Şiir ve Fenomenoloji

Fenomenoloji, birinci şahıs bakış açısıyla deneyimlenen bilinç yapılarının incelenmesidir. Bir deneyimin merkezi yapısı, bir nesnenin bir deneyimi olduğu için, bir şeylere yöneltilmiş olması maksatlılığıdır. Bir deneyim, uygun etkin koşullarla birlikte içeriğine veya anlamına doğru (nesneyi temsil eden) bir nesneye yönlendirilir. Bir disiplin olarak fenomenoloji, felsefe, ontoloji, epistemoloji, mantık ve etik gibi diğer önemli disiplinlerden farklıdır.

Fenomenoloji, yüzyıllardır çeşitli açılardan uygulana gelmiştir, ancak Edmund Husserl, Martin Heidegger, Jean-Paul Sartre, Maurice Merleau-Ponty ve diğer felsefecilerin eserlerinde 20. yüzyılın başlarında kendi varlığını ortaya koymuştur. Son zamanlardaki zihin felsefesinde çokça karşılaşılan kasıtlılık, bilinç, nitelik ve birinci şahıs bakış açısının fenomenolojik konuları öne çıkmaktadır.
Bu bağlamda, fenomenoloji nedir? Fenomenoloji yaygın olarak iki yoldan felsefede disiplin alanı ya da felsefe tarihinde bir hareket olarak anlaşılmaktadır. Fenomenoloji disiplini, başlangıçta deneyimin veya bilincin yapılarının incelenmesi olarak tanımlanabilir. Tam anlamıyla fenomenoloji, ‘olguların’ incelenmesidir: Şeylerin ya da deneyimlerimizde göründüğü gibi görünen şeylerin görünüşleri ya da şeyleri deneyimlememiz ve dolayısıyla deneyimlerimizdeki anlamlardır.

Fenomenoloji, öznel veya ilk bakış açısından tecrübe edilen bilinçli deneyimleri inceler. Bu felsefe alanı daha sonra, felsefe’nin diğer temel alanlarından ayrılır ancak bunlarla ilişkisini yürütmeye devam eder:
Ontoloji (bir şey olmanın ya da ne olduğunun incelenmesidir), epistemoloji (bilgi çalışmasıdır), mantık (geçerli akıl yürütme çalışmasıdır), etik (doğru ve yanlış eylemdir) ve benzerleridir.

Fenomenolojinin tarihsel hareketi 20. yüzyılın ilk yarısında başlatılan felsefi gelenektir. Bu harekette, fenomenoloji disiplini, ahlak veya metafizik veya epistemoloji görüşlerinin aksine, tüm felsefenin en doğru temeli olarak ödüllendirildi. Disiplinin yöntemleri ve karakterizasyonu Husserl ve onun halefleri tarafından geniş çapta tartışıldı ve bu tartışmalar günümüze kadar devam ediyor. (Yukarıda sunulan fenomenolojinin tanımı, örneğin Heidegger tarafından çokça tartışılmıştır, ancak disiplini karakterize etmek için de başlangıç ​​noktası olmaya devam edecektir).

Son dönem felsefesinde, ‘fenomenoloji’ terimi, genellikle görme, duyma ve benzeri duyusal niteliklerin karakterizasyonuyla sınırlıdır: Çeşitli türden duyumlara sahip olmak gibi.

Bununla birlikte, deneyimlerimiz normalde sadece duygudan çok içerik bakımından daha zengindir. Buna göre, fenomenolojik gelenekte fenomenoloji, deneyimlerimizdeki anlamlı şeylere, özellikle nesnelerin, olayların, araçların, zaman akışının, benliğin ve diğerlerinin önemine değinerek, bu şeyler; ortaya çıktıkça, daha geniş bir aralıkta verilmesi mümkündür ve yaşadığımız dünyada hepsi deneyim sahibidirler.

Bir disiplin olarak fenomenoloji, 20. yüzyıl boyunca Avrupa kıtasının felsefesi geleneğine merkez olmuştur. Zihin felsefesi, 20. yüzyıl boyunca geliştirilen analitik felsefenin Avusturya-İngiliz-Amerikan geleneğinde gelişmiş ve yine bu yüzyılda zihinsel aktivitelerimizin temel karakteri olarak, bu iki gelenek içinde örtüşen yollarla sürdürülmüştür.

Buna göre, bu makalede, çizilen fenomenoloji perspektifi, her iki geleneği de kapsayacak olup, fenomenolojik şiir yaklaşımını incelemeye çalışmak ve tartışılabilir kılmak için, bir ‘önsöz’ niteliğinde olacaktır.

Buradaki temel kaygı, hem disiplini kendi içinde geliştiren tarihsel geleneği vurgulamak, hem de fenomenolojinin disiplinini çağdaş bir bakış açısıyla nitelendirmek olacaktır. Temel olarak, fenomenoloji, algı, düşünce, bellek, hayal gücü, duygu, arzu ve bedensel farkındalık, somutlaştırılmış eylem ve sosyal etkinlik gibi dilsel bir etkinlik de dâhil olmak üzere, çeşitli deneyimlerin yapısını inceler. Şiir de buna dâhildir.

Bu tecrübe biçimlerinin yapısı tipik olarak Husserl’in “kasıtlılık” olarak adlandırdığı bir şekilde yani dünyadaki şeylere karşı deneyimin yönlendirdiği bilincin bir şeyin ya da bir şeyin bilincinin mülkiyeti olması gerektiğini içerir – temsil doğrudur ve/ya sadece işlerdir – nihayetinde klâsik Husserlian fenomenolojiye göre, bizim deneyimimiz yönlendirilir ve bu yönlendirilme aracılığıyla ve benzeri olan belirli kavramlar, düşünceler, fikirler, resimler gibi bunlar ve benzerleri belirli bir deneyimin anlamını veya içeriğini oluşturan şeylerden farklıdır ve onlar teklif ederler ya da bir ‘anlam’ ifade ederler.

Bilincin temel kasıtlı yapısının yansımalarına göre, bizler analizde bulunuruz ve bu analiz; daha fazla deneyim biçimini içerir. Dolayısıyla, fenomenoloji karmaşık bir zamansal farkındalık (bilinç akışı içinde), mekânsal farkındalık (özellikle algı içinde), dikkat (odak ve marjinal veya ‘ufuk’ farkındalığı), kendi deneyiminin farkındalığını (kendi kendini bilinçlendirme) geliştirir. Tek duyu, öz-farkındalık (kendinin farkında olma), farklı rollerdeki (düşünme, hareket etme ve benzeri), somutlaştırılmış eylemlerdir (kişinin hareketinin kinestetik farkındalığı dâhil). Eylemde amaç ya da niyet (az ya da çok) açık olmalıdır ve diğer kişiler (empati, öznelerarasılık, kolektivite), dil aktivitesi (anlam, iletişim, diğerlerini anlama), sosyal etkileşim (kolektif eylem dâhil) oluşturmaktadır.

Dahası, farklı bir boyutta, düzenlemeler, bedensel beceriler, kültürel bağlam, dil ve diğer sosyal pratikler, toplumsal arka plan ve kasıtlı faaliyetlerin bağlamsal yönleri dâhil olmak üzere, çeşitli nedenler ya da olanak sağlayan koşullar – olasılık koşulları – göz önüne alınmalıdır.

Böylece, fenomenoloji bilinçli deneyimlerden kasıtlılığı deneyimlemeye yardımcı olan koşullara yol açar. Geleneksel fenomenoloji öznel, pratik ve sosyal deneyimlere odaklanmıştır. Bununla birlikte, yeni akıl felsefesi, özellikle deneyimin nöral alt yapısına, bilinçli deneyimin ve zihinsel temsilin veya kasıtlılığın beyin aktivitesine nasıl dayandığına odaklanmıştır. Bu deneyimlerin ne kadarının fenomenoloji alanında bir disiplin olarak kaldığı sorusu ise, zor bir sorudur. Kültürel şartlar, deneyimlerimize ve tanıdık öz-anlayışımıza, beynimizin elektrokimyasal işleyişinden çok, bizim ait olabileceğimiz fiziksel sistemlerin kuantum-mekanik durumlarına olan bağımlılığımızdan çok daha yakın görünmektedir. Söylemesi gereken ihtiyâtlı şey, fenomenolojinin bazı yönlerden, deneyimimizin en azından bazı arka plan koşullarına yol açmasıdır.

Buna göre fenomenoloji disiplini nedir?Fenomenoloji disiplini, çalışma alanı, yöntemleri ve ana sonuçları ile tanımlanır. Fenomenoloji, birinci şahıs bakış açısıyla deneyimlenen bilinçli deneyimin yapılarını, ilgili deneyim koşullarıyla birlikte inceler. Bir deneyimin merkezi yapısı, niyetliliği, içeriğiyle veya dünyadaki belirli bir nesneye yönelik anlamıyla yönetilme şeklidir.
Hepimiz algı, hayal gücü, düşünce, duygu, istek ve eylem gibi çeşitli deneyimler yaşarız. Dolayısıyla, fenomenoloji alanı, bu türler (diğerleri arasında) dâhil olmak üzere deneyimlerin aralığıdır. Tecrübe, yalnızca görme veya işitme gibi göreceli olarak pasif bir deneyim değil, aynı zamanda bir çiviyi çakma veya topa vurma gibi aktif deneyimleri de içerir. (Bu aralık, bilince sahip olan her varlık türüne özgü olacaktır; bizim odağımız kendi insanımızın tecrübesidir. Bilinçli varlıklar, bizim yaptığımız gibi fenomenolojiyi uygulayamayacak ya da mümkün kılmayacaktır.)

Bilinçli deneyimlerin kendine özgü bir özelliği vardır: Onları deneyimleriz, yaşadıklarımızda ya da gerçekleştiririz. Dünyadaki diğer şeyleri gözlemleyebilir ve meşgul edebiliriz. Ama biz onları yaşama ya da gerçekleştirme anlamında deneyimlemiyoruz.

Bu deneyimsel ya da birinci – şahıs özelliği – deneyimlenmekte olan – bilinçli deneyimin doğasının ya da yapısının önemli bir parçasıdır: Gördüğüm, düşündüğüm, istediğim gibi ve dediğimiz gibi. Bu özellik, hem fenomenolojik hem de ontolojiktir. Her bir deneyimin özelliği: Deneyimin yaşanması (fenomenolojik) ve deneyimin (ontolojik) olması için ne olduğunun bir parçasıdır.

Bilinçli deneyimi nasıl inceleyeceğiz? Biz onları deneyimlediğimiz gibi çeşitli deneyimler üzerine düşünürüz. Yani, birinci şahıs bakış açısından ilerliyoruz. Bununla birlikte, normalde bir deneyimi gerçekleştirdiğimiz anda karakterize etmiyoruz. Birçok durumda, bu yeteneğe sahip değiliz: Örneğin, yoğun bir öfke ya da korku durumu, zamanın tüm ruhsal odağını tüketir. Daha ziyâde, belirli bir deneyime sahip olmanın bir arka planını ediniriz ve bu türden deneyime aşinâ olduğumuza bakarız: bir şarkı duymak, bir gün batımı görmek, aşk hakkında düşünmek, bir engel atlamak niyetindeyim. Fenomenoloji uygulaması, karakterize edilecek deneyimlerin türüne aşina olmayı gerektirir. Daha da önemlisi, fenomenolojinin sürdürdüğü deneyim türleridir.

Klasik fenomenologlar, üç ayırt edici yöntem uyguladılar. (1) Kendi deneyimlerimizde bulduğumuz gibi bir tür deneyimleri anlatırız. Böylece Husserl ve Merleau-Ponty, yaşadıkları deneyimin saf tanımından bahsetmişlerdir. (2) Bir tür deneyimi bağlamın ilgili özelliklerine bağlayarak yorumlarız.

Bu bağlamda, Heidegger ve onun takipçileri yorumsamacılardan, bağlamdaki yorumlama sanatından, özellikle de sosyal ve dilsel bağlamdan söz etmişlerdir. (3) Bir tür deneyim biçimini inceleriz. Sonunda, tüm klasik fenomenologlar, daha fazla ayrıntı için dikkate değer özellikleri öne çıkararak, deneyim analizini uyguladılar.

Bu geleneksel yöntemler, son yıllarda, fenomenoloji için mevcut olan yöntemleri genişleterek tahrip olmuştur. Böylece: (4) Mantıkbilimsel bir fenomenoloji modelinde, bir tür düşünce için (örneğin köpeklerin kedileri kovaladığını düşündüğüm yerde) ya da bir niyet türü için tatmin koşullarını (örneğin, nereye niyet ettiğimi) kısası doğru koşulları belirledik ya da o engel atlamak için olacak. (5) Deneysel bilişsel paradigma paradigmasında, deneysel yönleri onaylama veya reddetme eğilimi gösteren deneysel deneyler tasarlıyoruz (beynin belirli bir bölgesinde bir görme veya duygu tipinin altını çizdiği düşünülen bir beyin taramasının elektrokimyasal aktiviteyi gösterdiği yerde) veya motor kontrolü.

Deneyimi bilinçli yapan şey, yaşadığımız ya da gerçekleştirirken yaşadığımız deneyimin sahip olduğu belirli bir farkındalıktır. İç farkındalık örneğin. Bu form; önemli bir tartışma konusu olmuştur. Descartes’ın ve arkasından Locke’un ‘bilinç’ kavramları ile ortaya çıkan; zengin bir iç görü, vicdan, eş duyu, bilgi, konuyla ilgili olarak, etkin ve köklü çözümler üretmek için tartışılabilir.

Bu deneyim – farkındalık, deneyimin bir tür iç gözleminde, sanki aynı anda iki şey yapıyormuş gibi mi? (Brentano ‘hayır’ demişti.) Kişinin zihninin işleyişine dair, daha yüksek bir mertebeden bir algı mı, yoksa kişinin zihinsel faaliyeti hakkında daha üst düzey bir düşünce mi? (Son teorisyenler her ikisini de önermişlerdir.) Yoksa farklı bir yapı biçimi midir? (Sartre bu çizgiyi, Brentano ve Husserl üzerinde çizdi.) Bu konular, bu makalenin kapsamı dışındadır, ancak fenomenolojik analizin bu sonuçlarının, çalışma alanının karakterizasyonunu ve alana uygun metodolojiyi oluşturduğuna dikkat ediniz. Deneyim farkındalığı için bilinçli deneyimin belirleyici bir özelliği, birinci şahıs için yaşanmış bir ‘karakter’ deneyimi veren özelliktir.

Bilinçli deneyim fenomenolojinin başlangıç ​​noktasıdır, ancak daha az açık bilinçli olguya gölge saçar. Husserl ve diğerlerinin de vurguladığı gibi, bizler dikkatin sınırındaki veya etrafındaki şeylerden belli belirsiz bir şekilde farkındayız ve etrafımızdakilerin, dünyadaki şeylerin daha geniş ufuklarının dolaylı olarak farkındayız. Dahası, Heidegger’in de vurguladığı gibi, yürürken ya da çivi çakma ya da kendi dilimizi konuşturma gibi pratik faaliyetlerde, alışkanlıklarımızın açık bir şekilde farkında değiliz. Dahası, psikanalistlerin de vurguladığı gibi, kasıtlı zihinsel aktivitemizin çoğu hiç bilinçli değildir. Fakat bir şey hakkında ne hissettiğimizi veya düşündüğümüzü fark ettiğimizde, terapi ya da sorgulama sürecinde bilinçli hâle gelebilir. O zaman izin vermeliyiz.

Fenomenolojinin alanı – kendi deneyimlerimiz – bilinçli deneyimlerden yarı bilinçli ve hatta bilinçdışı zihinsel aktiviteye yayılır ve deneyimimize dolaylı olarak dâhil edilen ilgili arka plan koşulları ile birlikte (bu meseleler; tartışmaya açıktır; buradaki nokta, fenomenoloji alanının sınırlarının çizilebileceği sorusuna ‘kapı’ açmaktır.)

Fenomenolojideki temel bir egzersize başlamak için, birinci kişide karakterize edilen, günlük hayatta karşılaşılabilecek bazı tipik deneyimleri düşününüz:
Alacakaranlığın Karaköy’den indiği kıyıdaki balıkçı teknesini görüyorum.

Hastaneye yaklaşırken o helikopterin kendisini havaya uçurduğunu duyuyorum. Fenomenolojinin psikolojiden farklı olduğunu düşünüyorum. Karadeniz’den gelen ılık yağmurun geçen hafta olduğu gibi düşmesini diliyorum. Kâbusumda böyle korkunç bir yaratık hayal ediyorum. Yazımı öğlene kadar bitirmeyi planlıyorum. Kaldırımda kırık camın etrafında dikkatlice yürüyorum ve makalemde, önemli olan kelimeleri aramak için arıyorum.

İşte, bazı alışkın deneyimlerin temel nitelikleri… Her cümle, günlük Türkçe’de anlatılan deneyim tipinin yapısını eklemleyen basit bir fenomenolojik tanımlama biçimidir.

‘Ben’ terimi, deneyimin birinci şahıs yapısını belirtir: Niyet, özneden gelir. Fiil, tanımlanan kasıtlı faaliyetin tipini gösterir: Algı, düşünce, hayal gücü, ve benzeri merkezi önemin, farkındalık nesnelerinin, özellikle de, nesneler hakkında gördüğümüz veya düşündüğümüz ya da düşündüğümüz şekilde, deneyimlerimizde sunulması ve/ya da amaçlanmasıdır.

Doğrudan nesne ifadesi (‘sahildeki balıkçı teknesi’) nesnenin deneyimleme biçimindeki deneyimini ifade eder: Husserl’in noema (düşüncenin psikolojik olmayan özü) olarak adlandırdığı şeyin özü, deneyimin içeriği veya anlamı. Etkisinde, nesne – ifade, tarif edilen eylemin, yani, dilin uygun ifade gücüne sahip olduğu ölçüde, notanın ifadesini ifade eder. Verilen cümlenin genel biçimi deneyimdeki temel niyet biçimini ifade eder: Özne – Eylem -Nesne.

Husserl, Merleau-Ponty ve diğerlerinde olduğu gibi, zengin fenomenolojik açıklama ya da yorum, yukarıdaki gibi yalın fenomenolojik açıklamaları uzaklaştıracaktır. Fakat böyle yalın açıklamalar, niyetin temel biçimini ortaya çıkarmaktadır. Fenomenolojik açıklamayı daha detaylı olarak değerlendirdiğimizde, deneyim bağlamının uygunluğunu değerlendirebiliriz ve bu türden bir deneyim olasılığının daha geniş koşullarına dönebiliriz. Bu şekilde, fenomenoloji pratiğinde, deneyimlerin yapılarını kendi deneyimlerimize cevap verecek şekilde sınıflandırır, tanımlar, yorumlar ve analiz ederiz.

Bu türden yorumlayıcı – tanımlayıcı analiz deneyimlerinde, bildik bilinç formlarını, bilinçli deneyimlerini ya da bu ya da bunun hakkında olanları analiz ettiğimizi hemen gözlemlemekteyiz.

Bu nedenle; ‘kasıtlılık’, deneyimlerimizin göze çarpan yapısıdır ve fenomenolojinin çoğu, niyetliliğin farklı yönlerinin incelenmesiyle ilerler. Böylece, bilinç akışının, kalıcı benliğin, somutlaşan benliğin ve bedensel eylemin yapılarını araştırıyoruz. Dahası, bu olguların nasıl çalıştığına da değindiğimiz gibi, deneyimlerimizin gerçekleştiği gibi gerçekleşmesini, temsil etmeyi veya yapmayı istediklerini belirleyen ilgili koşullarının analizine dönüyoruz. Fenomenoloji daha sonra, kasıtlı olma ihtimalinin, motor becerilerin ve alışkanlıkların, arka plandaki sosyal pratiklerin ve sıklıkla dilin dâhil olduğu durumların analizlerine yol açar.

Ama şimdi bir sorun var. ‘Bilinçlilik’ esas olarak ‘anlam’ içerir, bu yüzden yukarıdaki soru; anlamın olağanüstü karakterde nasıl ortaya çıktığını ortaya çıkarır. Önemlidir ve bilinçli bir deneyimin içeriği tipik olarak, arka plan anlamının ufkunu taşır, kısası deneyimde ‘açık’ olmaktan ziyâde, büyük bir ölçüde ‘örtük’ bir ‘anlam’ taşır. Ancak, bir deneyim tarafından taşınan geniş bir ‘içerik’ yelpazesi, bilinçli olarak hissedilen olağanüstü bir karaktere sahip olamayacaktır. Öyleyse tartışılabilir.
Özetle, yukarıda söylediklerimi; bir Ece Ayhan şiiriyle örneklemek ve makalemi bitirmek istiyorum.
Okuyalım:
“IV
ŞİİR VE KADAVRA
1. Parşömen kâğıtlar okunduğunda,
kıvrıktırlar; şiirin ve
2. kadavranın içi açılmamıştır,
insan insanın hiç.” (s: 222)


DİP NOTLAR:
Ece Ayhan, “Bütün Yort Savul’lar” 1954-1997 Toplu Şiirler, YKY, s:254, 10.Baskı, Şubat 2013, İstanbul.
Edmund Husserl, “Fenomenoloji Üzerine Beş Ders”, Bilgesu Y., çev: Harun Tepe, s: 112, 2010, İstanbul.
Maurice Merleau-Ponty, “Algının Fenomenolojisi”, çev: Eylem Hacımuratoğlu, Emine Sarıkartal, s:624, Kasım 2017, İstanbul.

Koray FEYİZ
Latest posts by Koray FEYİZ (see all)
Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları