Anayasa Suçu


Anayasa suçu veya anayasal suç, kamuoyunda sık duyduğumuz kavramlar. Bunun ne anlama geldiği konusunda tam bir keşmekeş söz konusu.

Hukukçu olmayanlar, bu kavramı her türlü Anayasa’ya aykırılık için kullanıyor. Böylesi kullanımların sorunlu olduğu açık. Bu sorun, gündelik dildeki, her hukuka aykırılığı suç saymanın bir bakıma anayasal tezahürü… Bunun üzerinde durmayacağım.

Öte yandan, hukukçular (özellikle ceza hukukçuları) yana yakıla böyle bir suçun bulunmadığını ileri sürüyor ve ekliyor: Eğer kastedilen şey, TCK md. 309’daki “Anayasayı İhlal” ise, bunun böyle ifade edilmesi gerekir.

Bu, bir yönüyle haklı bir eleştiri.

Hatta bu bağlamda “Cebir ve şiddet kullanarak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs edenler ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılırlar.” diye düzenlenen “Anayasa’yı İhlal” (TCK md. 309) suçunda yer alan “cebir ve şiddet” kavramının kapsamının tartışılması oldukça önemli… Öyle ya siyasi iktidar, “güç kullanma tekeli” anlamına gelir. Dolayısıyla siyasi iktidarın sistemli Anayasa’ya aykırı tasarruflarının ne denli bu kapsamda olduğuna derinlikli bir yanıt verilmesi gerekir.

Ben böylesi bir tartışmaya -şimdilik- girmeyeceğim. Onun yerine “anayasa suçu” ekseninde ileri süren görüşlerde gözüme çarpan iki kusura dikkat çekeceğim.

Birincisi, kimi hukukçular “anayasaya aykırılık” ile “anayasayı ihlal” kavramlarını karıştırabiliyor. Oysa bu iki kavramın anlamı farklı.

İkincisi, pek çokları “anayasa suçu” kavramına ilişkin eleştirilerini, sadece ceza hukuku perspektifiyle ileri sürüyor. Oysa meselenin bir de anayasa hukukuna bakan bir penceresi var.

Anayasaya Aykırılık ≠ Anayasayı İhlal

Anayasaya aykırılık ile anayasayı ihlal aynı anlama gelmez. Bunların arasında nitelik değil derece farkı vardır. Bu fark, lalettayin tartışmalarda tali görülebilir fakat teknik yönden hayli önemlidir. Öyle ki, 1960’lı yılların başında 27 Mayıs Müdahalesi’nden sonra bu ayrımın üzerinde durulmuş; ayrım, (Mümtaz Soysal’ın da bir zamanlar hassasiyetle dikkat çektiği gibi) 1961 Anayasası’nın kabulüyle birlikte netlik kazanmıştır.

Anayasaya aykırılık, bir eylem veya işleminin Anayasa ile uyumsuz olması anlamına gelir. Anayasa yargısı, prensip itibarıyla bu uyumsuzluğu gidermek için vardır. Anayasa mahkemeleri olağan koşullarda, anayasaya aykırılıkları ayıklamakla görevlidir.

Anayasayı ihlal ise (27 Mayıs bağlamında konuşacak olursak) var olan düzene karşı (icabında iktidar eliyle) bir kalkışmayla bağlantılıdır.

Millî Birlik Komitesi (MBK), eski Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın Yüksek Adalet Divanı’na sevki kararında, “anayasayı ihlal” kavramını (aynen) şöyle tanımlamıştı:

“Anayasa müesseselerinin ve demokratik hakların fiilen ilgası bir tek hareketle değil, senelerce süren karar (Tedbir) ve (Tertipler) zinciri içinde vukubulmuştur. Çok kere kanunilik kisvesine büründürülen bütün bu hukuka aykırı tedbirler ve onu destekliyen tertiplerin Anayasaya aykırı muamele ve hareketler olduğu, âmme efkârım temsil eden müessese ve şahıslar tarafından tekrar tekrar belirtilmiştir.”

Bu sözler, anayasayı ihlal kavramının, anayasaya aykırılık kavramından daha geniş olduğunu ve daha ileri bir düzeyi ifade ettiğini ortaya koyar. Fakat burada da meselenin sadece bir teknik ceza hukuku meselesi olmadığını kaydetmek gerekir.

