Sürçülisan ettimse affola…

I.
“Ali dede lapçınlarını oflaya puflaya giyindi. Az önce yediği bi dıkım lopçuk midesini rahatsız etmişti. Çıpkısı elinde sokağa çıktı, löm lömbakındı. Sıcaktan ağacın gölgesine çekilmiş sündük çomar her zaman yaptığı gibi Ali dedenin üzerine seyirtti. Ali dedenin “hoşt azaysız” demesiyle tekrar gölgeye gidip yattı. Ali dede yürürken sokurdadı “mahana arıyor itoğlu it ödümsitti vallaha.”
Çok geçmeden caminin apollesinden ezan sesi duyuldu. Namazdan sonra “bübüme uğrayayım epeydir gitmedim” diyerek kendiyle gavilleşti. Sıcaktı. Cebinden mendilini çıkardı gözündeki şirpitleri sildi.”

II.

Niğdeli Ali dede lapçınlarını giyinip de yola koyulduğu eş zamanlarda, Erzincanlı Emine bibi arada sırada beline ağu gibi girip çıkan ağrıyı yok sayarak, ağzının içinde varla yok arası bir türkü,çalı süpürgeyle zibilleri sokağa savurdu. Gorçikmahlenin tozu toprağı bitmiyordu. Eşikten atlayıp eve girerken avlu da dolanan enüklere, öylesine depermiş gibi bir hareket yaptı. Gelin ocağın üzerine guşganayla yarma koymuş, gerdan etiyle. Haşlıyordu. Keşkek istemişti evin gişileri.

İlk torun, kafası kendinden büyük ve dedesinin gıldırik kafa dediği Hasan hastaydı. Bir çulun üzerinde eyleşiyordu. Annesi everdiklerindealınan pullu kaliklerini önüne koymuştu oyalansın diye. Hasan arada sırada burnundan akarak dudak kenarlarına yığılan hındığiniyalıyordu. Aynı zamanda diş çıkardığı için şorikleri ağzının kenarından akarak yakasını ıslatıyordu. Tencerenin başından ayrılan gelin bir çaputla oğlanın önce ağzını sonra burnunu sildi.

Boz renge boyalı tahta kapının çıkkıriğinin çıkardığı tanıdık sesi duyunca evin garıları şöyle bir tikeldiler. Emine bibi “Ooo gelüüün ağşamolmuş” diye söylendi.  Muttin gelmişti. Gelinin kocası  Muttin  bocciğini incitmişti. Kapıda söylenerek kastiklerini çıkardı. O haliyle damı aktarmış, pıhıriğini tamir etmişti. Yüzünden acısı okunabiliyordu. “Açım, geşgek pişmedi mi?” dedi, hırtlağını temizleyerek. Yarın   temizlemesi gereken ahbunları düşünüyordu bir yandan. Yemek hazır değildi, gelin bir tike yufka ekmeğinin içine tulum peyniri koyup kocasına verdi. Emine bibi torununu kucağına almış “hotikbaba soka bu derdi, Hasanım hasta mı olmuş?” diyerek seviyordu. Oğlan mızırdandı ilgiyi görünce. Muttincevüzağacının gıggıriğine guşlar yuva yapmuşlar dedi. Öylesine. Laf olsun diye.

III.

Niğdeli Ali dede lapçınlarını giyinip de yola koyulduğu, Erzincanlı Emine bibi çalı süpürgesiyle evi süpürdüğü eş zamanlarda, Tekirdağlı Fatma teyze Avva’yaAlil’e ders çalıştır, bi aretliğime gidip emen gelcem diyerek çıktı.

Ona verilen bu görevden nefret ediyordu, ağzının içinde birşeyler tirildadı. Annesi bahçeden çıkar çıkmaz oğlanın kafasını ızla itti   “bi kerette öğrensen şaşarım zaten” dedi. İkisi de evin kapıönünde oturmuşlardı. Alil kufaya nişan alıp küçük taşları spıttırıyordu. Avva başını iteleyince ters ters baktı ona Alil. İyice sinirlenen Avva “eepten aykırı gidersin, senin somağına kodum mu yamulursun” dedi. “Şimdi süüüle üjj çarpı beeş kaç eder? Omuzlarını kaldırıp indiren oğlan “bilmiyom be aaa” dedi şımarık şımarık. Avva parmaklarıyla anlatmaya çalıştı. Alil’in umurunda değildi, terliği çıkardı ayağından, vuracakmış gibi yaptı “te be ne baküüsün? Salağın ustünluk hali” dedi.

O ara bahçe kapısına dayanan Atçe ingeMarinabüsünüz kızanlar be ya” diye seslendi. Kardeşime ders çalıştırıyorum dedi Avva. Atçeinge “O çomorak gözlü kızan tembeldir be yaa” diye söylendikten sonra Alil’e çıkıştı: “langırdama da çalış Alil! ben gidiyorum anneniz gelene kadar sakın çavalarla konuşmayın” dedi.

Atçe inge uzaklaşır uzaklaşmaz Alil cebinden zımzıkları çıkarıp oynayalım mı? dedi ablasına. Avva ırsla ayağa kalktı “adi be kendiliksiz şey, ne alin varsa gör” diye bağırıp kalemi defteri spıttırıp eve girdi. Alil havada uçan kalem ve defteri görünce ağzı açık yalnızca “bııyyy” diyebildi.

IV.

Niğdeli Ali dede lapçınlarını giyinip de yola koyulduğu, Erzincanlı Emine bibi çalı süpürgesiyle evi süpürdüğü, Tekirdağlı Fatma  teyze Avva’ya “Alil’e ders çalıştır dediği eş zamanlarda, Bodrum’da güneş tam tepedeyken Hacıosman pazarda tezgah başında tikelmiş oğlu Ali’yi bekliyordu. Hatça  teyze Hacıosman’a “ne bakıpduru, bene ordan domat datıvecen mi iki gilo? Gönülsüz bir halde torbaya koyduğu domatları tartı. Çocukluk akideşiyle konuşan Hatça teyzeye torbayı uzatırken alıvecen mi?” dedi. Sohbeti bölünen Hatça teyze gönülsüz parayı ödedi ve sohbetine döndü. Ayeçlerin budanma zamanı gelmişti ama kocası da, o da yaşlenmişti, nası yapıpduru bunce işi? “Beni bak biyo “dedi akideşi  “ne düşünüpduruçorçocuk yardım edipduru sene.” Hatça teyze ıscaan cevcevinde tikeldik kaldık diye düşündü. Nerden de konuşası tutmuştu bu ıscakta? En iyisi lafı kısa kesip ayrılmaktı oradan. Hatça teyze akideşineakırbalar çaya gelipgeli acıktan, gocanayı da alıp gelipgel” diyerek ayrıldı. Hacıosman Ali emmiyi beklerken Mıstıfa’yı gördü “gaadeş yolda Ali göödün mü” dedi.Gangolun ordan gelipduru İsmee’yle

Ağzının içinde söylendi, nolcekdi bu Ali bilmem?dedi. Bu ooolan pek yapceye benzemeyo. Soraalar adama ne iş yapıpduru deyi? Nereye yollasam tingildenip kalıyor.”

V.

Niğdeli Ali dede lapçınlarını giyinip de yola koyulduğu, Erzincanlı Emine bibi çalı süpürgesiyle evi süpürdüğü, Tekirdağlı Fatma  teyze Avva’ya “Alil’e ders çalıştır dediği, Bodrum’da  Hacıosman pazarda tezgah başında tikelmiş oğlu Ali’yi bekliyorken eş zamanlarda Eleni hırslanmış avaz avaz bağırıyordu “üsekadar sayazağım, çıkın saklandığınız yerden.” Helena ve Eftelya saklandıkları yerde çıktılar.  “Bre more sabahtan beri beni bağırtırsız cangalaklar.” Helena annnesinin eline yapıştı “hani bize sikolata?” “Oldu zanim,  yok size sikolata. Mamiga yarın getirezek. “Hadi banyo yapazayız” diyerek kuzikalarının ellerini tuttu.

Niko kapıdan içeri girmeden gür sesi bahçeyi doldurdu “Eleniii zanim mangal bahçede mi? bu aksam balik yiyezeyiz. Sen de salatayı, rakiyi hazirla.” Çocukların ellerini  bırakıp beline dayarken Elenizot herif geldin mi? bir kere de nasilsiniz? de.”Niko duymadı bile, bahçenin köşesinde duran mangala doğru ilerledi. Niko gerçekten de fotul ve zot adamdı. Keyfi yerindeyse bal gibi olurdu, hikayeler anlatır etrafındakileri gülmekten kırar geçirirdi. Kuzikalarına dönerek “maninizi üzmeyin, gidin yıkanın.” Çocuklar koşarak eve girdiler.  Eleni Niko’nun yanına yaklaşarak;  “dingoz ev sahibi geldi, pupu istiyor, kirayı geziktirdiniz diye söylendi durdu.”

Niko yolda karşılaşmıştı ev sahibiyle, o birşey söylemeden  “yarin verezeyiz kirayı” demişti. Vasili başını sallayarak yürüdü gitti. İçinden “evine kira istemeye gittim desen fotul Niko saldırır en iyisi yürü git Vasili diye komut verdi kendine. Elini ceketinin cebine attı, saate baktı “oo aksam olmuş” dedi.

Aynı anda değişik lehçe, şive ve ağızla konuşan ülkem insanları; Lazı, Egelisi, Kürdü, Rumu, Ermenisi, Trakyalısı aynı anda nasıl konuşurlar merak ettim. Biraz çevremden, biraz google’dan yardım aldım.  

Gördüm ki nasıl konuşursak konuşalım, aynı acıları, sevinçleri, yoklukları, ölümleri, töreleri, yemekleri, türküleri, ağıtları paylaşıyoruz. E sorun ne o zaman? dedim ve affınıza sığınarak denedim, yazdıkça baktım ki birbirimizi anlıyoruz. O şiveymiş, bu ağızmış hiiiç farketmiyor; BİZ BİRBİRİMİZİ ANLIYORUZ, sorun bizim birbirimizi anlamamızı istemeyenlerde.

Sürçülisan ettimse affola…

 

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları