Militarist devlet ve iktidar

Militarizm konusunda çok sayıda inceleme, araştırma ve tanımlama yapılıyor, ama militarizmin Marksist tanımı üzerinde pek durulmuyor. Genellikle sorunun sınıfsal yanı göz ardı edilerek burjuva ve küçük burjuva yorumlar temel alınıyor. Aynı şekilde sosyalist hareket içinde “devlet ve ordu”, “devlet ve demokrasi”, “devrimde sınıfın ve kitlelerin rolü”, “devrimci şiddet”, “askeri ve politik liderlik” vb. tartışmalardan uzak duruluyor. Bu konularda devrim, demokrasi ve sosyalizm mücadelesinde yaşanmış o kadar çok dramatik olaylar ve olgular var ki, bunların hiçbiri unutulacak gibi değil.

1922’de kurulan 1991’de yıkılan Sovyetler Birliği, dıştan gelen bir saldırı, işgal veya ilhakla yıkılmadı. Dünyanın en büyük ordusuna ve militarist örgütlenmesine sahip olan bu devletin yıkılmasına neden olan olgular içseldi. Kendisini sosyalist bir devlet olarak tanımlamasına karşın, giderek içten içe çürüyen bürokratik ve askeri aygıtın militarist ve totaliter bir devlet haline gelmesi ile reel sosyalizm çökmüştü. Sovyetler Birliği’nden Doğu Avrupa devletlerine, Çin’den Vietnam’a, Kuzey Kore’den Laos’a, Kamboçya’dan Küba’ya kadar kendilerini sosyalist olarak nitelendiren bu devletler aynı kaderi paylaştı. Hepsinde benzer sorunlar yaşandı: Bürokratik ve askeri bir elitler devleti ve toplumu yukarıdan aşağıya doğru bir kışla disipliniyle yönetti. Bir kısmında yönetmeye devam ediyor.

İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan sonra Sovyetler Birliği ile ABD arasında oluşan iki kutuplu dünya koşullarında Soğuk Savaş dönemi başladı. Bu savaş iki dünya sistemi arasında çok yönlü bir militarist rekabete yol açtı: Atom silahlarından kıtalararası füzelere, uzay yarışından konvansiyonel silahlara kadar çok yönlü egemenlik mücadelesi, dünya proletaryası ve ezilen hakların baskı ve sömürü koşullarında devam etti. O zamanlar “Üçüncü dünya” denilen ülkelerde “asker ve sivil aydın zümre”nin Sovyet desteği ile yaptığı “devrimler” sürecinde ise orduya, devleti ve toplumu yukarıdan aşağıya doğru yeniden düzenleme ve denetleme rolü verildi. Bu nedenle söz konusu ülkelerde ulusal, sınıfsal, cinsel, etnik, kültürel, inançsal sorunlar ve felaketler yaşandı.  

Devrim, demokrasi ve sosyalizm adına silahlı mücadeleyi temel alanlar için askeri disiplin sadece örgütsel ilişkilerinde değil, toplumun askeri bir disiplinle yönetilmesi süreçlerinde de geçerli oldu. Siyasal önderlikler yüceltilerek toplumsal ayrıcalıklar ve dokunulmazlıklar kazandırıldı. İdeolojik ve siyasal önderliklerin “komutan ve general” gibi kavramlar üretmesi, sosyalist demokrasinin çeşitli gerekçelerle iğdiş edilmesine ve giderek şiddetin yüceltilmesine yol açtı. Bu nedenle sosyalist demokrasi tartışmalarında “militarizm, ordu ve devrimci şiddet” gibi sorunlar göz ardı edildi.

Friedrich Engels  1873’de, “Devrim, elbette ki, en otoriter olan şeydir; bu, nüfusun bir bölümünün kendi iradesini, nüfusun öteki bölümüne tüfeklerle, süngülerle ve toplarla -akla gelebilecek bütün otoriter araçlarla- dayattığı bir eylemdir” diyordu. Engels’in tezlerine ve Paris Komünü pratiğine dayanan Lenin, Devlet ve Devrim kitabında devletin tarihsel rolünü 4 noktada şöyle özetliyordu: Birincisi devletin, “uzlaşmaz sınıf çelişkilerinin ürünü” olduğu. İkincisi, devletin “özel silahlı adam müfrezeleri, hapishaneler vb.” olduğu. Üçüncüsü, devletin, “ezilen sınıfın sömürülmesi aleti” olduğu. Dördüncüsü, “zora dayanan devrim” ve devletin “sönümlenmesi” gerçeği.

Lenin, kitabının “Devletin Sönüp Gitmesinin Ekonomik Temelleri”yle ilgili olan 5. Bölümü’nde “işçi konseylerinin proletarya iktidarının zorunlu ve devrimci biçimi” olduğuna ilişkin çok önemli vurgular yapmıştı. Lenin’in bu konuda şöyle diyordu:

“Demokrasi bir devlet biçimidir, devletin türlerinden biridir. Bu yüzden, her devlet gibi, insanlara karşı örgütlü, sistematik bir zor uygulamasıdır. İşin bir yanı budur. Öte yandan demokrasi, yurttaşlar arasında eşitliğin, devletin şekillenilişini belirleme ve devleti yönetme hakkının herkese eşit olarak resmen tanınması anlamına gelir. Bu ise, gelişmesinin belli bir aşamasında demokrasinin, birincisi, kapitalizmin karşısındaki devrimci sınıfı, proletaryayı birleştirmesine ve ona burjuva-cumhuriyetçi de dahil burjuva devlet mekanizmasını –daimi orduyu, polisi, bürokrasiyi –param parça etme, tuzla buz etme, ortadan kaldırma ve yerine, tüm nüfusun katıldığı bir milis yaratmaya koyulan silahlı işçi kitlelerinden oluşan demokratik bir devlet mekanizması koyma, ama yine de hala bir devlet mekanizması koyma olanağı verme sonucunu doğurur”.

Lenin, “devletin sönmeye başlama süreci” için gerekli olan koşulların, sosyalist demokrasinin “eksiksiz uygulanması” ile oluşabileceğini, “Demokrasi ne kadar eksiksiz olursa, gereksiz hale geleceği an o kadar yakındır. Silahlı işçilerden oluşan ve ‘artık asıl anlamıyla devlet olmayan devlet’, ne kadar demokratik olursa, her türlü devlet o kadar hızlı sönüp gitmeye başlar” diyerek vurgulamıştı. Lenin sonrası Sovyetler Birliği ve diğer reel sosyalist ülkelerde tam tersi işler yapıldı. Devlet ve onun silahlı gücü olan ordu olağanüstü düzeyde güçlendirildi ve yüceltildi. Her şeye egemen olan bürokratik ve askeri elit, kendi çıkarlarını devletin ve toplumun çıkarlarıyla özdeşleştirerek reel sosyalizmin sonunu hazırladı.

 

 

Şaban İBA

1948 yılında Develi’de doğdu. Üniversiteyi Ankara’da okudu. FKF ve TİP’te çalıştı. Dev-Genç’te MYK üyeliği yaptı. THKP-C içinde yer aldı.
12 Mart’ta Dev-Genç ve 15-16 Haziran Olayları’ndan yargılandı. 1975’ten sonra Kurtuluş hareketinin kurucularındadı. 12 Eylül darbesinden sonra TKKKÖ kurucusu ve yöneticisi olmaktan yargılandı. 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinde iki kez idam cezası istemiyle İba, toplam 11 yıl cezaevinde yattı.

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları