaşılacağı üzere toplumun başlıca geçim kaynağı tarım ve hayvancılık. Dünyanın bütün köylüleri gibi Afgan halkının son yıllardaki en büyük düşmanı da küresel ısınma nedeniyle artan kuraklık. Bu, iç ve dış göçün önemli bir nedeni.

Köylülük, kapalı ekonomiye dayalı ve kendine yeterli bir toplum kesimi. Kapitalizme katkısı düşük olduğundan, genellikle tasfiye edilmesi gereken “gerici” bir topluluk olarak görülüyor. Çünkü kendisi için üretiyor ve ancak arta kalan zamanı ya da ürününü pazara sunuyor, dolayısıyla kapitalizmin işine yaramıyor. Kendine yeterlilik, kapalı ekonomi ve aşiret düzeni birbirini besleyerek sürdükçe; kapitalizmin istikrar için gerekli merkezî devlet düzenine ekonomik destek verebilecek bir iç pazar oluşturması olanaksız hale geliyor. Bu çerçevede Afganistan’da bağımsız bir devlet kurulduğu 1919’dan bugüne kadar yaşanan temel siyasi çelişkinin,  aşiret çatıları altında tasfiyeye karşı direnen köylülük ve merkezî otorite kurma girişimleri arasında olduğu söylenebilir.

Nüfusunun yaklaşık yarısı Peştun, yüzde 25 kadarı Tacik, kalanı Hazara, Özbek, Türkmen gibi çeşitli Orta Asya halklarından oluşuyor. Yanı sıra birçok aşiret var. Kabil gibi büyük kentler kozmopolit yapıda olsalar da, kırsal kesimde etnik gruplar genellikle belli bölgelerde yaşıyor. Sorun, parçaların değişen koşullarda varlıklarını sürdürmeye yeterli ekonomik gücü üretip yerel otoritelerini korumasına karşılık, merkezî yönetimin toplumdaki en üst otorite konumuna bir türlü erişememesidir. Loya Jirga aracılığıyla aşiretlerin onayladığı bir merkezî yönetim oluşturulsa bile, kurulan düzenin Kabil dışında otoritesi tanınmadığı sürece sorun çözülemiyor.  Nedeni açık; toprağa bağlı kapalı ekonomiler ve aşiret yapıları birbirini besleyerek konumlarını korurken, devlet tek gelir kaynağı olan vergileri varlığını sürdürmeye yetecek miktarda toplayamıyor. Bu yüzden aşiret düzenini zorla yıkıp, üretim fazlalığını merkeze aktaracak kanalları açması gerekiyor. Ama bunu deneyen başta Emanullah Han olmak üzere birçok iktidar, çeşitli nedenlerden başaramadılar.

Afganistan’ın bu tarihsel özelliği aynı zamanda birkaç istisna dışında neden sürekli Peştunlar tarafından yönetildiğini anlama olanağı da veriyor. Peştunlar ülkedeki en büyük topluluk olduğundan, bir devlet geleneği olarak sürdürülen merkezî yönetim külfetinin altından kalkmaya yeterli insan ve para gücünü de ancak onlar bulabiliyor. Dolayısıyla diğer toplulukları yönetime katkıda bulunmaları için sıkıştırmalarına gerek kalmıyor ve devleti adeta büyükçe bir aşiret gibi yönetiyorlar. Ama bir nedenle dışarıda kalan toplulukların merkeze daha çok destek vermesini istediklerinde, karşılık olarak neden iktidarın yalnızca kendilerinde olduğu sorgulanmaya başlanıyor ve diğer topluluklar da iktidardan pay istiyor. Bunun son örneği 28 Eylül 2020 cumhurbaşkanlığı seçiminde yaşandı.

Afganistan Cumhurbaşkanı birinci yardımcısı, savaş ağası Özbek General Raşit Dostum, Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile birlikte. Dostum, lüks sarayını terk edip Özbekistan’a kaçtı.

Peştun kökenli Eşref Gani ve rakibi Tacik Abdullah Abdullah arasında seçimde hile yapıldığı gerekçesiyle çıkan anlaşmazlık yüzünden sonuçlar üç ay boyunca açıklanmadı ve sonunda tartışmalı biçimde Gani’in kazandığına karar verildi. Anlaşılacağı üzere geleneksel etnik rekabet, modern bir devlet kurma yolunda önemli adımlar attığı söylenen Gani döneminde de sürüyordu. Ve Taliban’ın ilerlemesine karşı devletin resmî güçlerini harekete geçiremeyen Gani, merkezî yönetimi korumak için Mezar ı Şerif’e gidip, yerel bir güç olan savaş ağası Raşid Dostum’dan yardım isteyerek, ülkede bir devlet otoritesi olmadığını kanıtlıyordu. Raşid olmayan bir devlete yardım yerine, bu ziyaretten üç gün sonra lüks sarayını bırakıp Özbekistan’a kaçtı ve Taliban Mezar-ı Şerif’e girdi. Bu da Taliban’ın yalnızca Kabil’i ele geçirmeye yeterli bir güce erişmediği ama ülkede daha önce pek görülmeyen bir biçimde yerel otoriteleri de dize getirebildiği anlamına geliyordu.

Emperyalizm Afganistan’ı çürütmüştür

ABD Devlet Başkanı Biden çekilme gerekçesini “amacımız Afganistan’da bir ulus inşa etmek değil” diye açıklarken bir gerçeğe işaret ediyordu. ABD, Afganistan’ı yalnızca işgal altında tuttuğu 20 yıl boyunca değil; soğuk savaş süresince tecrit ederek ve Sovyet işgaline karşı “Yeşil Kuşak” projesi çerçevesinde kirletti, çürüttü, varlığını sürdürebilen bir toplum olmasına katkıda bulunacak ne varsa yok etti. Bu süreçte aşiretler gelir sağlamak için geleneksel yollardan uzaklaşarak, siyasiler ve bürokratlarla birlikte ABD’nin açtığı uyuşturucu, rüşvet, yolsuzluk gibi her türlü pisliğin aktığı yeni yollara yöneldiler.

ABD askerleri Bagram Hava Üssü’nü boşaltırken.

İşgal süresince ABD’nin 2 trilyon doların üstünde para harcadığı söyleniyor. Gerçek miktar bunun iki katı ya da yarısı olabilir, bilemeyiz. Dünyada herhangi bir hesaba dolar yatırıldığında ABD’nin mutlaka haberi olurken, kendisinin ne kadar dolar dağıttığını denetleyebilecek bir üst kurum yok, bu yüzden dilediği gibi davranabilir. [15]  Bu, ABD’nin yıllarca dünyanın dört bir yanında rüşvet vermek, darbeler tezgâhlamak, tetikçiler satın almak gibi bilinmesini istemediği sayısız işi finanse etmesinin olağan yollarından biridir. Öte yandan savaş, silah sanayine kolay kolay doygunluğa erişmeyen bir pazar yaratarak, kapitalizmin krizini ağırlaştırmayan yatırım olanakları sunduğu için de gereklidir. 300 bin kişilik Afgan ordusu kurmak için gereken malzemenin savaş alanlarında ne kadarının yok olduğunu kim bilebilir ki? Üstelik uyuşturucu ticaretinin ana üssü olduğu söylenen bir ülkede, toplumu çürütmeye elverişli başka olanaklar da vardır ve Julian Assange henüz özgürken, 18 Ağustos 2011’deki bir twitiyle buna dikkat çekmiştir.[16]  Afganistan gibi ülkelerde amaç savaşı kazanmak değil, sürdürmektir. Böylece güvenlik şirketleri aracılığıyla Avrupa ve Amerika’daki kara parayı aklamak mümkün olur. ABD’li generallerin kimlerle düşüp kalktığına bakmak bile çarkın nasıl işlediğini görmeye yeterlidir. Ümit Kıvanç üç yazıdan oluşan dizisinde Afganistan’ın en kirli yüzlerinden olan ve Taliban tarafından bir suikastla ortadan kaldırılan Abdül Razik’in portresini çizerek,  bunun tipik bir örneğini veriyor. [17]

Haşhaş Asya’da yüzyıllardır yetiştirilen geleneksel tarım ürünüdür. Yalnızca uyuşturucu için değil, yağlı tohumları için de yetiştirilir. Afganistan’ı dünya eroin ticaretinin merkezi haline getiren Afgan köylüsü değil, ABD’dir. Sovyet işgaline karşı savaşan mücahitlere kaynak sağlamak için haşhaş ekimi ve eroin imalatını desteklemiştir. Öte yandan dış yardımlar ülkenin başlıca gelir kaynağını oluşturmuş ama buradan gelen paralar yolsuzluk çarkları arasında eriyip giderek halka ulaşmamıştır. Eskinin toprak ağaları uyuşturucu ve savaş ağalarına dönüşürken,  genç kuşaklar kapitalizmin yarattığı tüketim kültürüne uygun olarak kolay para getiren işlere yönelmişlerdir.  Buna ilişkin bazı ekonomik verilere bakalım:

10 yıl önce “Ağır Borçlu Yoksul Ülkeler Girişimi” kapsamında dış borçları silindiği için, Afganistan’ın bugün önemli bir dış borcu yok. IMF hesaplamalarına göre 2021 yılı dış borç toplamı 1 milyar 700 milyon dolar.[18] Uzun yıllardır ihracatın ithalatı karşılama oranına bakıldığında daha fazla borcu olması gerekiyor ama yok. Örneğin Türkiye’nin “Dış Ekonomik İşler Kurulu” (DEİK) verilerine göre Afganistan 2019’da 863 milyon dolarlık ihracat, 7 milyar 640 milyon dolarlık ithalat yapmış.[19] Dış ticaret açığı yalnızca bir yıla ait değil, sürekli görülen bir durum. Anlaşılacağı üzere Afganistan yıllardır kayıt dışı paralarla milyarlarca dolarlık ithalat yaptığı için borçlanmıyor. Kaynağın büyük ölçüde uyuşturucu olduğu söylense de, kayıt dışı bir işten söz edildiği için yorum yapmak zor. Buna karşılık BM, Dünya Bankası ve büyük devletlerin yıllardır “yardım yapıyoruz” yaygarasına rağmen ülkede hâlâ elektrik, ulaşım, haberleşme, okul, hastane gibi hizmetlerin çok yetersiz oluşu ve ABD’nin 2014’ten beri hazırladığını söylediği ordunun Taliban karşısında varlık bile gösteremeden dağılıp gitmesi;  kayıt dışı gelirlerin kaynağının büyük ölçüde yolsuzluk ve rüşvet çarkları arasında eriyen dış yardımlar olduğunu düşündürtüyor.

20 yıllık işgalden geriye yıkım ve yoksulluk kaldı.

Bu arada ABD’nin işgali sona erdirişinin ardından batılı ülkeler bazı çelişkiler yaşıyor. Geçtiğimiz günlerde BM’nin düzenlediği yardım konferansında büyük devletlerin Afganistan’a 1 milyar 100 milyon dolar yardım etmesi kararlaştırıldı. Ama hiç kimse ABD’nin Afganistan Merkez Bankasına ait yaklaşık 10 milyar dolarlık döviz rezervini neden dondurduğunu ve ne zaman serbest bırakacağını sormuyor. Benzer durum, Afganistan’ın IMF’den hak ettiği 500 milyon dolarlık çekme hakkının dondurulması için de geçerli. Malum, ülke ekonomisinin çökeceğinden, döviz sıkıntısı çekileceğinden bahsediliyor. Dolayısıyla Taliban’ın hemen gelir kaynakları bulması gerekiyor. Ama tersine, günlük tüketilen mallardan alınan vergileri yüzde 70 azaltarak önemli bir gelir kaynağından vazgeçiyor.[20]  Ekonomik durumu söylendiği kadar kötü olmayabilir. Çünkü uzun süredir, toplam miktarı 2 ile 4 milyar dolar arasında değiştiği söylenen gümrük vergilerini Taliban topluyor. [21] Tekelci medya Afganistan’da kırsal kesime yıllardır Taliban’ın egemen olduğu haberlerini duyurmadığından, Kabil’i ele geçirmesinin söylendiği gibi ansızın olduğunu sanıyoruz. Taliban vergilerin ancak kentlerden toplanabildiği koşullarda vergi indirimi yaparak, kentlileri de kazanmaya çalışıyor. Tutarlı görünen bu tutumlar karşısında emperyalizm şimdilik ekonomik bağımlılık yoluyla baskı kurarak, Taliban’ı kolay yönetilebilir bir konuma çekmek için çabalıyor.

Sonuç: Afganistan neden önemli?

Afganistan’daki gelişmeler iki nedenden önem taşıyor. 1-Marksistlerin ülkeyle (ve aynı zamanda Müslümanlıkla) farklı dönemlerdeki ilişkileri ve 2- Afganistan’da işgalin sona erdirilmesinin kapitalizmin yeni bir döneme geçişiyle ilintileri bakımından. Bu konuların ayrıca ele alınmaları gerektiği için yalnızca kısa hatırlatmalarda bulunuyoruz.

1- Afganistan ve Sovyetler Birliği, kuruluşlarının hemen ardından birbirlerini ilk tanıyan ülkelerdirler. Lenin ve Emanullah Han’ın kişisel dostluklarını da içeren bu süreçte, iki halkın eşitliği temelinde ilişki kurulduğu söylenebilir. Soğuk Savaş sonrasında ise ilişkinin niteliğinde değişmeler görülüyor. SSCB’nin Marksizm ve sosyalizm anlayışındaki farklılaşmanın yanı sıra ABD ile girdiği küresel hegemonya rekabetinin bu değişime yolaçtığı düşünülebilir. İki ülke arasında ekonomik ve askerî işbirliği kuruluyor. SSCB darbeler, işgal ve ideolojik yolla Afganistan’ın toplumsal yaşamına müdahale ediyor. Bazı somut ilerlemeler sağlansa da, hiçbiri kalıcı hale gelmiyor. Toplumun ancak sınırlı bir kesiminin rıza gösterdiği ekonomik yatırımlar tarihsel ilerlemeye hizmet etmediği gibi, daha sonra yağmalanarak tüketiliyor. Din karşısında izlenen önce baskıcı, ardından uzlaşmacı politikalar sonuç vermiyor. Afganistan’da, Orta Asya Sovyet cumhuriyetleri dağıldıktan sonra birçok komünistin dindar olmasına benzer bir durum yaşanıyor. [22]   Gündelik hayat ve yapısal sorunların nasıl bir arada ele alınacağı, hâlâ Marksistlerin önünde çözüm bekleyen bir sorun.

2- ABD Afganistan’dan herhangi bir zamanda değil, kapitalizmin küresel ölçekte değişime gitmeyi planladığı bir dönemde çekiliyor. Geçtiğimiz günlerde G7 toplantısında değişime ilişkin bir dizi karar alınmıştı.[23] Bu durum ancak, Reagan ve Thatcher’ın 1980’de imzalayarak neo-liberal dönemi başlattıkları “Washington Mutabakatı”yla karşılaştırılabilir. Kapitalizm küresel ölçekte üç önemli sorunla karşı karşıya: 1) Çin’le rekabetten üstün çıkmak. 2) “Yeşil Kapitalizm” uygulamalarıyla iklim sorunlarına çözüm üretirken aynı zamanda küresel ölçekte teknolojik değişime gitmek. 3) Zengin ülkelere akan göçü, yoksul ülkelerde asgari geçim koşulları yaratarak önlemek. Bütün bunlar için 2035 yılından başlayarak 40 trilyon dolar harcanması planlanıyor. Buna uyan ülkenin nasıl yönetileceği önem taşımıyor. ABD Afganistan’ı bu çerçevede “İslam Emirliği”ne bırakıyor. Belki bu uygulamayla, diğer İslamcı siyasetlere de örnek oluşturmayı planlıyor.

Din, Aydınlanmacıların sandığının tersine yeni dönemde de etkisini koruyacak gibi görünüyor. Yeni dönemi eski ezberlerle karşılamak, sürece hükmedenlere teslim olmak demek. Kendi kavramlarımız ve yeni bir azimle, hükmümüzü kendimiz belirlemek üzere…

Bu yazı, e-komite‘den alınmıştır… 


[1] Yanis Varufakis, Yunanistan’da 2015 seçimlerini kazanarak iktidara gelen “solcu” Syriza hükümetinin Maliye Bakanı oldu ama ancak 6 ay dayanabildi ve halka verilen sözler tutulmadığı için istifa etti.

[2] Rusya’nın Kabil Büyükelçiliği kaynaklı bu habere göre Gani’nin kaçışı sırasında dört araçla getirilen ve  yüklendiği helikoptere sığmayan paraların bir bölümü havaalanına saçıldı. Gani, yanında para kaçırdığını yalanladı. Sığındığı BAE tarafından Gani’nin ülkeye geldiği açıklandı ama yanında para getirip getirmediğine değinilmedi. Afganistan’ın Duşanbe Büyükelçisi Gani’nin 169 milyon dolar kaçırdığını ve ülkeye ait olan bu paranın iadesi için İnterpol’e başvuracaklarını açıkladı.

[3] “ İnsanın anatomisi, maymun anatomisi için bir anahtardır.” Karl Marx, Grundrisse, Sol Y. Cilt 1, s.41

[4] “Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, onlar›n engelleri haline gelirler.” Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Önsöz. http://www.solyayinlari.com/pdf/epek_marx_onsoz.pdf

[5] Burada söylediklerimiz, Marksizm’in kurucularının Alman İdeolojisi’ndeki (Evrensel Basım Yayın, s. 28)  “Biz tek bilim tanıyoruz, o da tarih bilimidir” cümlesiyle karıştırılmamalı. Bu cümlede “genel olarak bilim” değil, materyalist tarih anlayışı ifade edilir. Buna göre toplumların tarihi doğa tarihinin bir parçası ve devamı olarak ele alındığı için tarih, evrenin işleyiş yasalarının açıklanması anlamına gelir. Ve tarih bilimi bu nedenle bütün bilimlerin anası sayılır.  Laikçilerin savunduğu böyle bir bilim değildir. Eğer materyalist tarih anlayışını savunuyor olsalardı dinle tartışmayı ikinci planda tutar ve dini yaratan koşulların değiştirilmesine ağırlık verirlerdi.

[6] Bunun son örneği, birkaç gün önce ABD, İngiltere ve Avustralya arasında Çin’e karşı oluşturulan “AUKUS” ittifakı çerçevesinde, Avustralya’nın Fransa’dan almayı taahhüt ettiği nükleer denizaltı anlaşmasını bozmasıdır. Üç ülke ellerindeki  nükleer denizaltı bilgilerini paylaşırken,  Avustralyı 2016’da Fransa’yla imzaladığı 90 milyar dolarlık denizaltı alımından vazgeçiyor. Fransa bunu “ihanet” olarak tanımlıyor. https://www.aa.com.tr/tr/dunya/fransadan-avustralyanin-fransiz-denizalti-satin-alimlarini-iptal-etmesine-ihanet-tepkisi/2366209

[7] https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/1512812

[8] Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan Kabil Havaalanın işletilmesi hakkında konuşurken Hanefiliği kastederek Taliban’ın inancının Türkiye ile ters bir yanının olmadığını söyledi. Ama gerçekler öyle görünmüyor; Taliban, Hanefiliği fıkıh kitaplarına göre değil, somut durumun gerektirdiği biçimde ve çok farklı yorumluyor.

https://www.gazeteduvar.com.tr/erdogan-kabil-havaalanini-isletmeyi-dusunuyoruz-haber-1529098

[9] IŞİD, Taliban’ı bu tür özellikleri nedeniyle “filthy nationalists” (pis milliyetçiler) olarak nitelendiriyor. https://carnegieendowment.org/2021/08/31/how-will-taliban-deal-with-other-islamic-extremist-groups-pub-85239

[10] https://www.indyturk.com/node/407381/t%C3%BCrki%CC%87yeden-sesler/talibanc%C4%B1lar%C4%B1n-i%CC%87slam-anlay%C4%B1%C5%9F%C4%B1n%C4%B1n-fikir-oca%C4%9F%C4%B1-diyobend-medreseleri

[11] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-58478146

[12]“Bu üretim ilişkilerinin tümü, toplumun iktisadi yapısını, belirli toplumsal bilinç biçimleriyle örtüşen bir hukuki ve siyasal üstyapının üzerinde yükseldiği somut temeli oluşturur.” Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Önsöz. http://www.solyayinlari.com/pdf/epek_marx_onsoz.pdf

[13] http://www.solyayinlari.com/pdf/epek_marx_onsoz.pdf

[14] Afganistan Güvenlik Durumu: Menşe Ülke Bilgisi Raporu

[15] Putin de buna işaret ederek kaygısını belirtiyor https://www.bloomberght.com/putin-abdnin-dolar-basmasi-tum-kuresel-ekonomiyi-etkiliyor-2284702

[16] Julian Assange speaking in 2011: “The goal is to use Afghanistan to wash money out of the tax bases of the US and Europe through Afghanistan and back into the hands of a transnational security elite. The goal is an endless war, not a successful war” #Afghanistan

[17] https://www.gazeteduvar.com.tr/suikast-eylem-basit-denklem-karmasik-makale-1532990

[18] https://tr.euronews.com/2021/08/20/taliban-n-ele-gecirdigi-afganistan-ekonomik-cokuntunun-esiginde

[19] https://www.deik.org.tr/uploads/afganistan-bilgi-notu-ocak-2021.pdf

[20] https://www.mepanews.com/ozel-roportaj-afganistanda-yeni-donem-ulke-ekonomisini-ne-bekliyor-46906h.htm

[21] Bu bilgiyi, Eşref Gani’yi övdüğü röportajında Huricihan İslamoğlu aktarıyor. https://birikimdergisi.com/guncel/10718/huricihan-islamoglu-ile-afganistan-uzerine-soylesi-i

[22] Bu konuda bilgi edinmek için Osman Tiftikçi’nin Nota Bene’den çıkan “İslam-Sosyalizm, Bolşevik Devrimi ve Din” kitabına bakılabilir. Sovyetler dağılır dağılmaz Orta Asya cumhuriyetlerindeki kolhozlar aşiretlerin mülkiyetine geçerken, birçok komünist yönetici de birden koyu dindar olmuşlardır.

[23] https://e-komite.com/2021/g7-zirvesinden-geriye-kalan-cinle-rekabet-yesil-kapitalizm-ve-fakirlere-sadaka-asi/