Mülteci utancı

Bugün mültecilere reva görülen uygulamalar insanlığın ortak utancıdır. Türkiye’yi, Yunanistan’ı, Avrupa Birliği ülkelerini tek tek suçlamaya gerek yok. Yaşanan bu kaosun sorumlusu aranacaksa büyük fotoğrafa bakmak yeterlidir. Emperyalist ülkelerin Ortadoğu üzerindeki çıkarları ve oyunları, yaşadığımız 21. Yüzyılı, Ortaçağ karanlığını aratmayacak bir vahşete yol açmıştır. Bu vahşete dur demeyenler de en az failleri kadar suçludur. Dolayısıyla bu utanç hepimizindir. Tüm insanlığın ortak utancıdır.

Genel bir kavram olan “insanlık utancı” deyiminin insan mağduriyetine ve sömürüsüne dayanan bölümünü kısaca ele almak istiyoruz. Burada söz edilen konu zorla çalıştırmak, fuhuşa, esarete zorlamak, seks köleliği, organ ticareti, çağdışı kölelik olarak kabul edilen insan ticareti, nüfuzu kötüye kullanmak, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı, çocuk istismarı vb. mağdurların zorlanması ya da kandırılması şeklinde ortaya çıkar. Makro anlamda ele alındığında ise, toplu katliamlar, soykırımlar, insanları topraklarından, yurdundan koparmak, sürgün, tehcir, ırkçılığa dayanan saldırılardır.

İnsanlar, doğdukları, yaşadıkları, havasını teneffüs ettikleri topraklarında gömülmek isterler. Dolayısıyla kolay kolay kendi topraklarından göç edip de başka topraklarda yaşamak istemez. Ancak insanı kendi toprağından koparan iki temel neden vardır.

Birincisi yoksulluk. Kendi toprağını kaybederek üretim araçlarının kapitalist sınıfın eline geçmesi ve kendi ülkesinde ücreti köle durumuna düşmesi, kendisini ve ailesini geçindirecek ücreti alamayışı. Yani ekonomik nedenlerle kendi toprağından göç etmek zorunda bırakılmasıdır. İkinci neden daha çok halk deyişiyle metazoriye dayanmaktadır. Ülke, iç ya da dış güçler tarafından iç kargaşaya sürüklenir, insanlar öldürülür, terör örgütleri ihdas edilir, desteklenir, köy ve kasabalara baskınlar yapılarak toplu katliamlara neden olur ya da doğrudan müdahale edilir. Bugün Suriye’de, geçen yıllarda Afganistan’da, Irak’ta, Libya ve Mısır’da gördüğümüz temel neden buydu, yani dış müdahaleydi.

Uluslararası ilişkilerde “iltica” bir haktır. İltica hakkı, bazı ülkeler tarafından başvuru sahiplerine önceden belirlenmiş şartlara uygun olarak verilen yasal ve siyasal bir haktır. Irksal, dinsel, politik, kültürel ve cinsel vb. konulara maruz kaldıklarını ispatlayan belgeler, başvuru yapılan ülkenin adli makamlarınca incelenir. Dolayısıyla iltica hakkı ülke komisyonlarınca kabul edilirse kişi sığınma hakkına kavuşur. Ülkede bir iç savaş varsa, çatışma, şiddet ve soykırım durumlarında büyük çapta iltica talepleri yapılabilir. Dolayısıyla uluslararası hukuka uygun olarak herkese verilebilen bir haktır. İlticayı yapan kişiye “mülteci” denir. Bugün Suriye’de iç ve dış savaşların katliamlara yol açması sonucu 13 milyon insan, mülteci konumuna düşmüştür.

1951 yılında İsviçre’nin Cenevre kentinde “Mültecilerin Hukuki Statüsü”ne ilişkin sözleşme ile iltica güvence altına alınmıştır. 1966 yılında da “Mültecilere Karşı Muameleye İlişkin İlkeler” sözleşmesi ile mültecilerin ülkeler nezdinde geri gönderilme gibi bir seçeneği de yoktur. 1982 tarihinde düzenlenen “Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi” gereğince, sayıları, statüleri veya seyahat şekilleri ne olursa olsun, denizde tehlike içinde bulunan kişilere yardım edilmesi bir zorunluluktur. Tehlike içinde olanların kurtarılmasından esas olarak kıyı devletleri sorumludur ve sözleşme koşullarının yerine getirilmesi bir mecburiyettir.

Uluslararası Hukuk dersini okuyan öğrenciler yine bilir ki, “savaşa başvurmanın devletlerin egemenliğinin vazgeçilmez bir göstergesi”dir.

Biliyoruz ki bir ülkenin toprak bütünlüğüne yapılan saldırı, insanlık ve savaş suçudur. Saldırganlık aynı zamanda bir ülkenin bağımsızlığına, toprak bütünlüğüne ve siyasi egemenliğini yönelik ihlaller bütünüdür. Buna “haksız savaş” diyoruz. Haksız savaşların içine etnik temizlik, kitlesel katliamlar, soykırımlar, fetihler, ilhaklar ve benzeri eylemler girer. Haksız savaşlara karşı yapılan tüm eylemler, saldırganlık, karşı koymalar ve şiddet “haklı savaş” olarak kabul edilir. Bunun içine ulusal kurtuluş mücadelesi, ezilenlerin ezenlere karşı verdiği savaşlar da dâhildir. Savaşlarla ilgili ayrıntılı bilgiler, konumuzun dışında olduğu için üzerinde fazla durmayacağız.

Dokuz yıldan beri Ortadoğu’da yaşanan bu haksız ve kirli savaşlar, dramın ötesinde tam bir trajedidir. Emperyalist ülkelerin kendi açgözlülüklerinin tatmini uğruna Ortadoğu’ya yeni bir şekil vermeye çalıştılar ve halkları topraklarında mülteci haline getirdiler. Sadece Suriye’de öldürdükleri insan sayısı 1 milyon, sakat bırakılan insan sayısı 2 milyondur. Suriye İnsan Hakları Ağı (SNHR), Dünya Mülteciler Günü’nde 2016 yılı itibariyle 13 milyondan fazla Suriyelinin göç etmek zorunda kaldığını rapor etmiştir. Aynı yıl raporlarında komşu ülkelere göç etmek zorunda kalan kayıtlı Suriyeli sayısı 6 milyon 835 bindir. Bu rakamın yarısı çocuk, yüzde 35’i kadın, yüzde 15’inin erkeklerde oluştuğu bildirilmiştir. Bu nüfusun 3 milyon 644 bini Türkiye’ye göç etmiştir. Bugünkü sayı kesin olarak bilinmemekle birlikte 4 milyonu aşmış olduğu söylenmektedir. Ülkenin dört bir yanına dağılan, aileleri parçalanan, sigortasız ve karın tokluğuna çalıştırılan, sömürülen ve yoksulluğa terkedilip sefalet içinde yaşamaya çalışan, tecavüz edilen ve öldürülen Suriyeliler dramı hiç bitmeyecek gibi…

Suriye’den kaçarken öldürülen kadın sayısı 11 bin civarındadır. Tecavüze uğrayan kadın sayısı 7.500’dır. Keskin nişancılar tarafından vurulan kadınların sayısı 500… Baskın ve operasyonlar sırasında 850 kadın, 400 kız çocuğu cinsel saldırıya uğramıştır. Suriye İnsan Hakları Ağı (SNHR) tarafından verilen rakamlar kan dondurucudur. İşkencelerde ölen sivil sayısı 3 bindir. Rapora göre her 2 saatte bir 1 çocuk öldürülmüş iç kargaşa döneminde. Bu rakamlara başta IŞİD olmak üzere cihatçı teröristlerin öldürdüğü ve tecavüz ettiği sivil insanlar dâhil değildir

2014-209 Aralığında sadece Akdeniz’de boğularak ölen mülteci sayısı aşağıya çıkarılmıştır.

 

Farklı kaynaklar, boğulanların sayısının 30 bini geçtiğini gösteriyor

Yine UNHCR raporuna göre Ege Denizi üzerinden Avrupa’ya gitmek isteyen mültecilerden 2015 yılında 806; 2016 yılında 434. 2017 yılında 61 göçmen hayatını kaybetmiştir.

Bugün Suriye’de insanları göçe zorlayan temel neden başta ABD emperyalizmi olmak üzere NATO, AB ve G20 ülkelerinden bazılarının savaşa taraf olup vekâlet savaşını yürüterek ülkeyi parçalamaya kalkışması ve insanları göçe zorlamasıdır. Kendi toprağından vazgeçerek başka ülke topraklarına göç eden insanlardır sığınmacılar… Bu olgu salt Suriye ile sınırlı değildir. Emperyalizmin kirli savaşlara bulaştığı tüm ülkelerde örneğin, Afganistan, Irak, Libya, Mısır ve diğer ülke halklarına yönelik saldırıları ile onlar adına vekâlet savaşını yürütenler, bölgenin büyük gücü olma hayali ile -ki bunlar arasında Türkiye’yi yönetenlerin yaptığı gibi- askeri müdahale, savaş ve işgal politikalarıyla mazlum halkları göçe zorlamaktadır.

İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü verilerine göre 2014-2017 yılları arasında Türkiye’de 18 yaş altı Suriyeli çocuk sayısı 1.721.717’dir. Bu sayının 1.446.139’u 15 yaşından küçük. Bu çocuklara yönelik cinsel saldırıya uğrayanların sayısı aynı dönemde 2.792’dır. Sadece 2017 yılında cinsel saldırıya uğrayan çocuk sayısı 1.421’dir. Binlerce Suriyeli çocuk cinsel suç mağduru durumundadır. Saldırıyı yapanlar ne tespit edilmiş, ne de tutuklanmıştır. Yine aynı dönemde cinsel saldırıların en yoğun olduğu kent Hatay’dır. Hatay’ı Mersin, Gaziantep, İstanbul, Bursa, Kilis, İzmir, Konya, Adana ve Urfa izlemektedir [1]. Suriyeli mültecilerin kız çocuklarını henüz ergenlik çağına varmadan evlendirmek zorunda oldukları nedenlerden biri de budur. Namus ve güvenlik endişesi!

Denizlerde tehlike içinde olan mültecilerin kurtarılmasından sonra bu kişilerin sığınmacı hukuku gereği korunmalarını sağlayan temel ilke, kişinin geldiği ülkeye geri gönderilmesi veya gitmesine zorlanması yasaklanmıştır. Bugün Yunanistan’ın yapmaya çalıştığı ayıp budur. Yani bir insanlık suçudur. Yunanistan bunu tek başına mı yapıyor. Elbette hayır. AB ülkeleri, başta Almanya olmak üzere mültecilere kapılarını kapatmıştır. Yunanistan’a belli miktarda yardım adı altında rüşvet vermiş, mültecilerin Türkiye’ye geri gönderilmesi, denizde botlarının delinmesi, hayatlarının tehlikeye atılması, ateş edilmesi vb. girişimlerin uluslararası suçun ötesinde ne ahlaki ne de hukuki hiçbir açıklaması bulunmamaktadır. Kaldı ki bunlar Yunanistan’ın ilk suç sabıkası da değildir.

Yunanistan 2006 tarihinde Avrupa Komisyonu, Dublin Yönergesi’ne aykırı hareket ettiği gerekçesiyle Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nce ihlal ile ilgili işlemi başlatılmıştı. Yunan polisince yapılan kötü muameleye ilişkin çok sayıda insan hakları örgütleri, gazeteciler, Avrupa İşkence ve Kötü muameleyi Önleme Komitesi gibi uluslararası kuruluşlarca tespit edilmiştir [2]. Bugün itibariyle Yunanistan üzerinden Avrupa’ya giden mülteci sayısı 140 bini aşmış durumda. New York Times’in haberine göre Yunanistan tarafına geçen mülteciler, sınır dışı ediliyor. Meriç Nehri aracılığı ile Yunan polisi gözetiminde hızlı botlarla Türkiye’ye geri gönderiliyor. Bu nedenle yukarıdaki rakamın pek geçerli olduğunu sanmıyoruz. Avrupa’nın bağlı olduğunu her fırsatta tekrarladığı insani değerleri nasıl ayaklar altına aldığını, botları delerek insanların boğulmasına sebep olma girişimleri, Cenevre Sözleşmesi ve New York Protokolü’ne rağmen insan haklarını nasıl çiğnediğini gösteriyor. Yunanlıların mültecilere reva gördüğü kötü muamele, dedelerinin İkinci Paylaşım Savaşı sırasında Nazilerin kendilerine yaptığı kötü muamele sonrasında Suriye, Mısır ve Filistin’e sığınmaları ile atalarına yapılan insanlığı görmezden gelmiş gibiler. Bugün ise bu suç, AB ülkelerinin biraz da tahrikiyle yapılmaktadır ki AB ülkelerinin de bu insani, ahlaki ve hukuki konularla bağdaşması mümkün olmayan ayıbın içindedir.

AKP lideri Erdoğan, 2 Mart 2020 tarihinde yaptığı konuşmada “AB Konseyi Başkanı da yarın sınırı ziyaret edecektir. Herhalde mültecilerin Yunanistan tarafından kaldığı insanlık dışı muameleyi görecektir,” demişti. 2 Mart’ta Yunan polisinin yaptığı insanlık utancının bir benzerini Türkiye’de 8 Mart’ta Türk polisi, kadınlarımıza reva görmüştür. Dünyada Emekçi Kadınlar Günü’nde kadınların polis tarafından dövülen tek ülke Türkiye’dir. Bunu da AKP iktidarına ve küçük ortağına borçluyuz (!..). Daha dün Anayasa Mahkemesi 1 Mayıs yürüyüşünün İstanbul Valisi tarafından engellenmesi, buna karşı çıkanların polis şiddetine maruz kalması ve tutuklanmasının Anayasa’ya aykırı olduğunu açıklamıştı. Çünkü orantısız ve gereksiz müdahale, Anayasa’nın toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının ihlali anlamına geldiğini bildirmişti. Ülkemizde polisin kadınları dövmesi, yerlerde sürüklemesi, biber gazını kullanması suç olmanın ötesinde bir insanlık ayıbıdır, bir insanlık suçudur.

*

Türkiye’nin vekâlet savaşını yürüterek İdlib’e girmesi, İdlib’deki cihatçı çetelerle birlikte hareket etmesi, onların hamisi konumunda bulunması ve son olarak da onlara siper olması sonucu 34 askerimiz neyin uğruna öldüğünü bilmediğimiz bir macerada kaybedildi. Yalnızca İdlib’de resmi açıklamalara göre 57 askerimizi kaybettik. Askerlerimize yapılan saldırılar ile birlikte zaten tavan yapan ırkçı ve ayrılıkçı söylemler, ülkemizdeki mültecileri daha çok hedef haline getirdi.

Türkiye’nin gerek iç ve gerekse dış politikasının temelini AKP’nin ihvancı ideolojisi oluşturmaktadır. MHP ile kurduğu ittifak zaten var olan Kürt düşmanlığı, yanlış ve gereksiz güvenlik algısı, mezhepçilik ve bölgesel güç olma sevdası, ülkenin belirsiz maceralara sürüklenmesine sebep olmuştur. Diğer bir yanlışı da küresel dengeleri değiştirme arzusu, küresel dinamikleri hiçe saymak, tüm bölgeyi cihatçı Araplarla paylaşmak gibi bir hayale kapılma sevdasıdır. Osmanlıcı rüyasından uyanmadığı sürece Türkiye, diğer emperyal güçler gibi Ortadoğu bataklığından kurtulamayacaktır. İktidarın Osmanlı özlemiyle gerek ülke içinde ve gerekse komşu ülkeleriyle olan ilişkilerde, Ortadoğu’da Kürt gerçeğini kavramadığı sürece tüm girişimleri kendi deyimiyle berhava olmaya mahkûmdur.

1951 tarihli Cenevre Sözleşmesi gereği, coğrafi kısıtlama nedeniyle ülkemize sığınan ve “geçici koruma” altındaki Suriyelilerin “mülteci” statüsüne sahip olmadıklarını biliyoruz. AKP iktidarı ve küçük ortağı, Suriyelilere mülteci statüsünün verilmesi durumunda başta güvenlik olmak üzere sosyal, ekonomik ve kültürel alan ile demografik yapıda değişikliğe neden olacağını ve bir beka sorunu yaratılmış olacağını görmektedir. 2018 itibariyle Avrupa’ya yerleşen mülteci sayısı resmi rakamlara göre 843.600 olarak bildirilmiştir.

Suriyeli mültecilerin Avrupa ülkelerindeki dağılımı şöyledir: Almanya 532.100; İsveç 109.300; Avusturya 49.200; Hollanda 32.100; Yunanistan 23.900; Danimarka 19.700; Bulgaristan 17.200; İsviçre 16.600; Fransa 15.800; Norveç 13.900; İspanya 13.800. Türkiye, Avrupa ülkeleri ile kıyaslandığında toplamının 5 katına yakını Türkiye’dedir. Bu durum, Avrupa ülkelerinin gelişmişliği ve sığınmacıların iltica etmek istemeleri, Avrupa’nın ayak diretmesi bir utanç tablosudur. Şu var ki, Türkiye’de “Geçici Statü” ile oturmaktadırlar. Avrupa’da ise “Mülteci Statü”sü faktörü ön plandadır.

Avrupa Birliği, bu göçü kaldıramadığı gerekçesiyle Türkiye’ye 6 milyar Euro’nun 5 milyar 600 milyon Euro’su tahsis edilmiş, peyderpey yapılan ödemelerle Türkiye’ye 2 milyar 350 milyon Euro ödenmiş, 3,5 milyar Euro da sözleşmeye bağlanmıştır. AB, Türkiye’ye “Suriye’de savaş bittikten sonra geri gönderilinceye kadar sığınmacılar sende kalsın, bize gönderme, onlara yapacağın masrafı biz karşılarız” demişti. 19 Temmuz 2019 itibariyle Türkiye’nin mültecilere ev sahipliği desteğinin devamı için 1 milyar 410 milyon Euro tutarındaki yeni destek tedbiri de kabul edilmiştir [3]. AB, 2020 için de 1 milyar Euro fon aktaracağını kabul etti. Ancak Erdoğan, Avrupa Birliği’nden “güvenli bölge” tahsisi istemiş, aksi takdirde mültecilere kapıları açacağını bildirmişti. AKP iktidarı mülteciler için verilen milyarlarca Euro’yu nerelerde harcadığına dair şeffaf bir politika izlememiştir. AKP lideri, mültecilere yaptığı yardımın 40 milyar doları aştığını açıklayarak mülteci kozunu tekrar kullanmak istediğini ima etmiştir. Siyasi iktidarın bu davranışı ile Türkiye’nin mültecileri siyasi amaçları doğrultusunda istismar etmek istediği izlenimini bırakmıştır. Bu söylem aynı zamanda kadın ticareti ve insan kaçakçılığını meşru hale getirebilecektir. En tehlikeli olanı da içerdeki ırkçı ve ayrılıkçı kesimin hedefine mültecileri oturtmak olmuştur.

Günümüzde bir devletten diğerine sürülen, horlanan ve üzerlerinde milyarlarca Euro’luk pazarlar yapılan ve emperyalist devletlerin yayılmacı, ilhakçı ve gerici politikalarına kurban giden mülteciler bir meta gibi pazarlık konusu edilmektedir. Bir yandan Türkiye burjuva devlet iktidarı, öte yandan Avrupa Birliği ülkeleri… Adeta modern kölelik pazarlığı gibi… Kim para verecekse ondan kurtulacak. Bir tüccar politikası gibi. İnsan sayısına göre bütçelerde planlama malzemesi olacak. Parayı alanın sanki yüküymüş gibi bir köşeye savrulacak! Türkiye’nin “kapıları açtım” tehdidi de artık işe yaramayacak. AB’nin güvendiği Yunanistan zaten adım attırmıyor. Dolayısıyla Türkiye’nin beklediği paralar da hayal olacak.

Mülteciler üzerindeki gerici baskılar, özellikle sağ partilerden, ulusalcılardan ve yabancı düşmanlığını ilke haline getiren ırkçı politikalardan gelmektedir. Türkiye’de ırkçı, gerici, kafatasçı milliyetçi ideolojileri körükleyen burjuva devlet yapısıdır. Avrupa ülkelerindeki burjuvazinin de Türkiye gibi içinden çıkamadığı bu kısır döngü, yabancı düşmanlığına dönüşmüş durumdadır. Hem ülkelerini işgal edecek, hem de mülteci durumuna düşen insanları çöllerde, yerleşim birimleri dışında çadırlarda, derme çatma barakalarda yoksulluk ve sefalete, açlığa, kışın zemheri cehennemine terk edeceklerdir. Bu yetmiyormuş gibi, mülteci politikası bahanesiyle ülke içinde ücretler, sosyal haklar budanacak, zamlarla yerli emekçilerin omuzlarına yükler bindirilecek, onlar da tıpkı mülteciler gibi açlığa ve sefalete mahkûm edileceklerdir. Büyük yığınlar, bu köhne, çağdışı, karanlık ve kirli politikaları ancak ülkelerin işçi sınıfı mültecilerle ortak vereceği sınıfsal mücadele ile aydınlığa kavuşması mümkün olacaktır. 


[1] Menekşe Tokyay, Suriyeli kız çocukları Türkiye’de cinsel istismarın en büyük mağduru oldu: Artış yüzde 736 (Euronews, 26.10.2019)

[2] Gökhan Taneri, Uluslararası Hukukta Mülteci ve Sığınmacıların Geri Gönderilmemesi İlkesi (Selçuk Üniversitesi Yayınları, 2012 s.184)

[3] AB Türkiye Delegasyonu, AB’nin Türkiye’deki mülteciler için mali yardım programı (19.07.2019)

 

 

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları