Yanlış hayatlar doğru yaşanmaz

Cinsel suçlar karşısında ifşa, linç, idam çığlıkları atanlara ayna

Evet; tamamen erkek olan bir yaşama kurgusunun içinde boğuluyoruz.

Allah Baba’mız erkek.

Devlet Baba’mız erkek.

Allah’ın ve devletin evdeki izdüşümleri olan eli sopalı babalarımız, abilerimiz, kocalarımız, hocalarımız erkek.

Kadın olarak ulaşabileceğimiz en yüce mertebe bile, “erkek gibi kadın” olmak.

Dişi olan tek şey Tabiat Ana’ydı, onu da katlettik.

Çoktaan cenazesi kaldırılan Adalet Tanrıçası’nı saymıyorum bile…

Erk sözcüğünden türeme erkeklik olgusu ise, insanlık tarihinin başından beri kaba güçle ve şiddetle şekillenmiş.

Hele ki bizimki gibi az gelişmiş; tamamen erkeğin egemenliğine dayalı bir dinin baskıcı kuralları ile iğdiş edilmiş; varlığını erkek devletin varlığına armağan etmiş toplumlarda ne kadar sert olursan o kadar erkek olursun

Zaten de içinde yaşadığımız ülkenin bütün kodları, taciz ve tecavüz olguları temel alınarak yazılmış. Cinsiyetimizin ne olduğu fark etmez; hepimizin bizatihi varoluşu, yerine göre faili yerine göre kurbanı olduğumuz bir tecavüz öznesi… Kimimiz coğrafyamızda hak ve eşitlik mücadelesi veren ezilen halkların, kimimiz cinsel tercihleri yüzünden ötekileştirdiğimiz lgbtiq bireylerin, çoğumuz hayvanların haklarının tecavüzcüsüyüz. Bu ülkede tecavüzcülükten azade hiç kimse yoktur, kimse kendini sütten çıkmış ak kaşık zannetmesin

Sorun, tecavüzcü sistemin olguya dair bütün kodlarını deşifre ederek topyekun bir zihniyet değiştirme mücadelesi vermek yerine, tutulacak hiçbir yeri olmayan kokuşmuş bir bütünün içinden sadece kadına karşı işlenen suçları çekip; o suçlara bu bütünden azade, kadınların hepsinin melek erkeklerin hepsinin şeytan olarak görüldüğü kurgusal bir dünyada çözüm aramamızda başlıyor.

Tabii ki öyle bir dünya yok.

Bu coğrafyada erkeğiyle kadınıyla herkes yanlış; topyekun hayat yanlış!

Ve yanlış hayat da doğru yaşanamaz.

Kadının bile bir çok farklı durumda tecavüzcü olduğu bir yaşama modelinin mahsulü olan ekstra kışkırtılmış erkeğin sadece kadınlar, çocuklar hatta hayvanlar gibi canlılarla değil, bütün dünyayla fiziksel ve/veya psikolojik şiddet diliyle rabıta kurmasından daha doğal ne olabilir?

İş kadına gelene kadar her türlü olguyla, özneyle ve nesneyle ilişkisini şiddet aracılığıyla oluşturmasını teşvik etiğimiz bir canlının, kadının karşısında bir peygambere dönüşmesini beklememiz ne kadar gerçekçi?

Oğlumuzu pipini göster, kızımızı kır dizini otur diye yetiştiren biz.

Oğlumuzu savaş oyuncaklarıyla büyüten, her türlü dövüş “sanatını” öğrenmeye yönelten, okulda ya da sokakta karşılaştığı her sorunda yumruklarını konuşturmasını öğütleyen biz.

İnsan öldüreceği askerliklere ve savaşlara davul zurnayla gönderen biz.

Oğlumuza kadınların “evlenilecek” ve “eğlenilecek” kadınlar olarak ikiye ayrıldığını; eğlenilecek kadınlara karşı her türlü ayıbın “elinin kiri” olduğunu öğreten biz.

Evlilikte erkeğe “ailenin reisi” diyerek, ona tebaasının üzerinde her türlü tasarruf yetkisi kullanma hakkını tanıyan biz.

Hiçleştirdiğimiz kadını, “namusu” olduğunu söyleyerek demirbaş bir eşya gibi erkeğe zimmetleyen biz.

Gençlerin evlenmeden cinsellik yaşamasını ayıp ve günah ilan edip, erkeğin habire testosteron pompalayarak tavan yaptırdığımız cinselliğini normal yollarla tatmin etmesinin her türlü önünü kesmek suretiyle onu tacize ve tecavüze sevk eden biz.

Herhangi bir özelliği ile öne çıkmış; örneğin yazar, çizer, şair vs olan erkeklere peşin peşin yüksek değerler atfederek tapınıp; onu, kadınlara dilediğince davranmayı kendisine hak gören bir megalomana çeviren biz.

Doğduğu günden itibaren gücünü ve libidosunu şişirerek şekillendirdiğimiz erkek, bu sürecin kaçınılmaz sonucu olarak kadına şiddet, taciz ya da tecavüz uyguladığında, hep bir ağızdan “Asalım, keselim, ifşa edelim, linç edelim!” diye çığıran da gene biz.

İyi de başka ne bekleyebiliriz ki kendi ellerimizle emek emek biçim verdiğimiz bu düşük modelden?

Kadınla empati kurmasına hiç şans tanımayan aşağılık cümlelerimiz de cabası… “Erkekler ağlamaz, karı gibi zırlama, karı gibi gülme, karı gibi kıvırma, karı gibi oturma, elini korkak alıştırma!..”

“Errkek ol lan errkek!”

Erkeğin karşısında eşiti bir canlı yok; “asla ona benzememesi” gerektiği öğretilerek büyüdüğü için, doğduğu günden itibaren kendinden aşağı gördüğü “karılar” var.

Erkek için, kutsal anasının dışındaki -eşi dahil- bütün dişiler “karı!”

Ve “karı”ların hepsinin tepesinde de her an düşmek üzere sallanan bir giyotin: Orospuluk!

Bütün kadınlar orospuluk sınırında yaşar bizim toplumumuzda… Her an o sınırın ötesine sürgün edilme riski altındadır. Erkek kendisine yüz vermeyen kadına orospu der, verirse gene orospu der. Biraz özgür ve güçlü duran her kadın orospudur; kendi olmaya direnen kadın orospudur; bedeninin tasarrufunun sadece kendisine ait olduğunu savunan kadın orospudur; söz dinlemeyen, hakkını arayan kadın orospudur; otobüste şort giyen, biraz gülen kadın orospudur. Ve orospulara her türlü davranmak haktır.

Sadece erkekler için değil, standart kadınlar ve anneler için de özgür, bilinçli, güçlü kadınlar orospudur. Oğullarını, bilinçaltlarına bu tiksinç bakış açısını işleyerek büyütürler. Asla erkek şiddetine karşı bir birlik oluşturmaz, kendilerini gerçekleştirme şansı bulamadıkları baskıcı erkek toplumun içinde doğal rakipleri olarak baktıkları diğer kadının gördüğü şiddete hakkıyla karşı çıkmaz ve hatta ikiyüzlü ahlâkî değer yargılarının derecesine göre zaman zaman o şiddeti tasvip ve teşvik ederler. Bazen de duruma göre kendi acziyetlerinden ve yanlışlarından mağduriyet uydurup algı operasyonları yaparak gerçek kadın mücadelelerine sekte vururlar.

Kadına karşı şiddet, taciz ve tecavüzle mücadele sadece erkeğe karşı değil, bütün bu çarpık yaşama modelinin ve zihniyetinin tamamına karşı verilmesi gereken “bütüncül” bir mücadeledir. Başta kendimize karşı…

Bu sorunlu erkeklik olgusu gökten zembille düşmedi başımıza… Onu emek emek biz yarattık. Kadınlar ve erkekler olarak hepimiz… Tabii bizi de bizden önceki nesiller… Öncelikle bu kötücül kısır döngüyü kırmak zorundayız.

Erkek çocuğu taşıyabileceğinin çok üzerinde yükler yükleyerek büyütmek bile başlı başına bir şiddet kaynağıdır.

Duygularını gizlemesi, çok para kazanması, daima çok güçlü olması gereklidir erkeğin… Bütün hayatı kendini baskılamakla geçer ve hangi sosyolojik konumda olursa olsun, içinde her an patlamaya hazır bir şiddet biriktirir toplumumuzdaki hemen her erkek…

Hele ki bütün bu olgular cehaletle ve yoksullukla birleşirse; erkeğin, gücünün en kolay yetebileceği canlı olan kadına şiddet uygulaması kader gibi bir şey olur.

Kadına yönelik şiddetin en son failidir erkekler.

Erkeğin cinsel, fiziksel ya da duygusal her türlü şiddeti, yaşama formatımızın doğal sonucudur. Şiddet, bu kirli yaşama modelinin suçlarından biri ise; erkek, toplumun kendisine dört bir yandan dayatarak uygulamak zorunda bıraktığı şiddetin aynı zamanda kurbanıdır da… En az şiddet uyguladığı kadın kadar kurbanıdır hem de…

Kadının onun “namusu” olduğu empozesiyle büyütülen bir erkeğin, annesi, karısı, kız kardeşi ya da kızı ikiyüzlü toplumsal ahlâk normlarının dışında bir davranış sergilediğinde onu en ağır şiddet eylemleriyle cezalandırmaktan ve hatta öldürmekten başka çaresi yoktur. Bunu yapmaması halinde ona, “namussuz, ödlek, boynuzlu” vb gibi asla kaldıramayacağı yaftalar takacak olan toplumun içinde başka türlü yaşama şansı yoktur çünkü…

Onu kendisini terk ederek artık “namussuz” olan karısını ya da sevdiğiyle beraber olarak “namusuna halel getiren” kızını, kız kardeşini katletmesi için “Öldür! Öldür! Öldür!” nidalarıyla cinayete azmettiren; öldürmezse “Godoş!” diye dışlayıp alay eden toplumla; öldürdükten sonra “Katil!” diye asmak isteyen toplum aynı aşağılık, aynı riyakâr toplumdur.

Böyle bir gerçekliğin içinde hangi âdil ve vicdanlı insan, o erkeğin tek başına suçlu olduğunu iddia edebilir?

Şiddet bizim gibi toplumlarda kadından önce, erkeğin kaderidir.

Ve bu kaderi kendi ellerimizle biz yazar; sonra da o erkeğe lanet ve nefret kusarız! “Alçak herif, doğramış kadını zalim!” Ne yapacaktı? O erkek sana göre de “namussuzlaşmış” olan o kadını doğramazsa, sen o erkeği mecazen doğruyorsun.
Herhangi bir “kadına ya da çocuğa karşı vahşet” suçu işlendiğinde toplum olarak yek vücut olup, fail hakkında, “İdam edilsin! Hadım edilsin! Çükünden asılsın! Kısasa kısas ona da tecavüz edilsin!” hatta, “Onun çocuklarına da aynı şeyler yapılsın!” şeklinde histerik linç çığlıkları atıyoruz. Oysa bilmiyoruz ki vahşice linç etmek istediğimiz o insanların çoğu, tecavüze uğradıklarında timsah gözyaşları döktüğümüz; ailelerini ve geleceklerini hiç düşünmeden, her türlü özellerini pornografik bir hazla paylaşarak asla kaybolmadıkları internet ortamlarına çaktığımız; ama iş rehabilite edilip yaralarının iyileştirilmesine gelince, yüzüne bile bakmadan tarihimizin çöplüğüne gömdüğümüz eski “çocuk kurbanlar”dır.

Özgecan’ın katilinin annesinin anlattığı trajik gerçekleri de Özgecan’ı umursadığımızın binde biri kadar umursasaydık, kendimize gerçekten de âdil ve merhametli hak savunucuları diyebilirdik belki… Hani babası tarafından hayatı paramparça edilmiş o çocuğun yaşadığı korkunç şeyleri… Hani cezaevinde infaz edilince bayram ettiğimiz; yüreği yanan annesine bir cenaze arabası, bir mezar yeri verilmemesini; cenazesinin günlerce sokakta kalıp üzerinden defalarca arabayla geçilmesini bile alkışlayarak, ondan beter zalimliğin kitabını yazdığımız o zavallıyı…

Ama umursamadık.

Tıpkı çocukken yaşadığı vahşete seyirci kaldığımız gibi; korkunç acılar, umutsuzluklar ve kinlerle büyüyüp katil olduğunda da hınçla katlettik. Üstelik de ona bunca nefret kusma hakkını, kendimizin tertemiz masum insanlar olduğumuza dair sarsılmaz inancımızdan alıyorduk?

Acaba?

İsterseniz annesinin o zaman kulaklarımızı tıkadığımız sözlerini şimdi hatırlayalım: “Ben şiddet görürken o titreyerek seyrederdi. Her şey gözünün önünde oluyordu… Cenazesini beş gün boyunca gömdürmeyip; bitmiş bir hayatla kavga ederek, aslında oğluma değil bana işkence ettiler. Ezilmiş bir canlı düşünün; defalarca üzerinden arabayla geçtiler…”

Kız kardeşi ise şöyle konuşuyordu: “Keşke babam ölseydi…”

O zaman neredeydi muhteşem duyarlılığımız ve gurur verici kadın dayanışmamız? Nerede olduğunu bilmiyorum; ama ben bilgisayarımın başında tıpkı Özgecan’ın annesine olduğu gibi, o annenin acısına ve çaresizliğine de hüngür hüngür ağlarken orada olmadığını biliyorum. Belki de bir yerlerde, bir erkeğin iki uyduruk sosyal medya mesajı yüzünden linç edilerek ölüme sürüklenmesi için histerik ifşa naraları atarak adam asmaca oynuyorlardı.

Onlar da haklı tabii…

Kendisi de çocukları gibi bir kurban olan o acılı annenin duygularını hiç umursamadan sosyal medyada, “Adam gibi adamsın!” yorumlarıyla kahraman ilan ettiğimiz “infazcı” kimdi peki biliyor musunuz? Söyleyeyim: Aldığı 50 yıllık hapis cezasıyla 10 yıldır içeride yatan ve lakabı “suç makinesi” olan adî bir mahkûm… Silahı tuvalette bulduğunu söylemişti; ama biz, nasıl edindiğini biliyoruz değil mi?

Peki, korkunç bir canî bile olsa onun annesi olan acılı bir kadının gözünün önünde defalarca ölüsünün çiğnenerek insanlıktan çıkılmasını İlk Çağ canavarları gibi vahşi çığlıklar eşliğinde göğsümüzü yumruklayarak kutsadığımız bir zavallı kurban-failin “danışıklı infazının” sonucunda ne kazandık?

Tecavüzler mi bitti? Adalet lâyıkıyla uygulanıp, tecavüz suçlularına hak ettikleri cezalar mı verilmeye başlandı? Bizler daha iyi insanlar mı olduk? Hayır. Hiçbiri olmadı. Tecavüzler azalmadı bile… Tam tersi, sadece toplumun gazının alınması sağlandı ve 9 aylık bir bebek, yavru bir kedi, köpek, her yaştan kız ve erkek çocukla her türlüsü katlanarak devam etti. Tecavüz suçluları bir takım elbise, iki rekât namazla iyi hal indirimi alarak, eskisinden de kolay yırtmaya başladılar suçlarından… 45 çocuğa sistematik olarak tecavüz edilmesi olayının ardından bile hükümet nezdinde “Bir kereden bir şey olmaz,” denildi. Biz ise insanlığımıza veda ettiğimizle kaldık.

Bu ülkede bu tarz tecavüzcülerin “içeride” idamdan beter infaz edilme geleneği olduğunun herkes tarafından bilinmesine rağmen tecavüzler durmuyor; idam gelince mi duracak? İllâ Özgecan’ınki gibi toplumda infial uyandıran bir vahşetle birleşmediği ya da suçlu “arkasız” bir garibanın teki olmadığı takdirde hiçbir tecavüzcüye asla hak ettiği ceza verilmiyor; idam gelince tecavüzcüler mi asılacak?

Bu soruların yanıtlarını hepimiz biliyoruz aslında; ama toplumsal histerimiz ve linççi fıtratımız, beynimizi ve kalbimizi öylesine ele geçiriyor ki asla gerçekleri kabullenemiyoruz. Çünkü gerçek bizi de cehaletimiz ve/veya duyarsızlığımız nedeniyle her kötülüğün dolaylı parçası kıldığı için, onunla yüzleşmekten bütün hücrelerimizle kaçıyoruz.

Devam edelim. Devam edelim ki her şey daha da kötüye gitsin. Devam edelim ki idam gelsin ve o yağlı urgan, eskiden olduğu gibi sadece bu kötücül döngünün bitmesi, hayatın herkes için biraz daha yaşanılır hale gelmesi için çabalayan gerçek muhaliflerin boynuna geçsin.

Yapılan araştırmalar kesin olarak kanıtlamıştır ki sosyopat ya da psikopat olarak doğan, beyinlerinin ön lobu arızalı olduğu için empati kurma yeteneği bulunmayan hastaların; yani istisnaların haricindeki tecavüzcülerin çoğu, çocukluğunda psikolojik ve/veya fiziksel tecavüzlere uğrayarak ruhları sakatlanmış eski kurbanlardır. Çağdaş hukuk devletlerinde hastaların yeri akıl hastaneleri, diğerlerinin cezası da ağırlaştırılmış müebbet hapistir; hiçbirininki idam sehpası değil… Hele “ifşa” denilen insanlık suçu hiç değil.

Statülerinin ve güçlerinin kendilerine sağladığı olanakları kullanarak bu canavarlığı yapan eğitimli ve/veya zengin alçakların dışında kalan, çoğu alt tabakaya mensup tecavüzcülerin genelinin içinde küçücük yaşta ağır şiddetler görürken, tecavüze uğrarken en yakınları dahil bütün toplumun acısına sırtını döndüğü korkmuş bir gözü yaşlı çocuk saklıdır. Nasıl ki sistemin her yozlaşmış mekanizması tarafından korunan orta ve üst düzey alçakların hiçbiri hiçbir zaman halihazırdaki cezaevi infazlarının potasına girmiyorsa, idam potasına da girmeyecek; olan yine idamı tekrar getirmek istemekteki asıl hedef olan muhaliflere ve arada bir toplumun gazını almak için göstermelik olarak sallandırılacak alt tabakadan toplum kurbanlarına olacak.

Bu ülkede ille de birileri ortadan kaldırılacaksa, onlar bu “toplum kurbanları” değil; en küçük pedagojik farkındalıkları olmadığı gibi bunu gram umursamayan cahil anne babalar, kokuşmuş aileler, ikiyüzlü mahalleliler, yozlaşmış okullar, adamsendeci öğretmenler, satılmış yargıçlar, faşist devlet, sınırlı sorumlu aydın bozuntuları, değişmesi için hiçbir ciddî çaba sarf etmediğimiz tecavüzcü erkek sistem; erkeği kral, kadını cinsel obje ve meta, çocuğu mal, cinselliği tabu olarak gören hastalıklı bakış açıları ve niceleridir. Daha sayayım mı?

Gençlerin cinsellik yaşaması yasak. İnsanların sevdikleriyle evlenme şansı genellikle hayal. Sadece rahat rahat çiftleşebilmek için yapılan; ama sevgisizlikten, saygısızlıktan, uyumsuzluktan üç günde çöken evliliklerin çoğu çürümüş. Eşcinsellik suç. İnsanların çoğunun içinde sürekli tatmin edemediği duygular birikiyor ve o duygular, hele ki o insan travmatik geçmişi olan biriyse, bir yerden sonra kontrol edilemez boyuta geliyor.

Çoğunluk, bu çarpık yaşama dizaynı nedeniyle insan gibi yaşama şansı bulamadığı ya da bilinçli olarak yanlış yönlendirildiği cinsel dürtülerini her an patlamaya hazır saatli bir bomba gibi taşıyor içinde… Yaşamları diğer yoksulluklarla, yoksunluklarla ve şiddetlerle birleştiğinde ise o canlı bombalardan bazılarının patlaması kaçınılmaz oluyor.

Onların pimini, yığınların yozlaşmasından nemalanan erk sahiplerinin uşağı sistem mühendislerinin habire cübbeli din bezirgânlarına sapkın fetvalar verdirterek cahil insanların beynini yıkatıp küçüklerle cinselliği normalleştirtmesi; kanunların, insana şiddete ve tecavüze giden yolun son aşamalarından olan hayvana şiddeti ve tecavüzü cezasız bırakması; ahlâkı sadece bacak arasına endekslemiş ama başta cinsellik olmak üzere insana dair her olguyu en ikiyüzlü yerden yaşayan toplumun derin ahlâksızlığı çekiyor çoğu zaman…

Varoluşunu bizatihi azınlık halkların ve farklı bireylerin istismarı üzerine inşa etmiş olan bu ülke, fıtratı gereği bir tacizci-tecavüzcü yaratma makinesidir. Tecavüz bu coğrafyanın en kadim kültürü, ata sporudur ve hiç kimse ondan azade değildir. Türk Kürt’ün, Ermeni’nin; Kürt Lgbtiq’nun, Suriyeli’nin; Kemalist islamcının ya da İslamcı Kemalist’in; erkek kadının; kadın yerine göre hemcinsinin ya da çocuğunun ruhunun tecavüzcüsüdür. Sorunların kaynağına inerek gerçeklerle ve kendimizle yüzleşmediğimiz sürece istediğimiz kadar idam, ifşa, linç çığlıkları atarak insan yiyelim; sistem yeniden yeniden kendini üretecektir.

Elbette ki “soyut bütüne” vurgu yaparak, somut tecavüzcüleri aklamaya çalışmıyorum. Elbette ki her şiddet, taciz ya da tecavüz mağduru tecavüzcü olmuyor; ama ne yazık ki dünyanın her yerinde şiddet ve tecavüz kurbanı insanların çoğunun yaşadıkları sağaltılmamış travmalara verdiği reaksiyon, maruz kaldıkları vahşetlerin aynısını başka insanlara uygulamak oluyor. Maalesef insanın doğası belki de kendi acılarına tepkisiz kalan toplumdan böyle bilinçaltı intikamlar almak yönünde şekillenmiş. Elbette ki bu, kesinlikle kırılması gereken bir kötülük zinciri; elbette ki bu gerçekliklere rağmen hepsi savunmasız çocuklara, kadınlara ve de hayvanlara yaptıkları korkunç şeylerin cezasını çekmeliler; ne var ki bunun yolu asla toplumun hınçla arzuladığı ifşalar, yargısız infazlar, linçler ya da idamlar değil.

İstediğiniz kadar adam asın ya da insan harcayın; bunların hiçbiri sorunu çözmeyecek. Cinsel tabular, eğitimsizlik, yanlış yönlendirmeler, şiddet, yoksulluk ve cezaî yaptırımsızlık bir araya geldiğinde, benim diyen insanın bile bu cendereden sağlıklı ve vicdanlı bir birey olarak çıkması çok zor olduğu için pıtrak gibi üremeye devam edecekler. Sizler de ceza yerine, intikam suçu işlediğinizle kalacaksınız.

Çeza denilen olgu; özünde insanların yaptıkları kötülüklerle yüzleşmesini sağlamak, onlara iyi bir insan olma fırsatı tanımak içindir. İdam bir son olması itibariyle ceza olgusunun ruhuna aykırı, bütün bu ihtimalleri yok eden, kanıtlandığı üzere hiçbir caydırıcılık sağlamayan ve hatta birçok durumda zaten diplerde yaşayan suçlunun “kurtuluş” olarak gördüğü adi bir cinayet türünden başka bir şey değildir. Üstelik de yandaşı olan herkesi dolaylı suç ortağı yapan bir adi cinayet…

Keza doğası gereği yargısız infaz ve linç gibi insanlık suçlarından bağımsız düşünülemeyecek olan; bünyesinde barındırdığı iftira vb gibi riskler nedeniyle telafisi mümkün olmayan acılara ve hatta ölümlere yol açma potansiyeli taşıyan “ifşa” da öyle…

İnsanı, aileyi, toplumu ve sistemi rehabilite ederek; eğitimsizliği ve sefaleti bitirerek; bilerek yozlaştırılan dinî fetvaları referans olmaktan çıkararak; ötekine, erkeğe, kadına, çocuğa, hayvana yönelik kirli bakış açılarını değiştirerek; hukuku olması gerektiği gibi işletip, caydırıcılık sağlayarak; isterse ülkenin en önemli insanı olsun, kimsenin devlet için değil halk için dizayn edilecek kanunlardan kaçmasına fırsat vermeyerek soruna kaynaklık eden problemleri çözmeyi hedeflemek ve en önemlisi de kadını bilinç ve cesaretle donatıp, hiçbir olayda susmamasını -elbette ki yargısız infazla ve linçle değil- sağlamaya çabalamak yerine; bütün bu sorunların ürettiği suçlu-kurbanları kestirmeden linç etmeye, asmaya ya da cezaevlerinde infaz etmeye odaklanan sığ beyinlerin ve kurumuş kalplerin her biri, asla idamla ya da yargısız infazlarla kopmayacak olan bu kötülük zincirinin bir halkası; bu vahşi kısır döngünün direkt suç ortaklarıdır!

İdamı ya da ifşayı çok istiyorsanız, önce kendinizi o ateşlere atınız. Çünkü hepiniz bu kötülük döngüsünün bir yerinden parçasısınız.

Bir nebze de olsa caydırıcı olması mümkünken bunu sağlamayan hukuk sistemimizden bir medet umma şansımız yok. Çünkü, bizimki gibi demokrasi maskeli diktatöryal errkek sistemler, insanların cehalet ve kaos içinde debelenmesinden beslenir. Dolayısıyla, cezaları bilinçli bir şekilde olması gerekenin çok altında tutarak, şiddet uygulayan erkekleri adeta ödüllendirir.

Velhasılı kelam, her sorunumuzda olduğu gibi “kadına yönelik taciz tecavüz ve şiddet” sorunumuzda da aşmamız gereken sarp dağlarla karşı karşıyayız ve daha yolun başında bile değiliz.

Sorunların kaynağını doğru yerde aramaya başlamadan; devleti yorumlayışımızdan ötekine yaklaşımımıza, cinsellikten evliliğe, eğitimden cinsiyet koşullanmalarımıza, hukuk sistemimizden hayvanın karşısındaki duruşumuza kadar hepsinin özünde tecavüz ilişkisinin bulunduğu olgularla olan kanıksanmış rabıtalarımızı sıfırlayıp, kirli zihniyetimizi yepyeni farkındalıklarla temizledikten sonra yeniden oluşturmadan ve halihazırdaki halimizle her birimizin taciz-tecavüz-şiddet sarmalını üreten mekanizmanın aymaz birer dişlisi olduğumuz acı gerçeğiyle yüzleşip acilen o zincirden kopmadan; değil kadına yönelik suçlardan, en ufak bir kabahatimizden bile arınamayacak, insanca bir yaşama modelinin yanından bile geçemeyeceğiz; boşuna bütün suçu erkeğe atarak kendimizi kandırmayalım.

Erkekler şeytan, kadınlar melek değil. İnsan, programına kastî olarak yüklenen yanlış bilgiler ve yaşama tarifleriyle sakatlanmış bir canlı. Acilen bütün varoluş kurgularına format atması gerekiyor.

Adorno’nun söylediği gibi, “yanlış hayat doğru yaşanamaz” çünkü…

Rabia MİNE