Kesişimsellik ne değildir?

Holly Lawford-Smith

Son zamanlarda ana akım feminist aktivizmi takip ettiyseniz, feminizmin her yerde herkes için bir hareket olduğunu düşünmeniz işten bile değil. Bu pozisyonu almaya yol açan hata aslında biraz ilginç. ‘Kesişimsellik’ fikrinin yanlış anlaşılmasından kaynaklanıyor. “Feminizmin kesişimsel değilse, palavradır” popüler bir feminist slogan. Bir süre önce üniversitede bu sloganı taşıyan bir afiş görüp öyle rahatsız oldum ki, üstüne “Feminizmin başka kadınlara nasıl feministlik yapılacağını söylemeyi içeriyorsa, palavradır” yazdım. Bir hafta geçmesine rağmen öfkem geçmeyince gidip indirdim afişi. Üzgünüm, pişman değilim!

Kesişimsellik fikri ilk olarak Kimberlé Crenshaw’un 1989’da yazdığı bir makalede ortaya atıldı. Crenshaw’un bu kavram üzerine bir TED konuşması da var ve çok duygulandırıcı bir #adınısöyle egzersizi ile bitiyor. Hemen izleyin bence. Burada Crenshaw’un makalesinde gerçekten ne dediğini açıklayacağım, ki böylece bir sürü insanın kesişimselliği yanlış anlayıp dişi insanların hak ve çıkarlarını savunan tutarlı bir hareket olarak feminizmin içinden, garip bir şekilde “feminizm” adı verilen ama dişi insanların, hatta feminen insanların bile, veya herhangi bir kesimin hak ve çıkarları ile özel hiçbir ilgisi olmayan o şeyi nasıl çıkarabildiğini anlatabileyim.

Crenshaw makalesine insanların ırk ve toplumsal cinsiyeti [gender] (ki bununla kastettiği cinsiyet [sex] aslında) ayrı kategoriler olarak ele almaya eğilimli olduğunu not ederek başlar. Siyah insanlar vardır ve ezilmişlikleri belirli bir şekilde teorileştirilebilir; ve bir de dişi insanlar vardır (ben ‘dişi’ ve ‘kadın’ı burada eşanlamlı kullanacağım) ve onların ezilmişliği de belirli bir şekilde teorileştirilebilir. Bu kategorileri teorileştirdiğimizde, yalnızca bu özellikleri üzerinden ezilen insanlara odaklanmaya eğilimliyizdir. Bu yüzden siyah insanların ezilmişliğini düşünürken siyah erkekler açısından düşünmeye eğilimliyizdir. (Crenshaw bu noktayı TED konuşmasının açılış egzersizinde çok iyi anlatıyor, dinleyicileri ayağa kaldırıyor, sonra tanımadıkları bir isim söylendiğinde oturtuyor. Eric Garner, Mike Brown, Tamir Rice, Freddy Gray? Evet. Michelle Cusseaux, Tanisha Anderson, Aura Rosser, Meagan Hockaday? Hayır. ABD’de polis tarafından öldürülen bu kişilerden siyah erkeklerin adını birçoğu duymuş, çok azı siyah kadınların adını biliyor.)

Makalede Crenshaw, üç hukuk davasını inceliyor. Birinde, bir grup siyah kadın, siyah kadınların General Motors (GM) şirketinde dezavantajlı olduğunu iddia ediyorlar. GM, 1964’e kadar siyah kadınları işe almamış ve 1970 sonrası da işe alınanların hepsini işten çıkarmış. Ama mahkeme siyah kadınların “özel bir sınıf olarak ayrımcılıktan korunduğuna” katılmıyor. Çünkü “kombinasyon yoluyla korunan yeni azınlık sınıfları oluşturmayı istemiyor.” Yasada ırk temelli bir ayrımcılığa veya cinsiyet temelli bir ayrımcılığa dair hüküm olduğunu ama ikisi birlikte bir ayrımcılığa dair hüküm olmadığını açıkça belirtiyor. Buna göre, GM beyaz da olsa kadınları işe aldığı için, cinsiyet temelli ayrımcılık iddiası temelsiz kalıyor, siyah erkek de olsa siyahları işe aldığı için ırk temelli ayrımcılık iddiası da temelsiz kalıyor.

Başka bir davada, bir grup işçi, işverenleri Hughes Helicopter’in, cinsiyet temelinde ayrımcılık yaptığını iddia ediyorlar. Kadın grubunun temsilcisi siyah bir kadın. Ama mahkeme, (yalnızca) bir kadın olarak değil, siyah bir kadın olarak kendisine ayrımcılık yapıldığını iddia ettiğini söyleyerek, kadının davasını kabul etmiyor. Bunun, “onun beyaz dişi işçileri gereken şekilde temsil etme kabiliyetine ciddi şüphe düşürdüğünü” söylüyor. Burada sıkıntı tersi yönde işliyor. Temsilci siyah bir kadın; siyah kadınlar (açık ki) kadın; dolayısıyla temsilci, kadınlar grubunu kesinlikle temsil edebilir. Ama onun her iki gruba da mensup oluşu, kendisini bir tür “karma” örnek kılıyor. Mahkemenin yorumu, belki de onun uğradığı ayrımcılığın cinsiyeti yüzünden değil ırkı yüzünden olduğu şeklinde.

