Teori Daima Pratiğin Gerisinde Kalır!

Her ne kadar eskiden beri tekrarlanıp duran “Devrimci teori olmadan devrimci pratik olmaz” diye bir deyiş varsa da gerçeklikte devrimci pratik daima teorinin dışında kendi yolunu izlemiş ve geride kalan teori ona yetişmek için nefes nefese koşmak zorunda kalmış, yetiştiğinde de pratiği kendi çarpık yapısının içine hapsetmeye çalışmıştır. Bu, sürekli böyle tekrarlanıp durmuştur.

1905 Rus Devrimi’nin önce ve sırasında “Sovyet”lere ya da ona benzer bir şeye ilişkin bir teorik saptama ya da öneri yoktu. Geçmişte yaşanan Paris Komünü pratiği bile kitlelerin kendiliğinden örgütlenmesinin organları olan komün ya da konsey veya Sovyet gibi örgütlenmelerin teorileştirmesini sağlayamamıştı. Anarşistlerin “özgür komünler” gibi önerileri vardı ama onlar da bu önerilerini pek somutlayamamışlardı doğrusu.

Derken 1905 Devrimi patlak verdi. İşçiler dayanışma ağlarını geliştirmek için ortaya Sovyet (konsey) gibi bir örgütlenme attılar. Volin, Bilinmeyen Devrim (çev: Erdem Akbulut, Ayrıntı, 2017) adlı kitabında ilk Sovyet fikrinin kendi evinde toplanan kırk kadar işçinin arasında nasıl doğduğunu anlatır. Sovyet örgütlenmesini işçiler icat etmiş ve pratiğe koymuş ve bu örgütlenme işçilerin acil örgütlenme ihtiyacına cevap verdiğinden bir orman yangını gibi yayılmış, her yerden pıtırak gibi işçi Sovyetleri doğmuştur. Başta Bolşevikler olmak üzere bütün sosyal demokrat hizipler ve diğer solcu partiler teoride yeri olmayan bu kendiliğinden işçi örgütlenmesine başından itibaren kuşkuyla bakmış, hatta kendi parti örgütlenmelerinin zararına bir gelişme olarak değerlendirmişlerdir. Ne var ki somut olguları kavramakta usta olan Lenin sonunda durumun farkına varmış ve kendi uyuşuk parti hücrelerini “odalarını havalandırmaya” ve Sovyet gibi yeni gelişmeleri kavramaya davet etmiştir.

1905 devrimi bastırılınca doğal olarak Sovyetler de bastırılmış oldu ama Sovyetler işçilerin belleğinde bütün canlılığıyla yaşamaya devam etti.

1917 Şubatı’nda Çarlık büyük bir ayaklanmayla devrilir devrilmez Petersburg işçilerinin ve sol entelektüellerinin (ağırlıklı olarak savaş karşıtı Zimmerwaltçı sol) yaptığı ilk iş Sovyetleri yeniden canlandırmak oldu. 1905 pratiğine rağmen teori sovyet konusunda yine uyumuştu. Lenin’in, sovyet örgütlenme pratiğinin en canlı olduğu 1917 Devrim ayları sırasında yazdığı Devlet ve Devrim (çev. M. Halim Spatar-Celal Üster, Yordam, 2016) kitabında Sovyetlerden sadece dört yerde, o da Sovyetlerde o sırada hâkim durumda olan Menşevikleri ve Sosyalist Devrimcileri eleştirmek için söz etmesi (bu dördün sonuncusunda – s. 125 – Sovyetlerden devlet diye söz etmesi de ayrıca kaydedilmelidir) ve devrimin örgütlenmesi konusunda onca teorik laf etmesine rağmen Sovyetler konusunda hiçbir teorik saptamada bulunmaması ilginçtir. Sovyet, Lenin için sadece iktidara adım atmakta bir basamak ve dayanaktı. Zaten iktidarı ele geçirdikten sonra sovyeti bir süs haline getirmiştir.

Sovyetler içi boşaltıldıktan sonra bir devletin adı haline getirilip hem teorik hem de pratik olarak ortadan kaldırıldı. Daha sonrasında “konsey Marksistleri” olarak anılan Karl Korsch, Cornalious Costariadis gibi düşünürler sovyeti gerçek anlamında teorik düzeye çıkarmaya çalıştılar gerçi ama bu teorik çabalar komintern geleneğinin ölü ağırlığı nedeniyle yeterince etkili olamadı.

Daha sonra 1968 pratiği geldi gündeme. 68’in yeni örgütlenme tarzı konusundaki  pratiği Türkiye’de pek hissedilmedi ama aslında dünya 68’i Paris komünü ve Rus Sovyetleri deneyiminin pratikte yeniden canlanmasıydı. Elbette buna 1956 Macar ayaklanması sırasındaki fabrika konseyleri deneyi, 1980’lerde Polonya’daki Solidarnoş deneyimleri de eklenmelidir. Kısacası, kitlelelerin gerçek anlamda kendi öz çabalarıyla ayaklandığı her yerde komün, Sovyet, konsey örgütlenme pratikleri bir kere daha canlanmaktadır. Ne var ki arkadan yetişen teori bu pratiği teorik düzeye çıkaracağına kendi köhnemiş örgütlenme tarzlarıyla bu pratiklerin üstünü ölü toprağı serpmektedir.

Bunun en son örneği Gezi ayaklanmasıdır. Gezi ayaklanması, klasik örgütlenme tarzına sahip dar örgütleri bir kenara iterek harika bir dayanışma mücadelesi yaratmış ve keza hayranlık verici örgütlenmeler ortaya koymuştur. Ne var ki, ayaklanmanın geri çekildiği koşullarda bu tür örgütlenmeler de geri çekilip sönmüş ve ortalığı yine eski örgütsel leş kargaları kaplamıştır. Onlar, canlı bir mücadeleden değil, ölmüş bir mücadeleden beslenir daima.

Oysa bugün belleklerde bütün canlılığıyla yaşayan Gezi pratiği, mücadele tarzıyla, örgütlenmesiyle, dayanışmacı ve kolektif tarzıyla hâlâ teorik düzeye çıkartılmayı bekliyor.

 

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları