Mafya – Siyaset – Devlet Üçgeni


Mafya, Türk Dil Kurumu’na göre özetle: “Yasadışı işlerle uğraşan, zor kullanarak birtakım çıkarlar sağlayan gizli örgüt”, Oxford İngilizce Sözlüğü’nde ise “Suç işlemek amacıyla oluşturulan bir organize gizli topluluk” olarak tanımlanmıştır. Tanımlar arasında anlam bakımından fazla bir fark yoktur.  İtalyancada Mafia veya Cosa Notra (bizim işimiz ya da davamız) sözcüğü kullanılmaktadır. Napoli Kralı IV. Ferdinand, Fransız Devrimi’nden sonra olası Fransız işgaline karşı 1283 tarihindeki savaş çağrısından esinlenerek mafia (morte allaca Francia İtalia Anena: (İtalya, Fransa’ya ölüm) deyimi yerine kullanmıştı. Genel anlamda bu terim ilk kez 1865 yılında İtalya’da Sicilya polisi tarafından kullanılmaya başlandı ve günümüze kadar devam ediyor.

Uluslararası ilişkiler literatüründe terörist örgütler ayrı bir aktör olarak ele alınmasına karşın “Mafya” ve benzeri türdeki illegal ya da suç örgütleri göz ardı edilmektedir. BM Sözleşmesi’ne göre, bir suç örgütü; üç veya daha fazla kişinin mali ya da başka tür çıkarlar için koordineli bir şekilde suç işlemek üzere belirli dönem için kurulan organize örgüttür. 

Siyaset, Arapçada Seyis kelimesiyle bağlantılıdır (at bakıcısı). Siyaset yapmak demek idare etmek, yürütmek, başarılı olmak sözcükleri benzer anlamları taşımaktadır. Diğer bir deyişle “yurt, devlet işlerini düzenlemek, yürütmek için tutulan ölçülü yol” demektir. Marxizm’de siyaset, toplumsal bir dünya görüşü olarak felsefe, ekonomi, artı değer, sınıf egemenliği ve devrim ile bağlantılı geniş perspektiften ele alınmıştır.

Devlet’in tanımını biliyoruz: Marx ve Engels’ten yaptığı alıntılarla sınıf mücadeleleri ve karşıtlıkları nedeniyle ortaya çıkan ve “bir sınıfın başka sınıflar üzerine baskı uygulamaya yarayan aygıt”tır demişti Lenin… Sınıflı toplumlarda devlet hâkim sınıfın, ezilen sınıf üzerindeki baskı mekanizması olduğu ve toplumda sınıflar olduğu sürece devlet organizması var olacaktır. Kapitalist devlet dendiğinde de bir avuç sermayedarın büyük yoksul kesim üzerindeki tahakkümüdür. Sosyalist sistemde devlet ise, işçi sınıfının burjuvazi üzerindeki tahakkümü olarak görüyoruz. Komünist toplumda ise devlet organı yok olacaktır. Bu söylem Lenin’in Devlet ve Devrim adlı yapıtında ayrıntılı bir şekilde ele alınmıştır.

Devlet kavramı meşru güç odağını oluşturuyor, mafya ise gayrimeşru güç odağını… Bu iki odağın birleşmesinde sakınca görmeyen zihniyetin “devletin bekası içindir” söylemi günümüzde iktidarların ortak sloganı haline gelmiştir. İktidarların dayanağı olan bu görüş, geçmişten günümüze kadar iktidar olmuş tüm siyasi partiler için geçerlidir. Kaldı ki bu güçler geçmişte görüldüğü gibi bekayı, bayrak ve ezan formlarıyla birleştirince ülkeyi içinden çıkılması güç kanlı olaylara sahne bırakmışlardır.

Toplumdaki çıkar ilişkilerinin kökleri sınıflı topluma geçişle birlikte başlamıştır. Topluluklar, kabileler ve en son günümüz toplumlarının yaşam tarzları, ekonomideki gelir bölüşümünün adaletsizlik ilkesiyle bağlantılı olmuştur. Bazı şirketlerin milyon dolarla ifade edilen vergi affından yararlanmasını sağlayan ve bürokratlarının üç-beş yerden Euro cinsinden yüksek maaş almasına izin veren yapının, çöp konteynerlerinde ekmek arayan, varoşlarda yaşayan insanların trajedisine sadece tanıklık etmesi vicdanlarını hiç mi sızlatmıyor? Yaşam mücadelesini vermeye çalışan işçilerin aç kalmamak uğruna örgütsüz, sigortasız, sendikasız, karın tokluğuna çalışmaya zorlanması, çalışamayan, iş imkânından yararlanamayan, aç ve sefil duruma düşen insanların meşru yollarla geçimlerini sağlayamadıkları durumlarda burjuva yasalarınca gayri meşru denilen yöntemlere başvurmaya mecbur bırakılması elitleri hiç mi ilgilendirmiyor? 

Günümüzde gayrimeşru ilişkilerin örgütlü bir şekilde yapıldığı ve güce dayandığı durumlar “mafya” dediğimiz organize suç örgütlerinin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Önceleri İtalya’nın 20 bölgesinden biri olan ve nüfusu 5 milyonu aşkın Sicilya adası özerk bölgesinde mafya yapılanmasını görüyoruz.

Tarihin en azılı mafya babalarına baktığımızda tümünün Sicilya kökenli olduğunu görüyoruz; Salvatore Lucania, Vito Cascio Ferro, Al Capone, Michele Navarra, Küçük Kuş lakaplı Salvatore Greco,  Angelo La Barbera, Gaetano Badalamenti, Luciano Leggio, Salvatore Riina, Bernardo Provazano [1] ve diğerleri... Bunun nedeni kimi yazarlara göre Sicilya’nın gizli tarihinde saklıdır. Çünkü Sicilya, sürekli işgal görmüş, birbirinden farklı etnik yapı ve kültürlerle iç içe yaşamış bir ada, özerk bir bölgedir. Bu bölgede yaşayan halklar hiçbir zaman özgürce yaşamamış, hor görülmüş, kıyıma uğramıştır. Bu ezilme aynı zamanda Sicilya tarihinin içinde şekillenmiştir. Sicilya birçok etnik grupların istilasına uğramıştır. Yunanlılar, Kartacalılar, Romalılar, Vandal ve Ostrogotlar, Bizanslılar, Araplar, Normanlar, Almanlar, İngilizler ve İspanyollar tarafından istilaya uğramıştır. Adayı işgal eden bu yabancılar yerel halk üzerinde sosyal, ekonomik ve siyasi baskı kurmuş ve sömürmüştür.  

1848 devrimi ile büyük isyanlar başlamıştı. Direnişçilerin amacı kendi topraklarına kavuşmaktı. 12 Ocak 1848 tarihinde Sicilyateyn Kraliyeti’ne (iki Sicilya Krallığı) ve İspanyollara karşı verilen direniş kısa sürede yenilgiyle sonuçlandı. 1861 yılında ada İtalya ile birleşti. Ancak birleşme sonrasında ada halkın1ın yaşam tarzı üzerinde herhangi bir değişiklik görülmedi. Birleşmeden sonra yabancılardan gördükleri baskı ve zulmü bu kez İtalyanlardan görmeye başladılar. İtalyanlar Sicilya halkı üzerinde yeni bir vergi politikasını kurdu. Toplanan vergilerin bir lireti bile Sicilya’ya harcanmadı. Sicilya’da yaşayan Aristokratlar ve toprak sahipleri kuzeyde, yani İtalya’da yaşamayı tercih ettikleri için arazilerin ve mallarının üzerinde kontrol sağlayamadıkları için mafya olarak adlandırılan kişileri istihdam etmeye başladılar. Diğer bir deyişle yabancılara başkaldırmayla başlayan mafyalaşma yıllar içinde kendi halkı üzerinde baskı yapan bir organizasyona dönüştü. Sicilya’da mafya ailesi kavramı böylece doğdu. 

ABD ve Güney Amerika’ya göç eden bu çeteler, Sicilya ve İtalya’dan gelen suç gruplarıydı. Faaliyetleri çoğunlukla gayrimeşru ve yasadışı yöntemlerdi. ABD’nin diğer suç örgütleriyle birlikte üstlendikleri görev çoğunlukla eroinin işlenmesi, taşınması ve dağımı ile ilgiliydi. Gruplar arasındaki anlaşmazlıklar ve kanlı çatışmalar, çıkar ve paranın bölüşümü ile ilgiliydi. Bunun sonucunda cinayetler arttı. İçki yasağının kaldırılması akabinde Amerikan mafyası, kumar, sarı sendikacılık, uyuşturucu kaçakçılığı, fuhuş, dolandırıcılık, tefecilik ve haraççılık türü işlerle uğraşmaya başladı. 

Mafyanın derin devletle olan ilişkisine geçmeden, “derin devlet”in ülkemizde oluşumu hakkında kısa bilgi vermek istiyorum. 

Osmanlıda derin devlet ve casusluk gibi organizasyonların faaileytlerinin 18. yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıktığını görüyoruz. III. Selim’in devlet içerisinde gizli gruplar kurduğu bilinmektedir. Selim, 1792 yılında gizli bir komite kurarak Sadrazama ait tüm yetkileri bu komiteye devretmişti. Amacı, kendisini artan suikast tehdiklerine karşı korumaktı. Bu komitenin diğer bir amacı da casusluk ilişkileriyle organize suçlarda devlet içerisinde önemli konularda danışmanlık [2] görevlerini üstlenmekti. III. Selim’den sonra gelen padişahlar da devlet içerisinde bu tür gizli yapıların varlığını sürdürdüler. 

Bu gizli örgütün belki de bir devamı ya da uzantısı olarak 1913 yılında varlığından söz edilen Teşkilât-ı Mahsusa adlı örgütten söz edilebilir. Bu örgüt, Enver Paşa’nın Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Reisi olduğu dönemde kuruldu. Etkin olduğu yıllar, 1914 -1918 arasıdır. Teşkilât-ı Mahsusa’nın görev alanı Trablusgarp’ta İtalyanlara, Batı Trakya’da Bulgar ve Yunanlara, Mısır ve Irak’ta İngilizlere karşı direniş örgütlerini kurmak, gayri nizami birimler örgütlemekti.  Bu örgüt süreç içinde keyfi davranışlar içine girerek hukuki sınırları zorlayan bir kurum haline gelmişti. Örgütün bu tür eylemleri, ortaya çıkan belgelerden anlaşılıyor. Mustafa Kemal’in bu teşkilatın üyesi olduğuna ilişkin iddialar bugüne kadar ispatlanmamıştır.

Teşkilat-ı Mahsusa örgütü, İttihat ve Terakkî’nin görüş ve düşüncelerine göre şekillendirilmişti. Üstlendiği görev, Türkçü ve İslâmcı siyasi görüşleri doğrultusunda, yurt içi ve yurt dışında istihbarat, karşı-istihbarat, propaganda, örgütlenme, suikast eylemlerini yürütmekti. 5 Ağustos 1914’te Harbiye Nezareti’ne bağlı resmî bir örgüte dönüştürüldü. 8 Ekim 1918’de İttihat ve Terakkî hükûmetinin iktidardan ayrılması ile birlikte Teşkilât-ı Mahsusa da Enver Paşa tarafından tasfiye edildiği [3] iddia edilmişti. Bu teşkilatın 1915 Ermeni kırımından ve tehcirinden sorumlu olduğunu biliyoruz.

“Mafya – Siyaset – Devlet” ilişkileri Türkiye’de 1970’li yıllardan itibaren uluslararası alanda kaçakçılık işleriyle kendilerinden söz ettirdiğini görüyoruz. Bu üçlü ilişki aynı zamanda derin devletin yansıyan ve dejenere olan bir yüzüdür. Kaçakçılık ve silah ticaretinin yanında, uyuşturucu ticareti, göçmen kaçakçılığı, sigara ve içki kaçakçılığı alanlarında aktif faaliyet gösterdiklerini biliyoruz. Gerek ülke içinde ve gerekse ülke dışında büyük miktarlarda kazanılan kirli paralar, otel, lokanta, eğlence gibi yerlere aktarılarak aklama yoluna gidildi. Bu da yetmedi. Yolsuzluk, uyuşturucu, silah, akaryakıt, tarihi eser ve antika kaçakçılığı, gasp ve adam kaçırma, beyaz kadın ticareti, karaborsa, fidyecilik, çek ve senet tahsili, fuhuş, kumar, finans, inşaat işleri, faili meçhul cinayetler, vb. yüzlerce yasal ve yasa dışı sektörde faaliyet gösterebiliyor. Mafya sermayesi o kadar büyümüş olmalı ki ülke içinde yatırım yapmaya başladılar. Sermaye miktarını tahmin etmek zordur. Örneğin, Türkbank ihalesinde bir mafya patronunun banka satın alabilecek düzeyde sermayeye sahip olduğunu gösteriyor. Yolsuzlukta, Türkiye’nin Meksika’dan sonra dünyada 2. sırada olmasında devletle kol kola giren mafyanın büyük etkisi olduğu bilinen bir gerçektir. Avrupa’da Rus mafyasından sonra en büyük mafya örgütlenmesinde Türkiye 2. sıradadır.

Derin devleti dile getiren ilk devlet adamı Bülent Ecevit olmuştur. 26 Eylül 1974’te, Giresun’da yaptığı bir konuşmada:“12 Mart sonrası dönemde adı sanı ortaya çıkan ve tedbirlerin ve hatta soruşturmaların hukukiliğine ve insaniliğine gölge düşüren Kontrgerilla adlı örgütün, bu resmi görüntülü fakat gayriresmî örgütün niteliği ve amacı üzerindeki örtü kaldırılamamıştır.” [4] demişti.

1990’lı yıllardan itibaren Türkiye’deki organize suç örgütleri, terör finansmanındaki alanlara kayarak derin devletin içine sızmaya başladı. Sınır kaçakçılığı ve insan ticareti ile birlikte casusluk faaliyetlerine de el atıldı. Türkiye, gerek coğrafi durumu ile kaçakçılık faaliyetlerinin yürütülmesinde ve gerekse stratejik konumu itibariyle casusluk işlerinde oldukça uygun bir konuma sahiptir. Bu konumu itibariyle organize suç örgütleri için elverişli bir zemin oluşturulduğu aşikârdır.

Derin devlet ile ilintili olduğu algısını yaratan yürütme kurumunun yasama ve yargı üzerindeki kuşatma uygulaması, yolsuzluk, rüşvet, kara para aklanması için kullanıldı. “Varlık Barışı” adı altında yapılan bir sürü düzenlemeyle kaynağı belli olmayan kayıt dışı varlıkların sorgusuz, kayıtsız bir şekilde ülkeye getirilmesi sağlandı. Yolsuzluk ve kayıt dışı para aklamada Türkiye’nin OECD ülkeleri içinde en kötü ülkeler arasında yer alması tesadüfi değildir.

Türkiye, gerek coğrafi konumu ve gerekse ekonomik ve politik yapısı nedeniyle yerel, bölgesel ve küresel suç örgütlerinin cirit attığı ülke konumundadır. Organize suç örgütlerinin ülkede mevcut gelir dağılımının kapitalist sistemin açmazları nedeniyle ekonomik ve politik yaşam tarzına, sivil toplum örgütlenmesine, işçi sınıfının örgütlü mücadelesine, geçmiş dönemlerden başlayarak günümüze kadar uzanan, akademisyenlere, aydınlara, gazetecilere ve muhaliflere büyük zararlar vermiştir. Bugün gündem konusu olan çete başı Sedat Peker’in 13 Ocak 2016 tarihinde ‘Barış İçin Akademisyenler’e yönelik “oluk oluk kanlarını akıtacağız ve kanlarından duş alacağız” sözleri, mafyanın siyasetle olan bağlantısını ortaya çıkarıyor. Organize suç örgütleri, tıpkı cemaat, tarikat ve diyanet kurumları gibi her zaman siyasal iktidarların kullandığı bir güç olmuştur. Ancak çıkar çatışmasına konu anlaşmazlıkların yaşanması durumunda yöneticiler, örgütün hedefi haline gelmiştir. Bugün yaşanan olay, bunun tipik örneğidir.