Üçüncü davada, bir mahkeme, iki siyah kadını ırk temelli bir ayrımcılık davasında temsilci olarak kabul ediyor ama onların genel olarak siyah işçileri temsil etmesini kabul etmiyor ve yalnızca siyah kadınları temsil etmelerine izin veriyor. Bu, siyah erkeklerle siyah kadınlar arasındaki cinsiyet temelli farkların, şirketin ayrımcılık yapmasında (veya yapmamasında) önemli bir fark yaratabileceği ile gerekçelendiriliyor.

Crenshaw, bu üç davayı ve siyah kadınların ayrımcılığı önleme yasaları kapsamında gördüğü muameleyi tartışırken kesişimsellik metaforunu kullanıyor. Kendi sözleri ile şöyle:

Bu gerçekten de kullanışlı bir fikir. Kadın sınıfı dünya nüfusunun yarıdan biraz fazlasını oluşturuyor. Bir sürü farklı kadın var. Bunların bazıları, sırf kadınlıklarından dolayı ezileceklerdir (zengin ve beyaz olacaklardır) ve kadınlıkları haricinde hiçbir dezavantajlı konumları olmayacaktır (düzcinsel olacak ve hiçbir engele sahip olmayacaklardır ve karışıma eklemeyi dilediğiniz her şey bakımından avantajlı tarafta olacaklardır*). Bunların bazıları bir veya iki başka şekilde ezileceklerdir; birinde veya ikisinde ya da üçünde (vs.) başka bir şekilde dezavantajlı olacaklardır. Hepsi kadındır ama kadınlıkları hariç başka hiçbir bakımdan ezilmeyen veya dezavantajlı olmayanlar, uzun bir tek yönlü yolda duruyor olacaklardır. Onlara çarpan arabanın hangi yönden geldiğini biliriz. Birden fazla şekilde ezilen veya dezavantajlı olanlar, birçok caddenin kesişimindedir. Onlara araba çarptığında, birçok yönden birinden veya hepsinden geliyor olabilir.

Bu metafor, kadınların kesişen her türden kimliğe sahip olduğunu ve bunları ciddiye almamız gerektiğini gerçekten de söyler, ayrımcılık karşıtı yasaları ama aynı zamanda feminizmi ve genel olarak kadınların hak ve çıkarlarını nasıl koruyabileceğimizi de daha nüanslı düşünmeliyizdir. Ancak bu metafor, insanların (yani: kadın olmayanların DA) her türden kesişen kimliğe sahip olduğunu ve onları DA dikkate almamız gerektiğini söylemez.

O zaman nasıl oluyor da Crenshaw’un kesişimselliğin önemli olduğu iddiası, feminizmin herkes için olduğu iddiasına dönüşebiliyor?

Şöyle oluyor: feminizm, kadınların hak ve çıkarlarını savunan bir harekettir. Siyah kadınlar hem kadın oldukları, hem de siyah oldukları için ezilirler. Kadınların hak ve çıkarlarını koruyacaksak, siyah insanların ezilmişliğine karşı da mücadele etmemiz gerekir. Çünkü yalnızca kadınların ezilmişliğine karşı verilen bir mücadele, siyah kadınların durumunu ancak birazcık düzeltebilir – siyah olmalarına bağlı ezilmişliği yaşamaya devam edeceklerdir. (Uzatmamak adına ezilmişlikleri ‘ayırabildiğimizi’ varsayıyorum ki bence bu doğru, ama daha uzun bir argüman ve biraz ampirik araştırma gerektirecektir. Crenshaw bu noktada muğlak çünkü kesişimler metaforu ile bir ayrım olduğuna işaret ediyor ama bir noktada ırkçılığa ve cinsiyetçiliğe karşı mücadelenin birbirinden ayrılamayacağını da söylüyor.) Ama siyah insanların ezilmişliğine karşı mücadele, siyah erkeklerin ezilmişliğine karşı mücadeleyi de birlikte getiriyor. Dolayısıyla birdenbire, erkekler feminist hareketin amaçlarının parçası haline geliyor.

Şimdi bu hikâyeyi baştan alın, ve yine, yoksul kadınlar, lezbiyenler, engelli kadınlar, nöro-atipik kadınlar, trans erkekler, kadın/erkek ikilisine girmeyen dişiler vb… Birden, kadınlara yardım etmek için herkese yardım etmemiz gerekir hale geliyor. Lezbiyenlere yardım edeceksek, (biseksüelleri ve gey erkekleri içeren) LGB haklarını da desteklememiz gerekiyor; yoksul kadınlara yardım edeceksek, (yoksul erkeklere de yarayan) daha cömert sosyal yardım ödemelerini veya temel geliri veya vergisiz gelire daha yüksek eşik getirilmesini de desteklememiz gerekiyor vb. Feminizm dişi insanlar için bir hareket olmaktan çıkıp her yerde herkes için bir hareket olmaya başlıyor çünkü yol üzerinde kazara bir sürü eril insana yardım etmeksizin kadınlara yardım edemez oluyoruz.

İşlerin gerçekten habis bir hal aldığı nokta ise, elbette, bunu ezilmişlik olimpiyatlarına dönüştürdüğünüz an oluyor ki her azınlık grubunun, durumu en kötü olanın kendisi olduğunu kanıtlamaya çalıştığı ve trans aktivistlerin de iştahla içine dalmış göründüğü şu anki trend için bu adlandırma hafif bile kalıyor. Bunun iki sonucu var: İlki, bazı insanların siyasi olarak trans kadınlar kadındır doktrinini benimseme tercihini yapmaları (elbette pek de benimsemeyen ama aforoz edilmek de istemeyen insanlar var arada. Kim ister “TERF!” “Transfobik!” “Gerici!” diye bağırılmayı…). Trans kadınların kadın olduğunu düşünüyorsanız, o zaman elbette, trans olmak kadınlar için sokağınızı bir kesişim noktasına dönüştürebilecek artı bir dezavantaj kaynağıdır. (Ama burada sistemle bir miktar oynanıyormuş gibi olduğuna da dikkat edin: trans kadın trans olmadan önce erildi, dolayısıyla zengin, beyaz ve düzcinselse eğer, ezilmişlik sokağına yolu bile düşmüyordu. Makul olarak, trans olması onu sadece ezilmişlik sokağına getirir; aniden kesişim noktasında olduğunu, çünkü trans olmanın onu aynı zamanda bir kadın da yaptığını düşünmek, biraz garip ve onu lezbiyen yaptığını düşünmek daha bile garip. Evet, bazı insanlar erillerin lezbiyen olabileceğini gerçekten iddia ediyor.)

Trans kadınların kadın olduğunu kabul ediyorsak, o zaman – daha önce dişi insanları ezenler olarak anlaşılan – bir grup eril insan, feminist hareket dahilinde önceliğe sahip hale gelebilirler pek tabii. Bir siyah trans kadını ele alalım. Irkı ve cinsiyeti nedeniyle ezildiğini iddia edebilir. (Bu biraz karışık, çünkü aslında (eril olan) cinsiyeti üzerinden ezilmiyor; ama dişi olarak geçtiği [passing, ÇN] durumda, görülen cinsiyeti üzerinden ezilecek ve her durumda, birçok trans kadın dişi olduğunda ısrar ediyor ve dolayısıyla bu ezilmişlikle karşı karşıya olduklarını – olmasalar bile – iddia edebilecekler. Bana inanmıyorsanız ‘transmizojini’ diye aratın, birinin aynı anda hem mizojiniye hem de transfobiye maruz bırakılabileceği şeklinde tutarsız bir fikir. Son Dakika! Eğer trans kadın olarak fark ediliyorsanız muhtemelen maruz bırakıldığınız şey mizojini değildir ve mizojiniye maruz bırakılıyorsanız muhtemelen transfobiye maruz bırakılmıyorsunuzdur. Hem pastam dursun hem karnım doysun diyemezsin, ok?) Ve trans olduğu için dezavantajlı olduğunu iddia edebilir. Dişi insanları ezenler olarak anlaşılan gruptan bazıları, bir şekilde şimdi dişi insanlar sınıfının en kötü durumda olanları haline geliyor ve yalnızca feminist aktivizmin birlikte getirdiği faydaların olası kazananı olmakla kalmayıp, feminist hareketin merkezi haline de geliyorlar.

Ama trans kadınların kadın olduğu iddiasını kabul etmesek bile, kadınların kesişen kimliklerinden insanların örtüşen kimliklerine kaydığımız için, aynı ölçüde kaygı verici bir başka sonuç [ikinci sonuç, ÇN] daha var. Trans insanlar, iddia ettikleri gibi gerçekten de en kötü durumda olan toplumsal grup iseler, yine de feminist desteğin ve kampanyaların bir odağı olmak için sağlam bir gerekçeleri olacaktır, çünkü trans olmak bazen bazı kadınları (trans erkekleri) ciddi şekilde dezavantajlı yapan bir şeydir. Bunun trans topluluğunun çok daha görünür ve sesi en gür çıkan kesimi yani trans kadınlar için dolaylı getirileri olacaktır. (Daima en kötü durumda olanlara öncelik vermemiz gerektiği şekildeki bu arka plan varsayımla ilgili ayrıca sorulacak ve ilginç sorular var—ki ‘öncelikçilik’ olarak bilinen bir felsefi doktrindir ama başka sefere.)

Toparlarsam, bir hareket olarak feminizmle ilgili sorulması gereken ilginç bir felsefi soru var. Belki de gerçekten tüm kadınlara yardım etmekle ilgili olmalı ve bu, sürdükleri yaşamın cinsiyetleri ile hiçbir alakası olmasa bile kadınlara yardım etmek anlamına geliyor. Ama dikkat edin, bu pozisyona zorlanmıyoruz. Feminizmi, cinsiyet temelli hak ve çıkarları bağlamında kadınlara yardım etmekle ilgili bir hareket olarak da düşünmek söz konusu olabilir. Bu bizi feminizmin tarihine daha aşina, kadınların seçme ve seçilme hakkı, kadınların eğitimi, kürtaj ve üreme hakları, eşit işe eşit ücret, çalışma eşitliği ve ev içi şiddetten ve cinsel saldırıdan ve sokak tacizinden ve kadınların ne yazık ki şu an olduğu gibi patriyarka altında yaşarken maruz bırakıldığı diğer her şeyden azade olma özgürlüğü gibi ‘öz meselelere’ yaklaştırır. Kesişen kimliklerin cinsiyet temelli yönlerine dikkat gösterirken (cinsiyetle ilişkili olmayan yönleri göz ardı ederek) bunların tümünü yapabiliriz.

Feminizmi bu ikinci şekilde düşünmekten yanayım çünkü o zaman feminizm aniden ve saçma şekilde kapitalizmi yıkmak ve iklim değişikliğine karşı mücadele etmekle de ilgili hale gelmiyor. Bu şeylerin cinsiyet temelli yönleri olabilir ve olduğunda, feminizm bunlarla ilgilenmelidir. Ama olmadığında, işbölümü yapmaktan gocunmamalıyız. Bırakalım kapitalizmle anarşistler mücadele etsin, iklim değişikliği ile çevreciler… ve enerji ve kaynağımız olduğunda onların iyi müttefikleri olalım (bazı meseleler doğal olarak iç içe geçiyor zaten).

O zaman: “Feminizmin kesişimsel değilse, palavradır” sloganı doğru mu bu? “Feminizmin [ayrı ayrı ezilmişlikleri ne olursa olsun, ÇN] yalnızca kadınlıkları nedeniyle ezilen/dezavantajlı olan insanlar içindir” anlamına geliyorsa, o zaman bal gibi de doğru. Feminizm yalnızca zengin, beyaz, düzcinsel, engelli olmayan vs vs vs hanımlar için değildir. Ama eğer anlamı “feminizmin erkekler için değilse, palavradır” ise, veya “feminizmin aynı zamanda kapitalizmle de mücadele etmiyorsa, palavradır” veya yakın zamanda Birleşmiş Milletler’in feminizmi tanımlayan bir tweetinde söylediği gibi “feminizm ‘tüm insanların siyasi, ekonomik ve toplumsal eşitliğine inanır ve bunun için mücadele eder,’ yoksa palavradır” ise, o zaman, hayır, bu doğru değil.


[*] Serabın notu: Irk, cinsiyet, sınıf olarak üç (maddi) ezilmişlik ekseni var. Cinsel yönelim, engellilik vb. ise, maddi ezilmişlik ekseni oluşturmuyorlar ancak ayrımcılık konusu olabiliyorlar. Jane Clare Jones şurada anlatıyor: “Çünkü, örneğin, engelli olmayan insanların, ‘bir sınıf olarak’ engelli insanlardan kaynak sömürüsünde bir çıkarı yok.” Ayrıca şu Tweet silsilesine de bakılabilir. Tam da bu yazıda sözü edilen “ezilmişlik olimpiyatları” veya bizim Türkiyeli feminist/kuir Twitter taymlaynındaki en son “ayrıcalığının farkında olmayan/ayrıcalığını inkar eden evli cis hetero feministler” “tartışmasında” kendini açığa vuran “ayrıcalık merdiveni” anlayışını eleştirmiş. Acaba herkesin çıkmak isteyeni paçasından tutup aşağı çektiği veya başkasının sırtına basarak çıkmaya çalıştığı “ezilmişlik kuyusunda merdiven kavgası” daha uygun bir metafor olabilir mi?

Dr. Holly Lawford-Smith’in çalışmalarına sitesinden ulaşabilirsiniz.

Kaynak

Çeviri: Serap Güneş

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları