Okumasaydım olmazdı


Okumak derken söylemek istediğim, nihai olarak meslek edindirmeyi amaçlayan örgün bir eğitim süreci değil. Herhangi bir sistenim bekası için ideolojik bir okuma hiç değil. Daha çok, ayrım yapmadan her şeyi anlama ve hakkını vermeye dönük, sınırını, süresini, içeriğini benim belirlediğim özgür, esnek ama sistematik bir okumadan söz ediyorum.

Evet, okumasaydım olmazdı; çünkü anlamlı bir varoluş yolculuğuna çıkmazdım. Yaşamın ve duyguların tüm biçimlerini tanımaya yönelmezdim. Bir ağacın köklerinin suya doyması gibi bir şeydi bu. Güneşin değişik ısılarının farkına suyu emdikçe erişirdi ağaç. İnsanların okumaktan aldığı “vitamin” gibi bir şeydir olan.

Gülmenin zamanını, ağlamanın zamanını tam bilebilmek için; gülmüş olmaktan, ağlamış olmaktan kurtulmak için okumalıydım. Varsın tükensin yiyeceğimiz. Sokaktaki hırsız, dünyanın yoksulları bilsinler ki, ambarların anahtarı kitapların arasında…

İçinden yeterince güneş ve su geçmiş meyve gibi vitaminli bir akıla nasıl sahip olabilir ki insan başka türlü. Hem şaraba, hem yemeye, hem tohuma dönmeye yetecek kadar olgunlaşmış kıvamda, üzüme benzer bir bedene nasıl ulaşırdık ki? Okumak biraz da o, mucizelerin anası tohumdan canlının hayranlık verici çıkma mücadelesi değil mi?

Harfler, heceler, sözcükler okuma faaliyetinin birimleridir. Bir nevi su gibidir; yer altından, yalçın kayaların çatlaklarından, gizli haznelerden sızar içimizdeki bir başka kaynağa. Saf ve temiz değildir her zaman. Bazen kükürtlü, bazen asitli, yumuşak, sert, hatta zehirlidir bazen. İçimizdeki kaynak onu ayrıştırır; yararlıyı, yararsızı, ölümcülü… Hangisini tercih edersek öyle bir yaşam biçeriz kendimize. Tabii ki muradımız okumayı yararlı bir kaynağa dönüştürmektir. Buradan bakınca onları kristalleştirebilir, olağanüstü güzelliklerini, erdemlerini fark edebiliriz. İşte o vakit sözcükler cümleler halinde kendilerini arzulanır kılarlar. Böylesi bir “susuzluğu” dindirmenin yolu okumaktır. Ama içtikçe daha büyük susuzluklar aranır; hatta içinde çimmek ister insan. Kışın ya da yazın hiç fark etmez, avuç avuç içirirdim kızıma saatler boyunca. Hafif anasonlu olanı büyük sevinçler verirdi; dindirirdi zamanı sanki.

Okumasam olmazdı; çünkü benliğimin bir kısmını doğama, diğer bir kısmını da ona borçluyum. Bana, benim olanaklarımı gösterdi. O, beni kirletebilecek her şeyden uzak tuttu varlığımı.

Hayat denen korkunç yolculuğu anlaşılır, katlanılır bazen de sevimli kılar okumak. Ne kadar içine gömüle gömüle yaşarsam, sözcüklerin o kadar şahesere dönüşeceğini yaşayarak gördüm. Gerilmiş tellerimin ne kadar esneyebileceğini öyle anladım.

Tabii okumak dediğimiz olgu, belki inci tanesi gibi göz alıcı değildir görünürde ama güneş kadar yakıcıdır lisanını öğrenebilene. Bu biraz da okuma faaliyetinin patikasında mı, sokağında mı yoksa ana yolunda mısınız, ona bağlıdır.

Okumayı suya benzetmem boşuna değildir, bilinçli bir tercihtir. Nasıl ki, su canlı organizmayı besleyen bir nesneyse, okumak da ruhu, zihni besleyen bir duyuş ve hissediş halidir. O nedenle tüm canlıları aldıkları su miktarına göre değerlendirir olduğum gibi, İnsanları da okuma kapasitelerine (fiziksel bir sorunları yoksa) göre değerlendirir oldum. Kaldı ki, insanda “değeri”, insanlığın ortak mirasına ne ölçüde sahip olduğuna bakarak anlıyoruz. Buna ulaşmanın ise okumaktan başka yolu yok.

Okumasaydım olmazdı, çünkü okuma hali, aydınlığın toplanma halidir; aydınlığın toplanma yeridir biraz da. İnsan ancak aydınlıkta, kendi varlığının uzayda kapladığı “gerçek” yerin farkına varabilir. Şahsen ben yeryüzündeki pek çok şeyi hem hiç el değmemiş haliyle, hem de son ve hırpalanmış haliyle kavrayabiliyorum. Epey bilgece bir laf ettiğimin farkındayım. Bunu bana sağlayan uhrevi bir güç değil, kuşkusuz; sadece bilinçli okumak. Aslında ne kadar da basit bir işlem değil mi? Doğadaki güzelliği ortaya çıkaran nasıl ki su ise, insandaki güzelliği ortaya çıkaran da okumaktır. Ancak böyle, insan doğadaki her yaratığın günden güne değişimini izleyebilir. Hayatı yanıma uzanmış güzel bir kadın olarak görmemi başka ne sağlayabilir bilemiyorum.

Tabii bunları söylerken şu şerhi düşmezsem eksik yapmış olurum: Tabii ki okumak mutlak iyi bir faaliyet değildir. O aslında nötr durumdadır. Çift tarafı kesen bir bıçaktır bir bakıma. Bizi yumuşak bir gök altında, uzun yolların çiçek açmış ağaçlarının kokuları arasında da dolaştırır, kabuslu karanlıklarda da. Onun içinde ışıktan çok karanlık bulanlarda vardır tabii. Ama konumuz bu değil. Muradımız “iyi” okumanın hatırını yerde koymamaktır.

Sadede gelirsem; okumak, arzu dolu dudaklar üzerinde bir çeşit bal tadında ikinci bir şehvet arayışı ve okuyucu arzusunun bulanık sıkıntısının boşaltıldığı yerdir. Yatakların bile doyurmaz olduğu gezintilerin olması gereken durağıdır. Ve daha da olgunlaşmış meyveler gibi duran o metinler; Tolstoy, Dostoyeski; Madam Bovary, Martin Eden’dir. Başka başka adları, türlü türlü erdemleri vardır. İçten bir “dava” onları yönetir. Bir harfi bir heceye, bir heceyi sözcüğe, sözcüğü cümleye, böylece hepsini birbirine bağlayan işte bu içten “dava”dır. Biri diğerinden habersiz yolunu değiştiremez. Değiştirirse, “dava” “dava” olmaktan, metin metin olmaktan çıkar. Hayranlık verici bir aşk yol gösterir, yasalar koyar onlara. En yeri doldurulmaz metnin arkasında duran itici güç budur işte.

Varlığın ve düşüncenin kavşak noktasıdır orası; bir bakıma sözcüklerle yapılan resimdir. Okumamın nedeni, yüreğimde ona duyduğum minnetin kendisidir. Her gün okumamın bir başka sebebi, bıraktığı kederden sonra acısını dindirmeyi bile bilmesindedir.

Açık olmak gerekirse, olur olmaz zamanlarda üzerime çöken hayatı yaşamak için okumaktan başka neye dayanabilirdim? Gücüm başka neye yeterdi ki? Onun güzelliği, okuma şölenine herkesin çağrılı olması değil mi?

 

Ali Rıza GELİRLİ
Latest posts by Ali Rıza GELİRLİ (see all)