Devlet destekli çetelerin ortaya çıkış nedenlerine gelince; cevabı hiç şüphesiz ki devletin Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki varlık nedeninde saklıdır. Devlet bu coğrafyada vergi toplamada zorlanıyordu. Feodal kalıntılar olan ağalık sistemine bel bağlamıştı. Ağalar gerektiğinde halka hem baskı yapabiliyor, hem de devletle işbirliğine gidiyordu. Baskın Oran’ın dediği gibi bu feodal ağalar, imparatorluğun ilk mafyası oldular. Osmanlıda hiçbir sınıftan sayılmayan ve ayak takımı muamelesine layık görülen Süryani ve Ermenilerin, yaşamlarını sürdürebilmek için devlete ödedikleri vergilerin yanı sıra yıllık haraç ödemeye mahkûm edilmeleri yine bu örgütün devlet içinde ne denli etkin olduğunu gösteriyor. 

Ermeni katliamında ve tehcirinde önemli rol oynayan teşkilâtın çetelerle işbirliği Kurtuluş Savaşı döneminde de devam etmiştir. Örneğin, Ege ve Marmara bölgelerini Celal Bayar ve istihbaratçı Kuşçubaşı Eşref; Karadeniz’i Topal Osman yönetiyordu. Topal Osman’ın hikâyesi oldukça hazindir. Önce milli kahraman ilan edildi, sonra onu kahraman ilan edenler tarafından bu milli çeteci öldürüldü. Hem de başsız cesedi, ayaklarıyla bir ağaca asılarak ve halka teşhir edilerek! Bunun gibi Demirci Mehmet Efe’ler, Çerkez Ethem’ler çeteci başı olarak Yunanlılara karşı savaşmış, daha sonra hain ilan edilmişlerdi.

Teşkilat-ı Mahsusa’nın lağvedilmesinden sonra yerine geçen Milli Emniyet Hizmetleri’nin olay çıkarmada ve provokasyon eylemlerinde halefini aratmayacak başarılara (!) imza attığını biliyoruz. 1952 yılında Gladio’nun Türk versiyonu olarak kurulan Seferberlik Tetkik Kurulu’nun ilk deneyimini 6-7 Eylül 1955 tarihinde gerçekleştirmiştir.  30’dan fazla gayrimüslim insanın katledildiği, Rumlara ait evlerin, işyerlerinin ve ibadethanelerin yakıp yıkıldığı, 5.000’dan fazla taşınmazın tahrip edildiği ve Rum kadınlarının tecavüze uğradığı deneyim! Ayrıca bu kurumun sonraki uzantısı olan JİTEM ve Kontrgerilla 1990’lı yıllar boyunca sayıları 17.000 ile 20.000 arasındaki faili meçhul Kürt cinayetlerinin de sorumlusudur. Çetelerin devlete sirayet etmesi yukarıda görüldüğü gibi bugünkü olay değildir. Bu nedenle geçmişten günümüze burjuva devleti çetelerle işbirliği mi yapıyor, yoksa kendisi bir çete devleti midir, iyi tahlil edilmesi gerekiyor.

3 Kasım 1996 tarihinde Balıkesir’in Susurluk ilçesinde meydana gelen trafik kazası, devlet-polis-mafya-siyaset ilişkisini ortaya çıkaran bir skandaldı. Belki de Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük skandallarından biriydi. Kaza sonrasında kamuoyu “devlet-mafya-siyaset” ilişkilerinin ortaya çıkarılması için kendi çapında protesto eylemini ışık açıp, kapatma ve tence tavayla ortaya koymuştu. Ancak ortada örgütlü bir mücadele ve direnme olmadığı için bu istek sönük kaldı. Bilindiği gibi Birinci Susurluk raporu MİT tarafından hazırlanan ve doğruluğu kuşkularla dolu bir rapordu. Dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz, Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı Kutlu Savaş’a ikinci bir rapor hazırlattı. Üçüncü rapor da, TBMM Susurluk Komisyonu tarafından hazırlandı. Raporların hazırlanması, kamuoyuna sunulması biçim ve tarzına bakıldığında olayın unutulması için kamuoyunun oyalanmasına yönelikti. Çünkü hiçbir sonuç elde edilmedi. Bundan çıkan sonuç hiç de şaşırtıcı değildir. Toplumsal kutuplaşma ve sınıf mücadelesinin 1970’lerden itibaren sertleşmesiyle birlikte Yaşar Ayaşlı’nın dediği gibi “mafya, siyasallaştırıldı ve devletleştirildi.”

Wikipedia ansiklopedisi, Susurluk skandalının baş mimarı Abdullah Çatlı’yı tanıtırken şu ifadeler kullanmıştı: “Abdullah Çatlı (1 Haziran 1956 – 3 Kasım 1996) bir Türk gizli hükümet ajanı ve ayrıca Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) için bir sözleşme katiliydi. 1970’lerde Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) gençlik kolu olan Bozkurtlar’a liderlik etti. Devlet yetkilileriyle Susurluk’ta araba kazasındaki ölümü, Susurluk skandalı olarak bilinen olayda devletin organize suç iş ortaklığının derinliğini ortaya çıkardı. Devlet için bir tetikçiydi ve Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) ve Ermenistan’ın Kurtuluşu için Ermeni Gizli Ordusu’nun (ASALA) şüpheli üyelerinin öldürülmesine karışmıştı .” Abdullah Çatlı ile birlikte Korkut Eken, İbrahim Şahin, Mehmet Eymür, Abdulkadir Aygan, Haluk Kırcı, Mehmet Ali Ağca, Alaattin Çakıcı, “Yeşil” kod adlı Mahmut Yıldırım ve onlara destek veren Tansu Çiller, Meral Akşener, Mehmet Ağar ve adını sayamadığım asker-polis-JİTEM’de adı geçen diğer faillerle birlikte işlenen faili meçhul cinayetleri organize eden devlet-siyaset-mafya ilişkilerinin ortaya çıkardığı suç örgütü mensuplarıdır. Dün bu isimlerin hangileri yargılandı ki bugün yargılansınlar? Sedat Peker olayı, burjuva devletinin bir suç örgütüne evrilmesinin ne ilki olmuştur ne de sonuncusu! Tansu Çiller’in o uğursuz ve kem sözleri kulaklarda hala çınlıyor: “Devlet için kurşun atan da kurşun yiyen de şereflidir!”

Susurluk Meclis Komisyonunda görev alan hâkim Akman Akyürek 8 Aralık 1997’de; Fazilet Partisi milletvekili Susurluk Komisyonu sözcüsü Bedri İncetahtacı 22 Kasım 1999 tarihinde trafik kazasında ölmüşlerdi. Bunlara “tesadüf” demek mümkün değildir. Komisyon üyesi Fikri Sağlar da tüm komisyon üyelerinin hayatlarının tehdit altında [5] olduğunu açıklamıştı.

1970’li yıllardan günümüze kadar işlenen bunca cinayetler, bunca kan banyosu zeminler, sık sık söylendiği gibi sağ – sol çatışması değil; sermaye tarafından desteklenen ve CIA – MİT bilgisi dâhilinde işlenen cinayetlerdi. Türkiye gibi burjuva demokratik devrimini tamamlamamış ülkelerde devletin içindeki yuvalanan çetelerden çok, burjuva devletinin kendisi derin devlet, çete devleti haline geldi. Bu tür devletler, yoksulluk çeken büyük kitlelere, işsizlere, kimsesizlere, esnafa, kısaca halka şefkat gösteren, onları koruyan bir devlet değil, aksine onları aç bırakan, zulmeden bir yapı olarak kendisini gösteriyordu. Kendinden olmayan milliyetlere yaşam hakkını tanımayan zalim, ceberut bir aygıt haline gelmişti. Gladio türü yapılanmalarda bahsi geçen Özel Harp Dairesi, JİTEM ve KONTRGERİLLA türü yapılanmalar, burjuva devletinin gizlenen yüzüydü. 1970’li yıllardan itibaren sahne alan bu karanlık yüz kendisinden bahsettirmeye başladı. Sedat Peker denen mafya lideri, daha önce bildiğimiz, ama bir türlü halka anlatamadığımız derinlere inen burjuva çete devletini kamuoyuna ifşa etti.                                                                                                                                      

Organize suç örgütü liderlerinden biri olan Alaattin Çakıcı için Devlet Bahçeli’nin, dava arkadaşımdır, diyerek şahsı için çıkarttığı af düzenlemesi ile salıverilmesi, ülke siyasetinin içinde bulunduğu çaresizliğin ve siyaset-mafya işbirliğinin ayrı bir göstergesidir. Terörle mücadele zırvaları yanında vatan, millet ve beka palavralarının aslında burjuva devletinin ve onu yöneten zevatın, derin siyasetin ve çetelerin bekası anlamına geldiğini daha iyi kavrayabiliyoruz. Bunu yaparken ortaya saçtıkları pisliğin pandemiden beter kokuları ülkeyi sarmış durumdadır. Suç örgütü liderlerinden Sedat Peker’in anlattıkları malumun ilanıdır. Kaldı ki kendi ağzıyla bu iç içe geçişi özetliyor: ““Biz bu vatanın fedaileriyiz, biz bu vatanın serdengeçtileriyiz, biz bu vatanın delileriyiz,” diyerek, ekonomide servetin el değiştirmesinde mafyanın rolünü çok iyi anlatıyor. Örneğin Mübariz Mansimov’un otel ve marinasına Mehmet Ağar ve ortaklarının nasıl el koyduklarını en ince teferruatına kadar açıklıyor. Yine aynı şekilde AKP’nin düzenlediği seçim mitinglerinde bizzat kendisinin sahne alması, yurt içinde ve yurt dışındaki seyahatlerde devletin kendisine koruma tahsis etmesi, Ahmet Hakan ve Levent Gültekin adlı gazetecilerin AKP’yi eleştirdikleri için nasıl dövüldüğünü, tehdit edildiklerini çok açık bir şekilde anlatıyor.

Sonuç olarak; kapitalizmin tarihine baktığımızda aynı zamanda rüşvet, yolsuzluk ve mafyatik ilişkilerinin tarihini görüyoruz. 1990’larda başlayan rüşvet skandalları neredeysel küresel bir olay haline gelmiş ve kapitalist çürüme tüm dünyayı sarmıştı. Kapitalist üretimin doğası, mal ve hizmet üretimi, üretimin plansızlığı, artı-değer için gerektiğinde birbirlerini, işçı sınıfını acımasızca ezmeye, susturmaya çalışan sermaye gruplarının devlet üzerinde bitmeyen kontrol savaşları sonucunda mafyanın devreye girdiğini görüyoruz. Rüşvet, yolsuzluk ve mafya ilişkileri devletin derin dehlizlerinde bir kural olarak yaşam alanını [6] bulmuştur. Ekonomide, siyasette ve cinayette mafya-siyaset ve devlet adeta kol kola girmiştir.

“Mafya – Siyaset – Devlet Üçgeni”, derinlere inen devlette aysbergin sadece görebildiğimiz yüzüdür. Bu yüzü tahlil ettiğimizde işkenceler, cezaevlerinde işlenen cinayetler, katliamlar, adam kaçırmalar, helikopterden insan atmalar, faili meçhul cinayetler, evlerinden alınıp infaz edilenler, Kürt coğrafyasında şehirleri yakıp yıkmalar, köylüye bok yedirmeler, köy boşaltmalar, kadınları çocuklarının ve erkeklerin gözü önünde arama bahanesiyle soydurma türü pratikleri görüyoruz. Ancak bununla da kalmıyor. Örneğin, Maraş’ta, Malatya’da, Gazi Mahallesi’nde, Sivas’ta, Çorum’da, Kızıldere’de insanları katletmeler, cezaevlerinde toplu katliamlar, aydınları, akademisyen ve öğrencileri infaz etmeler, dağdaki Kürt çobanı, kaçtığı bahanesiyle arkadan ateş açarak infaz etmeler, Kanlı 1 Mayıs’ta 34 insanımızı katletmeler, Kanlı Pazar’da kan akıtmalar, derinlere inen devletin görünen yüzüdür. Suruç’ta 34 gencimizin kanına girenler, Ankara’da Gar Katliamı’nda 109 insanımızı öldürenler ve yüzlerce kişiyi yaralayanlar, Soma faciasında 301, Zonguldak’ta 263 işçimizi canlı canlı mezara gömenlere göz yumanlar ve adını veremediğim kaza süsü verilmiş binlerce cinayetler, devletle kol kola giren mafya türü çetelerin marifetleridir(!)  

Ahmed Arif’in 33 Kurşun şiirinde olay olan ve adı geçen Orgeneral Mustafa Muğla’lının hayvan kaçakçılığı bahanesiyle yakalayıp, katlettiği 33 Kürd’ü tek başına ve sorumluluğunu alarak yaptığına kimse inanmaz. Diyarbakır Sur’da, Silvan’da, Bismil’de, Lice’de, Hazro’da, Mardin Kızıltepe’de, Nusaybin’de, Şırnak’ta, Cizre’de, Hakkâri’de, Yüksekova’da, Şemdinli’de, Muş’ta, Varto’da, Bingöl’de, Bitlis’te, Tatvan’da, Van’da, taş üstünde taş bırakmayanlar yine derin devletten başkası değildir. Mustafa Suphi’leri, Sabahattin Ali’ler, Uğur Mumcu’lar, Bedrettin Cömert’ler, Kemal Türkler’ler, Abdi İpekçi’ler, Muammer Aksoy’lar, Çetin Emeç’ler, Bahriye Üçok’lar, Musa Anter’ler, Onar Kutlar’lar, Ahmet Taner Kışlalı’lar, Gaffar Okkan’lar, Necip Hablemitoğlu’lar, Turan Dursun’lar, Hrant Dink’ler, Tahir Elçi’leri, Vedat Aydın’ları infaz eden failler aynıdır. Ankara Beşevler’de 7 TİP üyesi gençleri ve adını ve sayamadığımız büyük değerleri katleden ve sayıları 20.000’i bulan faili meçhul Kürt cinayetleri ile geçmişte “Kürt İsyanı” bahanesiyle on binlerce insanımızın kanına girenler, bu katil çetelerden başkası değildir. Gezi direnişini kanla bastıranlar, Boğaziçili gençlerimizi ve ailelerini terörist ilan edenler, derin devletin siyasete nasıl yansıdığının bir göstergesidir. Geçmişte örneğin 1970 muhtırasını verenler, 1980’de askeri darbe yaptıranlar ve hatta Eşref Bitlis’in uçağını düşürenler, günümüzde Suriye’de, Libya’da cihatçı teröristleri örgütleyenler, silah yardımında bulunanlar, yukarıda sayılanlarla birlikte aysbergin sadece görünen bir yüzüdür. Görünmeyen diğer yüzünde neler olup bittiğini varın sizler düşünün. Ne yazık ki işlenen cinayetlerin büyük kısmı MHP’li Ülkücü gençler, radikal İslamcı gruplar ve mafya elemanları aracılığıyla işlenmiştir. MHP içinde bir zamanlar Alparslan Türkeş’in, Muhsin Yazıcıoğlu’nun ve günümüzde Devlet Bahçeli’nin, isminden bahsetmeden geçmek olmaz. Kemal Türkler suikastinde Alparsal Türkeş’in direktif verip vermediğini en iyi bilen Celal Adan’dır. Kaldı ki polis ve özellikle özel harekât güçlerindeki kadroların neredeyse tümünün zaten MHP referanslı olduğunu bilmeyen yoktur. 

İşlenen bunca cinayetlerin ve katliamların hesabı soruldu mu, ya da sorumlulardan tutuklanan oldu mu? Sedat Peker, cinayet ve katliamları yurt dışına kadar götürüyor. Ama yetkililerden ses yok. Bir yetkili çıkıp konuşsa geçmişte olduğu gibi bir suikaste kurban gidecek korkusuyla sesini çıkaramıyor. Sözü edilen derin devlet, NATO ülkelerinde görülen GLADİO tipi örgütlenmelerdir. Bir nevi yeraltı örgütüdür. Sovyetler Birliği’nin getirdiği sosyalist ruhun kapitalist ülkelere sıçramaması için ilgili ülkelerin hükümet ya da Genel Kurmayları tarafından kurulan gizli örgütlerdir. Avrupa’da ülkelerin tamamına yakını kendi kirli çamaşırlarını ortaya serdi, sorumlular hakkında soruşturmalar açıldı, cezalar verildi. Türkiye’de hesap soran yok. ÖZEL HARP DAİRESİ ve içinde yer alan KONTRGERİLLA ve JİTEM türü illegal örgütlenmeler, Türkiye’de derinlere inen devletin uzantılarıdır. Zamanla bu kuruluşlar kirli işlere bulaştılar. Devlet – Mafya – Siyaset işbirliği, arkasında katliamlar, ev yakmalar, köy boşaltmalar, faili meçhul cinayetleri bıraktılar. Bir suç örgütüne dönüştürdüler burjuva devletini… Ecevit’e yapılan başarısız suikastlar ile Turgut Özal’ın ölümünden bu örgüt sorumlu tutuluyor. Derin devletin içinde Sauna Çetesi, Türk İntikam Tugayları, Hizbullah örgütü, Kuvvayi Milliye Derneği ve SADAT gibi kuruluşların yer aldığı söylenmektedir. Burjuva devleti mafyalaşmasaydı, pandemide işsiz kalan milyonlarca işçinin, yüzbinleri aşan esnafın, çiftçinin, işsizin, müzisyenin yerine; devlet kasasını 3-5 mafya türü müteahhide, işbirlikçi sermayedara peşkeş çekmeyecekti. 

Geçmişte “Moskof uşaklarına (!), bugün” PKK’ye, teröristlere (muhalefet dâhil)  karşı beka söylemleri gerekçesiyle kontrgerilla ve ülkücü mafya çeteleri devlet tarafından topluma kahraman olarak lanse edildi. Hrant Dink’i katleden Ogün Samast ile Türk bayrağı önünde polislerin poz vermesi görüntülerini utanç içinde seyrettik. Geçen gün HDP İzmir il binasına girerek Deniz Poyraz adlı çalışan bir kızı katlettikten sonra polisin yangından mal kaçırır gibi sorgulamadan, bağlantılarını ortaya çıkarmadan, derin devletin tetikçisi olduğu izlenimini bırakan Onur Gencer adlı katili apar topar gözaltına alması, yargının basit bir olaymış gibi katili tutuklaması bu algıyı güçlendiriyor. Tetikçinin amacı toplu katliama imza atmaktı. Bu olay gibi yüzlerce olayın nedenini yetkililerin hedef göstermesinden çok, burjuvazinin içinde bulunduğu bunalımda aramak gerekir. Derindekilerin bu katliamlarla ülkeyi 1970’lere geri götürmek gibi bir algı yaratılmaya yönelik bir amaca hizmet ettiği ortadadır. 1980’lerde bunun acı deneyimini yaşadık. Bu olayları gerek tezahlada, gerekse uygulamada uzmanların dedikleri gibi CIA ile bağlantısız düşünmek saflıktır.  Karanlık odaklar diye adlandırılan bu yapı on binlerce faili meçhul cinayetleri, toplu katliamları, “beka” palavraları adı altında kutsadı. Burjuva devletinin ve patronu olan uluslararası tekelci burjuvazinin sıkıntıya girdiği dönemlerde sık sık başvurduğu bir yöntemdir kaos ortamını yaratmak!.. 

Kutay Meriç’in dediği gibi: Türk Gladio’sundan ve mafyadan temizlenmek, liberallerin dediği gibi devletin üzerindeki pisliği temizlemeye yeterli [7]” değildir. Devletin üzerindeki pislik ile siyasetin kirli ve kanlı irini sokakların içine kadar akacak boyuta ulaşmıştır. Burjuva devletinin ülke ekonomisinin ayrılmaz bir parçası olan yolsuzluk, rüşvet ve kara para aklama yöntemleri sermayenin lehine yapılan yasal düzenlemelerle kendisini gösteriyor. Yolsuzluk ve usulsüzlüklerin araştırılmasına ilişkin Sayıştay denetimleri etkisiz hale getirilmiştir. Siyasi iktidara yakın şirketlerin, holdinglerin milyon dolarlık vergilerinin bir kalemde silinmesi, kamuya ait ihalelerin gelir kaynaklarının büyük kısmının iktidara biat eden şirketlere aktarılması, devlet bankalarının göz göre göre soyulması, hayali ihracatın meşrulaştırılması, usulsüz vergi iadeleri ve benzeri tüm yolsuzluklar artık günümüzde moda olmuştur. İfşa edilen yolsuzluk, rüşvet, adam kayırmalar, ihaleye fesat karıştırmalar, silah kaçakçılığı, kara paranın aklanması, gümrüklerde görülen hukuk dışı işlemlerin taşeronu artık burjuva devleti olmuştur. Tek adam rejiminin ticari, siyasi ilişkilerinin büyük kısmı mafya ile bağlantılı hale gelmiştir. Mafyanın devletin tüm sırlarına vakıf olması, siyasi iktidarla içli dışlı olması, yapılan usulsüzlük ve yolsuzlukların ifşa edilmesine karşın devlet nezdinde hukuki anlamda herhangi bir adımın atılmamış olması, iktidarın, yandaş basının ve yargının suskun olması çürümenin salt siyasi iktidar ile sınırlı olmadığını, irinin devletin tüm kademelerine ve bürokrasiye yayıldığını gösteriyor.

“Mafya – Siyaset – Devlet Üçgeni” ile toplum üzerinde kurulan katlanmış sömürü düzeninin yanında “soygun – hırsızlık – cinayet” kısır döngüsü içinde debelenmeye devam edildiği görülmektedir.  Kapitalist sömürü düzeni mafya ve sokak çetelerini bizzat kendisi yarataraktadır. Unutulmamalıdır ki bu çeteler, kapitalizmin yol arkadaşıdır. Bu kirli ilişkiler yumağı burjuva devletinin içini kemirmekle yetmemekte, toplum ilişkilerini de ciddi bir şekilde tehdit etmektedir. Çeteler, AKP iktidarı ile birlikte gelmedi. Onların kökeni, sınıflı toplumun doğuşuyla birlikte binlerce yıl önesine dayanıyor. 

Türkiye’yi vesayet rejiminden kurtarma safsatası ve demagojisiyle toplumun demokratik taleplerini istismar eden AKP iktidarı devletin derinliklerine çöken bu çeteleri kendisi için kullanışlı hale getirmek için yeniden organize ettiğini söyleyebiliriz. AKP siyasi iktidarı, sermayenin içinde bulunduğu krizi çözmek için grevleri yasaklamakla, belediyelere kayyum atamakla, milletvekillerini, belediye başkanlarını, bir partinin siyasi temsilcilerini tutuklatmakla, baskı araçlarını kullanarak büyük kitleleri sindirmekle bu çarkın içine girdi. Dolayısıyla Devlet-Mafya, Siyaset ilişkisi, sermaye sınıfının unsurlarından bağımsız düşünülemez. Sermayenin sömürü ilişkileri derinliklere inen çeteleri bizzat kendisi doğurmuş, büyütmüş ve kendisine hizmet edecek duruma getirmiştir. Sorunun çözümü, sermayenin ayrı bir hizmetkârı olan ulusalcıların, reformistlerin dediklerinin aksine, bir İçişleri Bakanı’nın istifa etmesiyle, bir bürokratın, medya patronunun veya milletvekilinin, emniyet müdürünün tutuklanması veya soruşturma komisyonlarının kurulması ya da iktidarın değişmesiyle çözülecek bir olay da değildir. Sorunun çözümü, çürüyen kapitalist üretim ilişkilerinin derinliklerindeki kirlilikten kurtulmakla mümkündür. Üretim ilişkileri ve koruyucusu olan siyasal yapı değişmedikçe bu kirlilikten kurtulmak hayaldir. 

Toplumsal ilişkilerin bu kirlilikten temizlenmesi, ancak bağımsız, bağlantısız, özgür ve demokratik mücadele ile mümkündür.  

Sözlerimi Nazım Hikmet’in dizeleriyle bitirmek istiyorum.

“Öyle bir ülkede yaşamak istiyorum ki, 

orada evlerin kapısı kilitlenmesin; 

soygun, hırsızlık, cinayet sözcükleri unutulup gitsin.”


[1] https://www.tarihiolaylar.com/galeriler/tarihin-en-azili-mafya-babalari-376

[2] Suat Parlar, Osmanlı’dan Günümüze Gizle Devlet (İstanbul, Bibliotek Yayınları, 1969)

[3] Teşkîlât-ı Mahsûsa, Wikipedia

[4] Radikal Gazetesi, 31 Ocak 2007

[5] Neşe Düzel 2002 tarihindeki röpürtajı (Susurluk Kronolojisi, 2002 s. 119-174)

[6] Şenol Karakaş, Mafya işleri ve kendi kuyruğunu yiyen iktidar I (DSİP.ORG-22 Mayıs, 2021

[7] Kutay Meriç, Sadece bir tripod ve kamera mı? (Sendika.org, 24 Mayıs 2021)

 

Mazhar ÖZSARUHAN
Latest posts by Mazhar ÖZSARUHAN (see all)