Aslında burada konu, 1924 Anayasası’nda (md. 41) “vatan hayınlığı”, 1961 Anayasası’nda (md. 99) “vatan hainliği”, 1982 Anayasası’nda “vatana ihanet” (md. 105) diye kavramlaştırılan kurumla ilgilidir. Bu kurum, yargılamayı ceza hukukunun teknik sınırları içinde görmeye çalışan Yüksek Adalet Divanı’nın zihninin arka planında var olan kavramın somutlaşmış hâlidir bir bakıma.

Anayasal Perspektiften Anayasa Suçu: “Vatana İhanet”

1924, 1961 ve (ilk hâli itibarıyla) 1982 anayaslarında vatana ihanet (Alm. Hochverrat), Cumhurbaşkanının göreviyle ilgili olarak suçlandırılması olanak verilen yegâne koşuldur. Böylesi bir suçlandırma için öteden beri TBMM’de nitelikli bir çoğunluk gerekmiştir. Gelgelelim bu kavramın ne anlama geldiği öğretide ihtilaflara neden olmuş, dolayısıyla görece havada kalmıştır.

Kavramın kökleri çok eskilere dayanır ama modern anlamda derinleşmesi Fransız Devrimi’nden sonrasına denk gelir. Dolayısıyla Fransız literatüründe konuyla ilgili daha çok kalem oynatılmıştır.

Fransa’da konuya sadece ceza hukuku perspektifinden bakanlar, “kanunsuz suç ve ceza olmaz” (nullum crimen, nullum poena sine lege) ilkesini gündeme getirir. Buna göre; ceza kanunlarında “vatana ihanet” diye bir suç olmadığı için bu hükme dayalı bir ceza da verilmez. Bu “cezacı görüş” özellikle Léon Duguit tarafından vurgulanır.

Buna karşılık bir de bu suçun, Fransız Devrimi yıllarından bu yana sosyo-politik bir anlam taşıdığını söyleyenler vardır. Onlara göre “vatana ihanet” kavramı, politik bir suçlandırmayı zorunlu kılar. Nasıl ki devrim kendi hukukunu yaratır, “yoktan var eder”se, siyasal özne de tanımını suçlandırırken yapar, içeriği eylemli olarak doldurur. Fransa öğretisinde “anayasacı görüş” denilen bu yaklaşım özellikle Maurice Hauriou ile tanınır.

Türkiye’de de az önce değindiğimiz bağlamda bu kavramın içeriği, 27 Mayıs’ın eylemli ve görünen aktörü Millî Birlik Komitesi (MBK) tarafından doldurulmuştu. MBK, bunu, biçimsel bir hukuk normuyla gerçekleştirdi. 06/07/1960 tarihli ve 15 sayılı “Türk Ceza Kanunu’nun 146’ncı maddesine fıkra eklenmesi ve 156’ncı maddesinin kaldırılması hakkında geçici Kanun”, 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 125 -133, 141, 142, 146, 149, 150 ve 163 üncü maddelerinde yazılı bulunan suçların “vatana hıyanet suçları” olduğunu ilan etmiş, bu suçların yürürlüğe girdiği tarihinden önce işleyenlerin de cezalandırılacağına hükmetmişti.

Dolayısıyla Türkiye’de de vatana ihanet bağlamında bir bakıma “anayasacı görüş” uygulama bulmuştu.

1960’lı yıllardaki kimi konuşmalarda ve yazılarda (Uğur Mumcu, Doğan Avcıoğlu vd.) “anayasa suçu” kavramı, hem II. Abdülhamit hem de Demokrat Parti’nin pratiklerine dönük olmak üzere ve sözcüğün bu anlamıyla kullanılıyordu. Bunda “vatana ihanet” kavramının kazandığı pejoratif anlam da bir faktördü.

Bugün böylesi bir kullanım yok, varsa da nadir…

Fakat yine de not düşmek gerekiyor…

Kaynak: Doç. Dr. Tolga Şirin

Tolga ŞİRİN
Latest posts by Tolga ŞİRİN (see all)